RSS

baane

varsıl olmayan sikkoluk cirit atıyor sonsuz güneş altında keza zıplıyor kendi içinde artık yerden yükselmemesi gereken kas yığıntısı. 
yola yapışan sakızın sonsuz erimesi denyoluğun amansız şuhluğunu andırıyor. bu sonsuz sakıza anlam veremiyorum. öl git, yapışma artık

 sonra kalaslar atılıyor bir yerlere hayatımda sürekli. bamm... küttk.. taktr.... BAM. ASLINDA bam değil de tahtt gibi bir ses dizilimi uyandırıyor beynimde. müthiş feveranıyla makineler vuruyor göbeğine göbeğine yer yüzünün.. çalkalanıyor toz çorbası, örtüsünün. 


 biraz sessiz bir sokak bulunca aa diyorum. gerçekten mi gibi sağır eden bir sessizliği bozan rüzgar hışırtısı ve anlamsız birkaç kuş. o sokak kendini soyutlamış uçmuş gitmiş bir iki ağacın arasından.

 çitlenen çekirdeğin içinden siyah Bir tane yanmış gibi ölmüş bir tane çıkar. yemek istemezsin de yesem ne olacak deyip hayatın bulantısını eşlik edersin güya tertemizliğe. çöp kamyonları toplar yerden seni. 
 yani genelde 2 adam. yine manivela sayesinde uzanırsın girdap karanlığa.
dümen çeviriyor hayatın sarmalı. 
öyle dövünüp durup ip gibi ince
kızgın yağın içinde çatırdayan su damlacığısın elektronik 9 altında. 
 ve kavrulmuş yabani ot gibi sapsarısın,
 hayatın otoyolunda.

Hedphelym

 Nota, canlı, sansasyonel,

El ense, mütevazı, demir, çalıkuşu,

Demlik, poşet, yazık, madem...

Deneme, hoşluk, sazanlık, sazende, etik...

Keklik, süs havuzu, düzenbaz, dirayet...

Sapmak, tel şehriye, teğmen, tek tük...

Dandanakan, demirkan, ihtiyat...

Küllük, kil banyosu, çamlık tepe

Şanzıman, banliyö

Sephora, Neyzen, Siccin,

Epika, kol, notifications,

Sentaks, düzen, Maldivler,

Yerebatan sarnıcı, Basilica

Girizgah, mutancana, canavar

Yaprak dökümü, Miroslav Klose,

Haydari, sümük, şov, böcek...



Elit, ekseriyet, öklit,

Eklembacaklılar, değişken, dünya

Fiyasko, İskonto, maço...

Denyo, densiz, dengesiz, dehliz...

Detonate...

Balsam, balçık, balina...

Gayzer ve mahzen...

Kalimba, Şakak, sakar,

Denizen, mürdüm eriği

Angelica, çekomastik, penne...

Reggeaton, Dondurma

Sundurma, abacı, mala, maden

Şamata, Lamborghini,

Düşünce,

Berbo, selamke, meraba meraba,

Maraba

Amiyane

Sanane...

Sana ne...

Deve dikeni,

Zıt Erenköy.

Sempatik Değilim (24 Mart 24)

Merhaba, takıldığım ve pek haz etmediğim konulardan biri de (daha önce de sözünü etmiştim yazılardan birinde) “yaka mikrofonun aşırı şekilde ezilmesi sonucunda höykürme şeklinde konuşma” babında “GEEEL” “gel bakim buraya” “gel, gel, oyy, gel” gibi cümleler. Bu genelde dizilerde, hayatımızda, karşı tarafı teskin etmekte kullanılan popüler bir ifade. Duyduğum zaman hayattan soğuyorum ve anlamıyorum. Sorunu olan kişi, diğer kişinin ‘gel’ çağrısına uyup sarılınca her şey çözülüyor mu? Çok saçma gerçekten.

 







Sosyal medyayı birçok yönden eleştirebiliriz. Çoğu zaman dikkat edilirse, hatalar ve tuhaflıklar silsilesi bizi karşılayabilir. Sürekli aklımda olanlardan bir tanesi: “yabancı platformlarda paylaşılıp ülkemiz kullanıcılarının da bunun aynısını kopyalayıp kendilerince bir espri yapma ihtiyacı hissetmesi ve sanki ilk kez kendileri paylaşıyormuş gibi bunu ‘repost’ etmeleri. Yeniden paylaşmaları. Bence gereksiz bir eylem. Bana göre çoğu şey gereksiz de neyse..

 

Gençlerin, daha doğrusu ergenlerin ve onların küçük kardeşlerine geçen, ağızda eğreti duran ifadeler beni yoruyor. Zaman kaybı gibi. “Boş yapma” demek mesela en gözde olanlarından birisi. Yerli yersiz her şeye boş yapma diyebilme özgürlüğünüz var günümüzde.

Evet, boş yapıyoruz çoğu zaman ama bunu bir başkası yerli yersiz dile getirince ellerine ne geçiyor anlamıyorum.

 









Bir şeyi araştırıp öğrenme, bununla ilgili bilgi paylaşma artık günümüzde ‘cringe’ (utanılacak) bir şey haline dönüşmüş durumda. Bundan yaklaşık on yıl önce kadar böyle bir durum tuhaf karşılanmazken şu anda bir bilginin doğrusunu (veya alışılagelmişinin bilgisini vermek) ayıplanacak bir unsur haline gelmiş durumda. En azından bu benim gözlemim.

 

Aslında olumsuz şeyleri kaleme almadığım bu kısımda, ilginç bir şekilde daha önceden hoşlanmadığım ve şimdilerde hoşlandığım bir şeye evrilen durumdan bahsetmek isterim: o da boxerların kıç-kuyruk sokumu kısmında yer alan 5li 10lu plastik etiket kısmının değişmiş olması. Bunlar büyük markaların boxerlarında var ve nedense kurtulmak mümkün olmuyordu ama, en son aldığım bir markada bu sorunun aşıldığını görmek beni memnun etti. Gerçekten hayat kalitesini artıran bir durum oldu bu.

 

Düzgünce yaşamak diye bir durumun olmadığını zaman içinde anlamıştım ama çoğu şeyi kafanda rayına oturtmuş gibi görürken, illa bir yerden sorun çıkması, kafayı çok yoruyor ve moral düşürüyor.
Neyse vardır bir hayır deyip yola devam ediyorsun.

Yukarıdaki paragrafa ek olarak, eskiden yer alan her sene çılgınca şu telefonu/tableti alayım çılgınlığı son dönemde azaldı gibi. O da güzel bir gelişme bence.

 

Son olarak futbola da değineyim. Hangi takımı tutuyorsan tut, karşı tarafın maçlarına şike/hakem bilmem ne demek sizce de baymadı mı artık? Demek ki bu ülkede top oynanmıyor hiç. Her maç bir kurgu.

Bunlardan kurtulup eski yıllardaki futbol rekabeti özlemini taşıyorum kendi açımdan. Bu gereksiz bir duygu olsa bile. Başkalarının fikirlerini pek önemsemiyorum bu noktada. Çünkü insanın ilgilenmek istediği az da olsa bir şeyler oluyor hayatta.

 


Zeman

Zaman zarflarına neden ‘zarf’ denmiş onu tam bilmiyorum, ilkokuldan beri de takılmışımdır buna. Tabii bakmaya da üşenmedim elbette:

Zarf veya belirteç; bir fiilinfiilimsinin, sıfatın veya başka bir zarfın anlamını yer, zaman, durum ve miktar bakımından niteler.

‘Bugün’ değinmek istediğim zamanla alakalı olanlar. Belirteç de bir o kadar tuhaf...


Bazen: Benim en çok kullandığım kelimelerden birisi. “Zaman zaman”a benzeyen, ortada kalmış, emin olunamayan durumlarda kullanılıyor.

 

Arada sırada: Bu ifadelerin hepsi dilbilgisinde zaman zarfı olarak geçmiyor fakat ben bu zamanı anlatan ifadeleri derlemek istedim. Arada sırada böyle şeyler yapasım geliyor.

 

Mütemadiyen: Aslında eskilerden gelen bir kelime. ‘Devamlı’, ‘sürekli’ gibi anlamlara sahip. “Mütemadiyen başımı ağrıtıyorsun” denmez belki ama mütemadiyen demek saçma bir şekilde keyifli.

 

İkide bir: Yapılan şeyden artık usanıldığını veya karşı tarafa usanç verildiğini ima eden bu ikileme, insanı yoruyor ve ikide bir karşımıza çıkıyor.

 

Bilahare: Bu kelimenin anlamını bilmiyordum, sonraları kullanmaya başladım bilinçli olarak ve bununla birlikte yaşlandığımı hissettim.

 

Daha sonra: Yani bir işin sonralığını daha da pekiştiren, ateşi körükleyen korkunç bir ifade. ‘Daha sonra yaparız, daha sonra ilgileniriz’ (Sadece ‘sonra’ diyince daha az etkili oluyor)

 

Beri: Dünden beri, geçtiğimiz X zamandan beri. Çokça kullanılan bir ifade. Sanırım olmazsa olmaz bir kelime bu hayatımızda. Yerine kullanılabilecek bir kelime sanırım yok.

(Öte filan var da onlara girmeye hiç gerek yok)

 

Evvelsi gün ve gün aşırı: Yani şu yaşıma geldim (hangi yılda okuyorsam artık) bunların anlamını samimiyetle ve açık yüreklilikle çok bilmediğimi söylemek istiyorum. Evvelsi diyince dünden daha da öncesi anlaşılıyor galiba, ama ne kadar önce? Gün aşırı ne demek, duyuyorum ama beynim almıyor demek ki. Bende bir sorun var.

 

Daha: Çokluk anlamı katmayan ‘daha’ dan bahsediyorum, henüz gibi. İçinde sanki birden çok anlam barındıran bir sözcük gibi geliyor bana ‘daha’. Bilemedim.

 









Halihazırda: Bir eksantrik ifade daha. Başka dillerde bize garip gelen kelimelerin bir arkadaşı gibi olan bu sözcük, bugünlerde, bu sıralarda anlamına geliyor. Ben daha çok “zaten” gibi anlıyorum bu kelimeyi.

 

Şu anda: Yazılışı itibariyle zorlanılan kelimelerden birisi. Doğrusu “şu an” Zamanın tam da ortasında, içinde olduğumuzu bize hatırlatır. Geçmiş ve geleceğin tam ortasında, ilginç bir yerdedir.

 

Şincik: Bu “şimdi” kelimesinin değişik kullanımlarından birisi. Dedem sanırım “herkeş” derdi, bu tarz kelimeler bana hep bunu anımsatır.

 

Şimdi sizi zamanın ötesine veya gerisine atmadan (bilmem yapabilir miyim), sizi kendinizle baş başa bırakıyorum. Daha sonra yine yazarım.

Çxalva

Yağmur, kuş, Pazartesi, uyanış,
çanta, başlangıç, mide, okul, koku, düzen, Matematik, yüz, pencere, bulantı, beklenti, bekleyiş, bilinmezlik,
çise.
Kalabalık, kaptanlık, kıvrak, kolye,
servis, karanlık.
Seçim, kol,
düşünüş, düşler,
toprak, uyku, yaprak, düşüş,
huzursuzluk,
huysuzluk,
uygarlık,
sıra, zil, teneffüs,
hol,
hal, kalmak, rüzgar,
siren, kimyager, kronik,
dizgi, dergi,
bakış, iç açılar,
içermek, büst, ders,
geliş, kargaşa, dönüş,
kalem, resim, kara,
tebeşir, pantolon,
bulut, konut, silgi,
golgi aygıtı,
tufan, gergin, pergel,
ilginç, ara,
iletki,
kızgın, tatsız, hoşnut,
rahat,
boğaz, mazgal, simit,
sel,
kitap,
öğretmen,
özgül ağırlık,
yorum,
yemek, mantık,
dinginlik,
olasılık.



 

sølet

Benim gibi uykusu kaçan, uyuyamayan, rahatsız insanlar var mıdır dünyada? Evet tabii ki vardır. Fakat, ortak yönlerimiz bulunur mu bilmem...Onları tanımıyorum ama yine de öksürük tutmuş ve uykuya müsaade etmezken birkaç tavsiye vereyim sizlere,

Çoğuna uyamadığım ama çokça işe yaradığını düşündüğüm şeyler bunlar.

Herkesi dinleyin, kulak kabartın, ama günün sonunda en çok kendinizi dinleyin...Kocaman dünyada, kısacık yaşamda bunu yapmak zorundasınız.

Yaşamı çok da ciddiye almayın. (Tamam hiç almayın demiyorum) ama zaten kimse sizi ve müthiş kararlarınızı, planlarınızı önemsemiyor.

Sürekli, boş yere delüzyonlara kapılıp, kendinizi negatifliğe itmeyin. Bunu söylemek, önermek, tuhaf geliyor ama doğrusunu söylemek gerekirse, umursamaz, yalancı bir pozitiflik yerine, olumsuz düşünmemeye çalışmak daha mantıklı.

Sevdiğiniz şeyleri yapın. Baktınız usandınız –bunlardan bile- o zaman sevebileceğinizi düşündüğünüz şeylere yönelin. Çok zor değil galiba.

Ben hep insanlara faydalı bir şeyler bırakır mıyım uğraşısı içinde gibi görürüm kendimi. (Ne kadar başarılı olup olmadığımı bilmiyorum) Siz de böyle yapın demiyorum öte yandan.

Kafayı çok –yemeyin-. Tamam insan olarak harika bir şekilde sinirlenip çıldırabiliyoruz. Bunu bilerek abarttığınızı fark ettiğiniz o anda, bundan vazgeçmek gerekiyor. Çünkü o andan sonrası artık kendini kandırmak oluyor. Uzatmaya gerek yok.

Ben dağınık olmayı, düzenli olmaya yeğliyorum. Daha doğrusu kendimde doğal bir düzen gelişiyor (gelişmiş) olarak addediyorum. Kafamdaki çoğu şey düzenli, her ne kadar fiziksel dünyama bu yansımasa da.

Gidilmemiş yerlere gidin. Böyle öneri olmaz olsun ama gidin görün, şehrinizde nereler var, hangi sokaklarda ne gibi hayatlar yaşanıyor, görün.

Düzgünce, insan gibi yaşamayı herkes istemiyor, bunun bilincinde olun (çevrenizin yani)
Ayrıca bence en önemli konulardan birisi de gerizekalı gördüğünüz insanları bir bir hayatınızdan çıkarın. Anlamıyorum bunun yapılmamasındaki ısrarı.

Canınız ne yemek istiyorsa yiyin, ne içmek istiyorsa için. Yok ben kendimi kısıtlayacağım diyorsanız, neden bunu yaptığınızı da sorun kendinize. Ben genelde “X” yiyecek kötüdür, sağlığa zararlıdır denilince umursamıyorum.

Yağmuru, kışı, çamuru, sıcak havayı, üstünüze yapışan tişörtü, önemsemeyin. Bu mevsim şartları her zaman var ve olacak :D

Burada bir es verecek olursam, yukarıda bahsettiklerimde insanları eleştiriyor gibi göründüğümün farkındayım. Kendimi de eleştiriyorum, fakat insan bencil bir varlık ve kendisini yerden yere vuramıyor, başkalarına ise demediğimizi bırakmıyoruz.
Düşüncelerim, çeşitli dertlenmelerimin tezahürü.






















Gülün veya ağlayın. Düşünün. Bunlar güzel şeyler. Duygusal açıdan kendimizi kısıtlamamız için bir sebep yok.

Düşüncelerinizin bazılarını kendinize saklayın. Her şeyi dillendirmeyin. Bunlarla ilgili bir sürü atasözü, deyim vardır.

Hayat, genellikle rastlantısal şeylerle bizi şaşırtmayı sevdiği için, bu akışa kapılıp gitmek gerekiyor. Daha önceden zaman kavramı, saat, takvim gibi konularla ilgili yazmıştım, yinelemem gerekirse “günün 24 saat olması” vb. “belli günlerde birtakım aktivitelerin yapılması zorunluluğu” gibi konulardan sıkıldığımı söylemek isterim.
Norveç'in kuzeyinde ada sakinlerinden öneri” haber başlığında “Norveç'in kuzeyinde yer alan Sommarøy halkı, yaşamlarında saat kullanımını ve 
saat ayarlı planlamayı bırakıp 'zamanı kaldırmak' istiyor.” cümlesini okuduğumda heyecanlanmış ve ben de burada yaşamalıyım demiştim.

Bu fantastik fikre sıcak bakan 300 kişilik halka dahil olmak beni mutlu ederdi sanırım.

Mutsuzluğun doğal olduğunu çok iyi bildiğim gibi, neyin beni mutsuz ettiğini de çok iyi teşhis edebildiğimi düşünüyorum. Eğer bunu yapamazsanız, sorun yok, en azından benim gibi uykusuz kalmazsınız.

Household

 

Bizimle beraber geçirdikleri zamandan bazen haberdar olmadığımız bu aletler, kendi içinde bir dünyada var olmaya devam ediyorlar...Biraz bunlardan bahsetmek istedim...

 

Çamaşır Makinası:

Bu arkadaş kendi halinde ve son derece memnun bir şekilde hayatına devam ediyor. Modlarını ayarlayıp salıverdiğiniz bu aygıt, sizi çok yormayan bir kafaya sahip ve dost canlısıdır.İşini gücünü tamamlayıp, sonra sizi bilgilendiriyor.

Bazen imrendiğim bu özellikleriyle, kimi kimsesi olmayan, etliye sütlüye karışmayan bu ev aletlerini sevdiğimi söyleyebilirim.

 












Elektrikli (veya şarjlı) süpürge: Aslında bunlar olmadan hayat biraz zor oluyor. Hiç olmazsa gerçekten olmuyor, varlığı size biraz iş çıkarsa da iletişim kurduktan sonra son derece faydalı ve sizi üzmeyecek bir alet.

 

Buzdolabı: Bu aletler, bazen (eğer eski ise) ‘buzdolabı horlaması’ adını verdiğim bir sendrom yaşıyorlar . Genellikle saat 2.57 gibi birden ortaya çıkan bu durum sizi de tribe sokuyor ama kısa süreli oluyor, ondan sonra dert etmiyorsunuz. Bu problemler uzun sürerse,  eskisini atarak kurtulabiliyorsunuz. Yenilerde bu hastalık aşılmış durumda şimdilik gördüğüm kadarıyla.

 

Bulaşık makinası: Bununla ilgili tek sözü edilmesi gereken konu sanırım içine konulan tabletin kalitesi.  İyi tablet iyi sonuç demek, bazen çok ses yapıyorlar bulaşık makinaları canımı sıkıyor.


Kahve Makinası: Bu arkadaşlarla ben gerçekten arkadaşım ve son derece memnunum. Hayatın hızlılığı göz önünde alındığında sizi yardı yolda bırakmayacak bu aletler, çok da alçak gönüllü tek başına mutfakta hayatına devam ediyor. Bir davlumbaz kadar kendisini göğe çıkarmıyor, alçak gönüllüler.

 

Fırın: Tabii ki burada, eski taş fırından söz etmiyoruz. Kendisini belli bir seviyeye kadar ısıtan bu arkadaşlar, benim aklımda hep bir tehlike sinyalleri oluşturuyor. Birden bire patlayacak sandığım bu aletler, gerek alt-üst pişirme, gerekse ızgara modlarıyla yemeklerinizi 30 dakika gibi kısa sürede pişirme yeteneğiyle göz dolduruyor. Çokça etkilendiğimi düşündüğüm fırınlar, yeri gelince yeter artık deyip “tınnnnn” sesiyle gönüllerimizde taht kuruyor..

 

Davlumbaz: Az önce sözünü etmiş olduğum bu aletler ise çok matah olmasa da, bir şekilde mutfakta takılıp devam ediyorlar. Herhalde sürekli yağlı ve tencere yemeği yapmadığımdan mütevellit çok ihtiyaç duymuyorum ama görünüş olarak fiyakalı, zaman zaman ışığından faydalandığım bir alet.

 

Klima: Buna tek sözüm, çok ses yapması ve bazen ağzından su kaçırması. O kadar...

 

Set üstü ocak: Bunu fırınla beraber düşünmek lazım, ama eski tip gazlı yerine uzun süredir tercih ettiğim elektrikli versiyon çok işimi görüyor ve temizleme açısından son derece kolay. Pişirme açısından normal ocak ile pek bir farkı yok, o yüzden teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Genel olarak, ev aletlerinden (robotlardan) memnunum ve işimizi kolaylaştırıyor fakat daha da iyisi gelebilir miydi ne olurdu orasını pek bilemiyorum. Biraz da negatif açıdan beni üzen hiç sevindirmeyen bir ev aleti düşünecek olursam o da modemdir. Canım modem bak beni çok sinir ediyorsun, kendine çeki düzen ver...

 


 

Nunc

Hayatımda bugüne kadar duyduğum ve anlamlandıramadığım bir sürü ifade, kafamın içinde mütemadiyen döner. Bunları toplasam büyük bir yığın halinde karşınıza çıkabilir. Şimdilik sadece bir kesit sunmuş olacağım. Bu ifadelerin çoğu kulağıma tuhaf (yer yer komik) gelir ve manasızmış hissine kapılırım. Zahmet edip de bunların gerçek anlamı nedir diye göz atmadım belki bunu yapsam üşengeçliğimi bir kenara bırakıp “hmm gerçekten de anlamı buymuş,hııı” deyip hayatıma devam edebilirdim ama yapmadım. Bu gariplikler içinde yazının devamı şöyle:

-Uzatmalı Sevgili: Şimdi bu ne demek gerçekten? İyi bir şey mi kötü bir şey mi? İlk intibam iyi olmadığı yönünde. Futbol veya basketbolda uzatma, maçın sonuçlanması için verilen ekstra süreye işaret eder. Bu durumda ‘uzatmaya giden bir sevgili’ olumsuzdur ve 'sevgili olmaya devam etmemelidir' gibi bir düşünce oluşuyor kafamda. Duyduğumda garip bir şekilde “bu ne lan” dediğim bir ifade bu...

-Herkese önemli görevler düşüyor: Bunu söyleyen kimsenin o sorumluluk her neyse bundan payını aldığını düşünmüyorum. Bunu söyleyen kişi en başta sorumluluğu üstlenmiyormuş gibi bir fikir oluşuyor kafamda. Kaldı ki başkalarına böyle bir görev atfetmek kimsenin haddi değildir. Bana önemli görevler düşmüyor bu hayatta. Neyi nasıl yapacağımı kendim belirlediğim için (en azından seçme konusunda kendi düşünceme bağlıyım) bu ifadeye gıcık kapıyorum diyebilirim. Bununla ilgili olumlu bir görüşüm yok ne yazık ki.

-Nato kafa nato mermer:  Bunda biraz hile yaptım tamam, ekşi’den filan da baktım fakat tam bir bilgi yok galiba,Yunanca olduğu salık verilmiş. Bildiğimiz “Nato” ile alakası yok sanırım fakat çok sert bir ifade gibi. İçerisinde mermer geçmesi beni huylandırdı.

-Gelişmeler, birazdan... Haberlerde duyduğumuz bu ifade cidden benim gibi sabırsız insanlara göre değil. Ben birazdan öğrenmek istemiyorum gelişmeleri her neyse hemen öğrenmek istiyorum. Bunun bir formülü yok mudur acaba?

-Geri beslemede bulunmak (diğer bir deyişle feedback vermek) Bu gibi ifadelerin Türkçeleştirilmesinin gereksiz olduğunu birçok kez önceki yazılarımda aktarmışımdır. Neyi geri besliyoruz, bir kere “geri” kelimesi saçma. Halihazırda “Feeding” (beslemek) kelimesi Türkçe’ye tam uyarlanamıyor gibi geliyor bana.

-Kartlar yeniden dağıtılıyor: Normalde kart oyunları (poker,king,batak vb.) oyunları çok oynayan birisi olarak bu ifadeye aşina olmam ve çözmüş olmam gerekirken bunu halen garipsiyorum. Sanırım siyasi birtakım anlamlar içeriyor. Tam olarak ne olduğunu öğrenmek de istemediğim ve yanından geçtiğim bir ifade. 

Hayatın içerisinde yer alan bu ifadeleri zaman zaman yazıyor olacağım.

Sempatik Değilim...v2

Bazen hiçbir şeyi önemsemiyoruz fakat önemsediklerimizin de ne kadar değeri var emin değilim…Örneğin bir deodorant markasının “Black Night” ürünü gibi…Fazlasıyla umrumda olan bir ürün değil fakat, neden “Siyah Gece” olduğunu bilmiyorum (yani farklı bir gece rengi varmış gibi) ...Buna benzer tabirleri sevmiyorum “karanlık gece” “ultra koyu siyah gece”  “bembeyaz bulutlar” “ilk günkü gibi bembeyaz çamaşırlar” vb…

Yeri gelmemişken, “mutfak adasına" da değineyim..Bu gözlemlediğim kadarıyla Amerika’da çok tutulan ve ülkemizde de yer yer hissedilen, etkili bir kavram…Şöyle ki bir mutfak var, bir de onun adası var…Yani “İstanbul ve Büyükada” gibi diyebiliriz… “Şehrin kalabalığı ve kaosundan kurtulup düzgünce yemek yenilebilmesi için adalara kaçılabiliyor, sanırım o yüzden ada denmiş” fikrine çok çok sonra ulaşmıştım, çünkü “ada ne be” filan diyordum önceden… “Mutfak adası” ilginç, dışarıdan ürün gelebiliyor…Adanın kendisinde üretim olmuyor genelde…İlginç bir coğrafi yapı kendisi…

Bazen yiyip içmekten sıkıldığınız oluyor mu? Benim oluyor… Diyorum ki kendime: yemek yemek de en az, uyumak kadar zorunlu ve gereksiz bir eylem…Tamam, farklı lezzetler tatmak güzel, kendimizi gurme gibi hissetmek filan hoş oluyor; ve fakat “bu sabah da mı kahvaltı yapacağım” duygusu bazen hasıl oluyor bende… Neyse napalım … (Öyle durumlarda kahve ya da çay içiyorum sabah fakat o da sıkıcı)

“AAaa senin feysin yok mu?” veya “fæce’i olmamak da yani…” gibi ifadelerin günümüzde azaldığını görüyorum, olay sanırım Insta’ya döndü… E bir zamanlar insanların kafasını ütülediğiniz ve neden bu sosyal ağda yoksun denilen sosyal ağı neden “bugün” de aynı özveriyle(!) savunmuyorsunuz ? Anlamıyorum..Tamam orada yokum ama dün ısrarla savunduğunuz şeyi bugün savunmuyor oluşunuz beni sıkıyor…Evet pek sempatik olamayacağım bu ve buna benzer konularda…

Yavrumuza ev arıyoruz!” gibi cümlelerle bezenmiş ve hayatı sadece bundan ibaret olan insanlar var, biliyorum, bununla ilgili sanırım Tweet atmıştım (evet Twitter kullanıyorum) biraz daha açayım konuyu… Sabahtan akşama kadar, hayatımızda asla ilgilenmeyeceğimiz hayvanlarının reklamını yapan ve kendi vicdanlarını rahatlattıklarını düşündüğüm bir kitle var, inanılmaz…Yani buna ben bu kadar zaman ayırsam, farklı bir insan olurdum ve bu yazıyı yazmıyor olurdum herhalde… Yanlış anlaşılmasın, kedileri çok seviyorum bunu daha önce defalarca ifade etmişimdir… Sanırım ben “insanları” sevmiyorum…

“Çarpık kentleşme” devam ediyor… Bunun yerine gerçek anlamda “kentleşme” gerçekleşse o kadar iyi olacak ki…Bu konunun üzerine daha fazla bir yorum yapamam fakat söz konusu kendi çevreniz olunca, duyarsız kalamıyorsunuz…



Son olarak şunu söyleyeyim: daha önceden reklamları çok eleştirmiştim bu yazılarda ve başka yazılarda, fakat son dönemde, değişen çağımızla ilintili olarak reklam izlemez oldum. Artık bu kötü reklam saçmalığına internet üzerinden devam ediyoruz. Fena olmayan bir algoritma ile, “X” sitesinden satın almayı düşündüğün (sadece düşündüğün) herhangi bir ürünü, diğer bütün sitelerde reklam olarak görüyorsun… Bu “Satın al, al al! Hemen al!” taktiğini hayata geçirmek için ne kadar çok çaba harcanmış…İnanılır gibi değil… Bu reklamları gizleyebiliyoruz; ama o süreye kadar amacına ulaşıyor zaten… Yine konuyu şunu getirmek isterim: “Z şirketi bu işi biliyor ağbi” “nasıl yapıyor hayret!” filan diyoruz ya, bu sistemi yine “insanlar” hayata geçiriyor ve ben o insanları sevmiyorum…

Indicium

"ne dediğini anlamıyorum aptal!"
yüzüne şuursuzca bakıyordum o da benimkine...kelimelerini fütursuzca kullanışı beni bir hayli keyiflendirmişti, tabiki bunu yüz ifademden anlamayacaktı...

garip bir odadaydık... garipliği izafi olsa da oda olmanın gereklerini bence tam yerine getiren dört duvarlı, nadir bulunan kadife duvar kağıtlarıyla bezenmiş, odayı aydınlatmaktan çok loşlaştırmakla kafayı bozmuş bi köşe lambası ve onun akranı siyah üçgen masanın ağırladığı, rahatlığı eski olmasına rağmen şaşırtıcı, karşılıklı koltuklardaydık...göz göze gelindiğini anlamak bile güçtü...

çok büyük olmayan odanın sanki yosun tutmuş havasını daha da tuhaflaştırmak için gümüş, ince dumanlar çıkaranı yaktım... gözlerimi şuursuzca bakana yönelttim ve
"ne demek..  anlamıyorum? " gibi muğlak bir yanıt verdim...
böyle yanıtlar vermek zaman zaman beni bile şaşırtır ne dediğimi bilmemenin keyfi beni başka dengesiz ruh hallerine büründürürdü...
"anlaşılmamayı yeğlemek ne zaman aptallık oldu? " iki dakika önceki aptallık seviyemi göz göre göre yükseltiyordum...
şimdi dumanlar avizesi olmayan tavanda süzülüyor gibiydi... oda beni huzursuz etmiyordu ; yine de daraldığım etkisini veren oturuş şeklimi devreye soktum...
karşımdaki şu an bakışlarını sanki dikkatiyle harmanladı...
daha fazla soru sormak istiyor gibi bir hali de yoktu, konuşkan olmayı seven bir insanı taklit eden vücut hareketlerinden birini seçti ve
"bak, şimdi sana söyleyeceklerimi iyi dinlemelisin"
sesindeki kararlılık beni onu dinlememe ikna etmeye yakındı...
araya gireceğimi bildiği için kelimelerini hızlıca toparladı...
"ne diyordum..." "neyi nasıl söylediğimin ve nerede olduğumuzun önemi yok, ayrıca alıngan bile değilsin!"
 içinden benimle ilgili ne düşündüğünü biliyordum... en azından biraz çözmüştü olan biteni... aptallığın gerçekten ne olduğunu bildiğimi ve bunun onun da bir yetisi olup olmadığını merak etmeyeceğimi bildiği için baştaki yalancı agresif tonunu sahte bir sakinliğe bıraktı...
 ‎küçümser bir tavırda olmadığımı belli etmek istercesine ortamdaki hafif durulmuşluğu devam ettirdim.. boğazımı temizledim
 ‎"önemli değil..." gözlerini kaçırmasına izin vermeden "gerçekten" diyebildim...
 ‎ neden mahçup değilken mahçupmuşum gibi davranırım bilmem... bu da onlardan birisiydi herhalde..
 ‎ sessizliği bozan, lambanın gürültüsü ve gümüş dumanın son çırpınışı oldu...
 ... elimi bir hayli tozlanmış masanın üstünde gezdirdim farklı bir ses olsun diye .. hafifçe parmağımla bıraktığım izlere baktım...sonra tekrar yeni şekiller çizdim...
 kendim hariç hiç kimsenin anlamlandıramadığı bu nahoş eylem devam ettiği sürece kendimi buluyordum...


 ‎
 ‎

 ‎
 ‎
 ‎


locus

derdimi sayfalarca anlatmak istiyorum... derdim olduğundan da değil, anlatmak istiyorum sadece... yani insanın yaşadığı süre boyunca ne derdi olabilir ki kendisi ve yaşamı dışında... biliyorum karmaşık şeyleri kimse sevmiyor, basit düşünmeliyiz... basitçe yaşamalıyız ama öyle olmuyor biz dertli insanların basit bir yaşam derdi var bu kez de...biliyorum yine karmaşık keza sevilmiyor, ama anlatmak istiyorum...

bazen alışkanlıklarımızdan kopmak istiyoruz, bunları bırakmış gibi yapınca hiç de öyle olmadığını anlayıp bu alışkanlıklara geri dönüyoruz... adı üstünde zaten..." "
bazen de şuursuzca denize fırlattığımız ve sönmesi an bile sürmeyen izmarite benzer vazgeçişlerimiz oluyor...önemsemiyoruz, gerçekten önemsemiyoruz ve sadece böyle şeyleri ıskartaya çıkartıyoruz...
bana sorarsanız ilki daha ağır basıyor...
sürekli kopamadığımız alışkanlıklarımızdan bahsetmiyorum, çünkü 'sürekli kopamamak' saçma... saçma olmayan şey ise veya gerçekten de saçma olan şey bunları, neden olduğunu bile bilmeden dert edinmek...
sormak filan... en basit şeyleri bile yapmamak mesela uyumak için sabahın ilk saatlerini seçmek. bu kişiden kişiye değişir, kimi ançüez çok sever kimisi de balıktan nefret ettiği halde zaman zaman yediğini söyler... insanlar ne dediklerini dert etmezler, çünkü bu bir alışkanlıktır...
kavramları saçma sapan yerleştirmek yazarın işidir, bunların saçma olduğuna kanaat getirmek ve inanmamak da okuyanın...
şimdi neden bu anlamsızlığa bu kadar anlam yüklediğimi sorgular gibisiniz...
lütfen uğraşmayın...deli olduğumu düşünmeniz daha güvenli bir seçenek...
zaten iddia etmiyorum dertsiz olduğumu... siz buna başka bi isim de verebilirsiniz,
hayatınızda hiç şaşırmamış gibi yapıp "tuhaf" diyebilirsiniz mesela.
ama neden değerli zamanınızı buna ayırasınız ki...

basitçe yaşayıp, nefes alıp, su içip - bazen arada başka bir şey- ve sigara yakıp oturmak alaca gökyüzüne doğru, çok şey gerektirmiyor düşünmek ihtiyacı doğurmuyor.. böyle zamanları sevdiğimi biliyorum bu da bişeydir... okuması buraya kadar sıkıntı çıkarmış ; bu düzlükte rahatladığını sandığınız yalancı yokuştur bu an... kendim için kolay değil.. ben de kolay olmadığını düşündüğüm şeyi yapmaya çalışıyorum, yaşıyorum...

oldukça kolay..
kelimeleri ipe dizer gibi dizmek, göz ucuyla her an olup biteni görmek.. yağmur yağarsa diye toplama derdim yok onları ipten...
ıslansın, dışarda yürümekten bi farkı yok benim için...
şimdi sizden bunları anlamanızı filan istemiyorum.. yazar, yazar sadece..
derdimi anlatıyorum,
bütün bu olup bitenler kafanızda dan dun eden ve hiç bitmeyen kaynağı belirsiz ses gibi... bu sabah uyandığımda neden beni uyandıran sesin ben uyanınca kesildiğini sordum kendime... cevabını biliyormuşum gibi kendime sordum.. neden devam etmedi ki o kadar devam etti yani... etseydi...
buna bir cevap bulmayı çok isterdim ama bu hemen yanıtını alabileceğim bir soru değildi... önemsemedim, attım bu fikri anlık uyanıp rüyamdaki her şeyi andan daha kısa bir anda unutmuş gibi...
hiç tutarlı değilim, öyle sanıyorsunuz çünkü ben öyle sanmanızı istiyorum...
şimdi kendinize, kendinizi mi kandırdığınızı soruyorsunuz veya benim gibi kendinizle konuşup gökyüzüne bakıyorsunuz... eminim ki ikincisini yapmıyorsunuz..
yapmazsınız..
arasıra yapın ama değişik oluyor...









Incertum



"Gözlerimden şikayetçi miyim?" Hayır” diye yanıt verdim kendime…Kendi kendime konuşmayı matah bir şey sanıp bunu sevdiğimi düşünürüm…Bazı şeyleri çok düşünürken bazılarını ise sesli bir şekilde dışa yansıtıp cevap verme gerekliliği içinde harika bir iş yaptığımı sanıyorum..Beynimin bana oynadığı oyun veya aklımı etkili bir şekilde kullanma metodum bu olabilir, emin değilim…

Ruhen yeni paragrafa geçmekte biraz çekimserdim ama bunu aştığımı gözler önüne sermekte beis görmüyorum. Nedense kendimle yaşadığım çelişkileri sunmakta sorunsuzum.Eskiden de bilinçsiz(!) olarak yazdıklarımda hayatın ne getireceğini bilmediğimden dem vurmuştum.
Bunu belki burada daha önce milyonlarca kez tekrarlamış olabilirim.Dönüp bazen geriye bakıp kendi düşüncelerimde veya yazdıklarımda bir şeyleri karşılaştırma imkanı bulup içinde bulunduğum durumumla bunu ne kadar özdeşleştirebiliyorum merak etmek eğlenceli bir şey. Bu tarz bir hevesi zaten içinde taşımıyorsan, bu okuduğunuz satırlarda gördüğünüzü sandığınız ikilemler ortadan kalkıyor.. İlginç bir yönden bakmak gerekirse olaya , eski yazılarımdaki bazı detaylara o kadar çok hak verdim ki şu an kendimi şaşırtmakla meşgulüm . Bazen de 'olmamış bu berbat' dediğim şeyleri, bayadır çiğnenen sakızın ağız içindeki son hareketi gibi eritiyorum..Tabi bunu lanet bir beyin dahilinde yapıyorum…

Buraya kadar halihazırda harika bir yazı okuduğunu ‘zaten’ sanmayanlar ve hiç umursamamış olanlar için asıl sevecen veya samimi kısım başlıyor olabilir, en azından ben öyle hissediyorum.Çünkü o gereksiz güruhu şu dakikaya kadar silkmiş olmak beni birazcık mutlu ediyor. Şu an gelinen kısımdaki hissiyatım “filmin devamı” adı verilen aradan dönülen hafif huzursuz ana çok benziyor. Sanki ara vermek çok gerekliymiş gibi. Sonucunda film devam ettiği için verilen ‘anlamsız aranın’ anlamsızlığını yok ediyor bilinçaltı ister istemez.Bu varsayımsal sorgulamaları bırakınca işler daha da kolaylaşıyor.
Bilinçaltı, bize oyun oynayan, asıl düşüncemizi etkileyen “kendisi mi yoksa bir başka şey mi?” sorusunu sormamızı engelleyen yegane unsur.Ben bununla iletişim kurmayı deniyorum. Düşününce garip geliyor ama, sahip olduğun bilinçaltın ile sürekli bir savaş içinde olmak, yorucu ve enteresan bir şey. Engellenemez olması seni de belki bir bakıma özgür kılıyor, içinde anlamını veremediğin bir takım ruhsal, karmakarışık bir olgu var ve sen buna hakim değilsin ve yine de sana bağlı bu.O yüzden belki de kendimizle bunun arasındaki iletişimi kurmak gerekiyor. Kim ne kadar bilinçaltıyla sohbet ediyordur , bilemem. Sözler , dökülenler bilinçaltından mı geliyor yoksa bunun karşıtı olan bilinçle mi alakalı bilmiyorum. Tabi zamanında bunun üzerine kafa yoranların da hangisine bağlı kalarak bu yorumu getirdiklerini çözemiyorum. Bu kısımlar bir solucan deliği gibi nerde başlayıp nerde bittiği ve nereye çıktığı belli olmayan kör koridorlar.
Bu bakış açısıyla, bütün her şeye açıklık getirme zarureti bende yok.
Filmin devamı ve filmin başında nasıl hissettiğimi, bunun farklılıklarını pek anlamıyorum. Sadece bakıyorum perdeye. Kendimle konuşuyorum bol bol. Bana söylediklerimi , kendim değilmişim gibi karşılayıp, ‘hıhı evet belki de’ , ‘hadi ya!’ diye yanıtlıyorum.  Bunu mütemadiyen yapıyorum. Çünkü böylelikle belki de içinde bulunduğumu ayırt edemediğim yapbozumu tamamlıyorum.
Tekrar bozmak üzere…

Die vero



Yeni yıl, sadece içinde bulunduğun yılın son iki hanesindeki son rakamın bir tık artması demek, geçtiğimiz yıllarda, yaklaşık beş-altı yıl önce yazdığım bir yazıda yeni yılla ilgili görüşlerimi iletmiştim benzer bir şekilde.Zaman hızlı geçmiş her ‘zaman’ olduğu gibi.Çok fazla değişen bir şey yok. Eskiden takvim yaprakları vardı, koparılıp günün, anın içinde olduğumuzu bi nebze anlardık. Şimdi bunların yerini tarihle, anla alakalı olmayan şeyler aldı.Kimileri için yeni yıl, büyük umutlar, olağanüstü hayaller olarak görülebilir ama dünyada bu kimileri dışında başka kimileri de vardır, sanırım ben o diğerlerine katılıyorum.
Halihazırda hiçbir şey yapmamışken kendini tanımakla ve bilmekle ilgili(ister bir yıldır olsun bu ister onüç yıldır bu durumda ol fark etmez) yeni yıldan beklenti içinde olmak gereksiz.
İnsan zaten ister istemez yeni yıla giriyor, dur ben girmiyorum diyemezsin, herkes bir şekilde ‘yeni’ kabul edilen yılın ilk aylarını ve gelecek aylarını yaşayacak. Bunun geçtiğimiz birçok aydan hiçbir farkı olmayacaktır.Garip olan ise bu geçtiğin senede farklı bir şey yapmayıp bunu ikibin bilmem kaç yılında yapınca bu farklılıkları yeni yılın getirdiğini sanmak.
Şimdi sözlerimden, yeni yıla olumlu hiçbir yönden bakmadığımı düşünebilirsiniz. Düşünmeye devam ediyor da olabilirsiniz. Benim için olumlu gelişme, insanın değişebilmesi ve evrilebilmesidir. Kendim bunu ne kadar başarabiliyorum bilmiyorum, bunu hissettiğim zaman ben kendimi yeni bir ‘evreye’ girmiş kabul ediyorum. O yüzdendir belki yeni yılla ilgili naif düşüncelerim olmaması. “Şu şu şu!” olsa yeni yılım muhteşem olur da diyemiyorum çünkü hayatta neyin ne olacağı ve ne zaman olacağı belli olmuyor, sürprizlere çok açık.


Yeni yıl demişken biraz eski yıllarıma gitmek istiyorum, çocuk yaşlarda şırıl şırıl akan bir dere kenarında elimde küçük bir çöp oynarken gözüm küçük bir yaprak tanesine takılmıştı. Bir yerden diğerine akıp sürüklenirken nerede duracak ve o yerden kopup bir başka yerde durana kadar nasıl ilerleyecek diye merak ettiğim için bolca vakit harcamıştım-Çocukken böyle şeyler oluyor kusura bakmayın-En nihayetinde o yaprak ben oradan ayrıldığımda belki belli bir süre konaklayıp başka bir noktaya, sonsuz akıntı eşliğinde gitmiştir. Geri döndüğümde tekrar piknik alanına aynı yaprağı aramamıştım, benzer yapraklar hep düşüyor nereye gittiklerini bilmeksizin.
Yıllara sanlarını biz takıyoruz.Yeni, eski kavramlarını üretip, tüketmek bizim elimizde.Bazen eğlenceli gibi de.Bin dokuz yüz doksan dokuz senesinden iki bin’e geçince daha bir yeni yıl gibi gelmişti bana çünkü iki binli yılların başlangıcıydı. Binli yılların bitişi iki binli yılların başlangıcı ve yeni bir milenyum, ‘yeni hayaller, yeni umutlar, mutluluk, sağlık…’ diye yola çıkmadım ama artık o son hanedeki doksan dokuz yerine çift sıfır görmek beni yeterince şaşırtmıştı.
Zaman akıp gidiyor, Şimdilerde ise çok şaşırmıyorum. 


Yeni yıla müzikle girmek adetimdir; sizinle de paylaşayım...