RSS

Captive

Düşüncelerimin dansından biraz olsun sıkılıp , omuzlarımdan kollarıma dökülen , parmak uçlarıma geldiğinde ise , hayali beyaz kağıtla çiftleşmeyi başarabilmiş birkaç cümleyi oluşturan kelimeleri okuyor olabilirsiniz şuan…Belki de geride bıraktınız…
Bütün bu olan bitenden , ortaya çıkardıkları sonuçtan habersiz, kelimeler ise kendi saçmalıklarının farkında olmadan şu dakikalara eşlik ediyorlar , onlar da bunun farkında değiller…
Çünkü onlar düşünemiyor,konuşamıyorlar…Cansızlar…

Siyah çizgiler bir takım kıvrımlar yapıyor ve “harf” adı verilen şeyleri oluşturuyorlar… Bu harfleri tek başına kullandığımızda hiçbir anlamının olmadığını , birer sesten ibaret olduğunu bilsek bile , anlamsız olan bu şeyleri yan yana getirdiğimizde anlamlı bir şey oluşturduğumuzu varsayıyoruz…Buna da kelime demişiz…

Bence insan düşüncelerini kimi zaman kelimelere dökmeye çalışmak yerine , kelimelerin kendi seslerini duyurmalarına izin verse daha iyi olur diye düşünüyorum…

Kelimeler belki de boyunduruk altında bulundukları için bunu yapamıyorlar…İnsanlar onları kullanma yeteneğinin olduğunu sanadursun ,onlara sadece zulmedip kontrolü altında tutuyor…
Bütün kelimeler belli bir kural içinde oldukları için – ki bunu isteyip istemediklerinden emin değiliz- sadece insanların onları kullanmak istedikleri şekilde can bulabiliyorlar…Canlının cansıza olan bir işkencesi…
İnsan , onu başka bir insanla iyi geçinmek adına ,başka bir insanı sömürmek adına ve bir başka insanı etkilemek adına kullanıyor…Kelimeler buna sesini çıkartamıyor…Çünkü herhangi kötü bir durumda suçlananlar yine kendileri…
Ben herhangi bir kelime olsam ve söz hakkım olmasa çok üzülürdüm…

İnsanların dil adını verdikleri icatlarının esiri olmaları,onların yüzyıllardır değiştiremedikleri bir gerçek…
İngiliz insanı buna “İngilizce” demiş…Almanlar da “Almanca” demeyi tercih etmiş…
Hepsinin de bir düzeni var…Hiçbiri özgür değil…Özne,yüklem ve tümleç…
Türkçe’yi düşünürsek , özne,tümleç yüklem…Yüklemsiz bir cümle olmuyor , cümle niteliği taşımıyor…

Buraya kadar düşünce dansının yorgunluğundan müşkül duruma düşmüş kelime seli , artık durgunlaşma evresine giriyor gibi…Parmaklarımın ucunda bunu az sonra başaracaklar…

“çelişmek” denen bir kelime var…Bu kelime ,insanın kendi farkına varmasını sağlayan tokatların en sertinden…Şuan benim bu kelimeyi seçmemin nedeni, tamamen onun bu durumu kendisinin açıklamak istemesinden kaynaklanıyor…

Demek istediğim kelimelerle iletişime geçip bir an olsun onların duygularını öğrenmek istediğimde bana şu şekilde cevap verdiler :

“Qwğkrğrkwopkr3woesmpkdsnlkcndcn lnkdsn lkdsl knfew wlk nwenlkwnkwef nklnlkweklnf lmkfdsmflkdm fwlekm mkwoıqojıdwqj qwdqıodj qwıojd qwğpddlasğcğcz xciz özözxzc xzös aclcdsölsdl öcsdö csdşcö sşcöl şlceemöoeo eoepoce öopewö ewpocö ö cc ewwccewewww qd pqwodk qwkdwpodkapjıeofj erghrtuıhgrtıugjhreojfepğğaegkregkesgğpkeproınflvnzfvknejvkrjnegapgıjegp jgreg erag ergplğwldğ,qwDPĞÜWLD QD…”

Şuan bu yazıyı yazan insan için “sıkılmak” kelimesi onun hislerini açıklamak için yeterli midir bilinmez ama,tekrar, kelimelerin affına sığınarak “sıkılmak” kelimesini demek istedikleriyle birlikte baş başa bırakmaktan başka da bir çaresi yok gibi görünüyor…
Şuan bu yazıyı yazan kişi tüm söylediklerini yine tek bir kelimeyle toparlamaya çalışıyor ve o kelimeyi rahat bırakıyor…
“çelişki”

Sempatik Değilim...

‘Gözüme takılıp da bir an olsun düşüncelerimde zihinsel tahribata yol açacak o reklamı izlemez olaydım diye isyan etmeyeceğim ama bununla ilgili birkaç bir şey söyleyip bunu* sonsuza dek unutmak istiyorum diyebilirim…”Neeeymiiş” diye merak edenleriniz için bunun çok da önemli olmadığını söyleyeyim…Neymiş “Gün boyu pamuk prensessiniz”miş…Arko’nun bir reklamıydı sanırım…Gün boyu prenses olmaktan kasıt nedir bilmiyorum da , gün içinde birazcık da olsa insan olmayı başarmak sanırım daha değerli şey benim için..

‘”Kadın-erkek eşitliği komisyonu” da ne oluyor tam anlayabilmiş değilim…Yani olmaması daha makul bence…Böyle bir komisyon varsa ve ciddi ciddi üyeleri ve başkanı oluyorsa ; bu : “bu ülkede kadın-erkek eşit değil ve böyle bir komisyon şart” anlamına gelmiyor mu ? Evet bir ülkede kadın-erkek tam anlamıyla eşit olmayabilir ama komisyonun adı zaten yeterince rahatsız edici…Bizzat böyle bir şeyi varmış gibi gösterip (daha doğrusu tam anlamıyla olmasa bile sahte bir eşitlik yaratılıyormuşçasına davranılıp) insanları galeyana getirmenin bir anlamı yok diye düşünüyorum…

‘Ki zaten yeterince kadın haklarını savunan kurumlarımız var…Düşünce olarak tamamen destek de veriyorum…Türkiye’de kadınların hak ve hürriyet sahibi olmasını kim istemez…Bunları çoktan aşmış olmamız gerekirdi zaten...Bununla birlikte yukardaki gibi irite edici bir durum da : kadınların haklarının erkeklerden daha çok olmasını isteyenlerin varlığı…Böyle bir şey yok…Madem feministler gaza geliyor o zaman kadın-erkek eşitliği komisyonu kurmayın ve başkanını da kadın yapmayın…Demek ki kafalar karışıyor…Benim bile kafam almak istemedi şuan…

‘Haberlerde 'çakma çeyrek altını' görünce güldüm biraz…Fakat değinmek istediğim nokta çok daha farklı…Düğünlerde filan geline çeyrek altın takılıyor…Buraya kadar çok da anlam veremediğim bir durum…Derine inip de anlamak istediğim şey bunun psikolojik boyutu…Neymiş , gelin ,altın takılmadığında kötü hissedermiş…Neden ki yani ? Altın takılınca o insana çok değerli olduğu mu hissettiriliyor ? Tam anlayabilmiş değilim…Belki yıllar sonra anlayacağım…Genel olarak şu düşünüş vardır ya : “Altın takmazsak olmaz , ayıp olur” Bu bana garip gelmiştir , hala da garip gelir…Konu çok uzun bir konu...Biri anlatırsa ona altın takacağım(!)…

‘Bir kişi birisinin babası olduğunu kanıtlamaya çalıştığında, bu, DNA testi ile oransal olarak ancak %99.73’müş…Yani anlayacağınız erkek kişisi tam emin olamıyor…Anne tarafında sorun yok bu kanıtlanabilir bir şey…Duyduğumda bana garip gelmişti bu oran…Çocuğum yok ama , olduğunda da bunu kanıtlamak için uğraşmam sanırım…

‘Kafama takılan ve olmasını dilediğim bir sistem var…Çok ukalaca gelebilir bu fikir…Ender olarak sergilediğim “disiplinden taviz vermemek” eyleminin bir ürünü olması muhtemeldir bu düşünüşüm…Okuldaki yoklama sistemi biraz gelişsin…Hangi yıldayız diye bakıyorum da ikibinonmuş…Hala bir kağıda imza atıyoruz ve orda olduğumuzu belli ediyoruz güya…Başkası da yerimize imza atabiliyor ve hocalar gereksiz yere yine gereksiz öğrencilerle tartışmaya giriyor…Yıllardır aynı şeyi tartışmak bırak ikibinona , hiçbir yıla yakışmıyor ki…

‘Fikir’e gelirsek…Parmak iziyle yoklama alınsın…Dijital imza...Bu sistem geliştirilsin…Bir piyango talihlisi bu işe el atsın , elini taşın altına soksun , sorumluluk üstlensin veya çabalasın**…Çünkü bu iş için devletin adım atacağını sanmam ki yaparsa "fi tarihinde" tabii ki beni çok şaşırtır…Bunu neden söyledim çünkü bu iş için para gerekir diyenleriniz vardır diye söylüyorum…”Okul orası gizli teşkilat değil” diyenleriniz de olabilir ama gerçekten gerekçem basit…Parmak iziyle yoklama alınırsa, çok basit bir şekilde , kim o gün gelmiş kim gelmemiş hemen bilgimiz olabilir…Parmak izin zaten taklit de edilemez…Hocalar da böylece kırk dakika dersin onüç dakikasını sahte imza atanlara nutuk atarak geçirmemiş olur…Okulla ilgili zaten demek istediklerim çok! Bunu hep erteliyorum biliyorum, yine erteleyeceğim ama aklımdan da çıkarmadığımı söyleyeyim…Herneyse hala kağıda imza atmak bana çok saçma geliyor…

*Ne çok zamir kullanmışım ya...
**Anlatım bozukluğu yapmak istedim ki böylece daha çok anlaşılsın...Evet ukalayım...

Püur Zon...

Israrımın , kalın kalın örülmüş duvarlarını , kıldan ince bir çizgiye çevirip beni yenmesinin üstünden çok zaman geçmemişti...
"Hayır" dememe rağmen , çok önem verdiği bu ritüeli yerine getirmeliydi...Bundan zevk alıyordu...
Arkasında koca bir donanmayla , karalarımın ulaştığı son noktada , kıyı şeridinde zaferini ilan etmişti bile...
Önceden yaptıkları gizli anlaşmaları ,bir eli , diğer eliyle ortaklaşa çalışırken hissedebiliyordum...
Suratımdaki krater vari oluşumlardan fışkıran siyah madenleri , önce üstünkörü elde edip ardından sondajla çekip çıkarmak onun için haz unsuruydu...
Benim için ise bu irite edici ve müziç olmaktan öteye gitmeyen bir eylemdi...
Alnımdan aşağı ilerledikçe bölgeyi askerleriyle bir bir tarıyor ve kaşlarıma geldiğinde ise buradaki taburu yıkıp geçiyordu her defasında...
Hani çubuk kraker yerken tuzlarını dişlerinizin yardımıyla söküp alırsınız ya...Geriye sadece kraker kalır...Aynen öyle...
Bu acı verici , gıcık ritüel devam etti etmesine ama benim için daha vahimi yenilgiyi kabullenmiş olmamdı...
Yenildiğini bilmek insanı normalde olduğundan daha mı çok rahatlatıyor nedir?
Birden bunu düşünüp , ne olacaksa olsun dedim...
Öte yandan şu izlenimi de aldım...İşgal altında olsam bile , o , bunu işgalci bir kuvvet gibi değil de bir yeri fethetmiş ve bu galibiyetini hareketleriyle taçlandıran bir kuvvet gibi yapıyordu...Belki de bu yüzden rahattım...
Ardından bu eylemin ne kadar sürüp sürmeyeceğini sordum...Cevap: bu iştigalin çok uzun uzadıya sürmeyeceği yönünde oldu...Tamam dedim ve rahatlık oranımı daha da yükselttim...

Amma velakin , savaşın bitip topraklarımın paylaşılma noktasına gelindiğinin farkında değildim...Bunun için onu suçlayamam çünkü , ben çoktan "ısrar" adını verdiğim bayrağı gönderde huzur içinde dururken onun ellerine vermiştim...Beni alt etmemesi için hiçbir sorun yoktu...
Sıcak savaş ve kan kaybı bitti...Soğuk ve kimyasal bir savaş başladı...Bunun sonucunda kazanan tarafın , kaybedene teselli vermesi gibi bir durum gündeme gelmişti...Aslında buna çok gerek yoktu, fakat yine de beni yenmesine rağmen alçakgönüllü bir ifade takınması , benim ona izin vermeme sebep oldu...
Verilen görevi beceriksizce yerine getirmeye çalışan insanlardaki anlamsız heyecan bende şuan hüküm sürmekteydi...
Her neyse sen yap dedim , mademki sen daha iyi biliyorsun...
Bu kimyasalın sayesinde , topraklarımın tamamen çorak kalmasını ve tekrar madenlerim için savaş çıkmamasını diliyordum ondan...
Sanırım bu imkansızdı , bu savaş devam edecekti...Rezervlerim yine dolduğunda o saldıracaktı...
Fütursuzca, bir yandan topraklarımı mahvedeceğini düşündüğüm , bir yandan da bunun iyi geleceğini düşündüğüm beyaz kimyasalla tanıştım...
Artık isyan çıkarıp , tek bir kımıldama belirtisi bile gösteremeyecek konumdaydım...Donmuş , rafa kaldırılmış gibi hissettim kendimi...Her şey sonuçlanmıştı onun nezdinde...

Kalktım , hafif sıcak suyu açtım ve yüzümü yıkadım...Bir dahaki savaşta kaybedene kadar tekrar özgürlüğümü kazanmıştım... Her şeyi yeniden başlattım...

Not : Kardeşimi seviyorum...

Yılbaşına dair...

Aslında gelip geçti…Çok değer verdiğim bir şey değildir eski bir yılı yeni yıla değişmek…Değişmese de olur…Takvim sürekli baktığım bir şey değil…
23.59’dan 00.00’a geçilen o saniyenin kutlanması , haybeye savrulan oltayla balık tutamamaya benziyor…Zaten yeni yıldan beklentilerin de , bu doğrultuda geliştiğini düşünüyorum şöyle ki :
Siz bir olta atıyorsunuz gelişigüzel , içinizde hiçbir ümit yok balık yakalayacağınıza dair…Ama yine de olur ya deyip atıyorsunuz…
Yeni yıldan isteklerimiz de öyle…Buraya 1 Ocak 2010’dan önce yazmadım çünkü biraz da bu yazıyı planlıyordum kafamda…
Şimdi ele alalım konuyu…
İnsanlar yeni yıldan “sağlık , mutluluk , aşk , para” gibi beklentiler içine giriyor…Haklılar da…Fakat benim gözlemlediğim şey şu : bu istekler genelde 31 Aralık günü ele alınıyor ve 1 Ocak gününün sabahında bunların olmayacağı veya uzun vadede gerçekleşmeyeceği anlaşılınca unutuluyor…Yeni yılın bu anlamda getirisi yok, bir yeniliği yok…Aksine umutları sömürerek bir götürüsü var…
Mesela fikrimi merak edenler olursa söyleyim…Yeni yıldan ne gibi bir beklentim vardı benim ? Kesinlikle spesifik bir şey değil…Çünkü yeni yılın benim bu isteklerimi karşılayacak bir gücü yok , bunu biliyorum…Yine de adet yerini bulsun diye söyleyim :
“Aşk , para , seks…”
Bunlardan başka dileğim yok , zaten olmasını da beklemiyorum…Her sene aynı şeydir benim için…Dediğim gibi oltayı sallamadım bile o derece…
Konuya dönelim…İnsanların bu bağlamda yeni yıldan istekleri olmasını çok gerçekçi bulmuyorum…Ki zaten neden kutluyorsun ki bunu ?
Aslında insanların en sevdiği şey acaba kutlama kisvesi altında kendini kandırması mı ?
Veya bunu sevmesi mi ? Geniş anlamda evet isteklerimizi sadece belirtiyoruz belirtisiz bir özneye…
Değişen şey belki de bir yıl daha yaşlandığımızdır…Tek farklılığı budur…
Çünkü , diyelim doğum gününüz 24 Şubat ise o gün geldiğinde bir yaş büyümüş oluyorsunuz…23 Nisan’da egemenlik ve çocuk bayramını kutluyoruz…29 Ekim’de cumhuriyet bayramını…Her sene klasik olarak düzenlenen şeyler yine yerini alıyor…Eğer tam tersi , çok farklı şeyler olsaydı dünyaya dair , o zaman yeni yıldan beklentimin bir anlamı olabilirdi diye düşünüyorum…Bilemiyorum , bu fikirlerim zamanla da değişebilir…Ama şu zamana kadar gördüğüm ve anlatabileceğim şeyler bunlar…
Çok anlam yüklemiyorum demiştim evet yalnız girmişim , sevgilim varken girmişim benim için fark etmez…
Son olarak şunu da söyleyim “Yeni yıla nasıl girersen öyle gider” mottosuyla ilgili…Evet yeni yıla bir keresinde tuvalette girdim , akabinde sürekli öyle devam etmedi…Çok umursamıyorum…Bu sene en sevdiğim şarkıyla girdim ve bu sanırım iyi gelecek benim için…Bilemiyorum…
Dünyanın , kendi etrafında dönerken , sizi nereye sürükleyeceğini asla bilemezsiniz…
Bu yüzden , zamanın metamorfoz geçirdiğine de inanmıyorum , isteklerimizi bize verebileceğine de…
Herkesin , yeni yılda “monoton” bir hayat yaşamamasını diliyorum…İyilik filan deyip pollyannacılık oynamak istemiyorum…Hayat çok alengirli ve dolanbaçlı bir yol…Ama yeni yılda güzel şeyler olsun ve yaşamı sevin istiyorum…Bu isteklerimi yeni yıldan beklemiyorum , sizden bekliyorum ve kendi samimi duygularım ile bekliyorum…

"Sen..."

Evet , yazmak için en doğru zaman olmayabilir ama senin için yazarım sanırım…
Ki zaten okumadığını bildiğim için bu yazdıklarımda samimilik derecemi abartabilirim şuursuzca…
Mektup gibi giriş yapmak istemiyorum ama…
Aklım hala otobüste gördüğüm kızda…Yani “o”nda…
Çok saçma giriş olmasını ben de istemezdim ama kafam biraz iyi olunca bu kaçınılmaz oluyor…Bu satırları bile doğru düzgün yazmazdım normalde; fakat sahip olduğum melekeler yüzünden bu beni biraz engelliyor her şeye rağmen…Yazarken taviz vermek istemediğim yazım kurallarından olsa gerek , kafam biraz iyiyken bile buna dikkat ediyorum…Her neyse şuan yazıyorsam , kötü değilim demektir…Diğer şekilde çoktan yerde olurdum ve bu satırları yazmaya takatim olmazdı…

Otobüsteki kız dedim…Evet…Bu ender rastladığım bir olay diyebilirim…Hatta hayatımda daha önce hiç rastlamadığım bir kişi ,bir durum diyebilirim rahatlıkla…
Çok bir geçmişimiz olmadı…Geleceğimiz hiç olmadı…
Sadece ben ona baktım ve o bana baktı…Geçen zaman sanki havada asılı toz parçacıkları gibi ciddiyetini ve sakinliğini korudu…
İlerlemedi…Durağandı…Ama hoş muydu , evet sanki hoştu…
Aslında sahip olmadığım o çekingenlik bir an olsun peşimi bırakmadı o anda…Ben de anlamamıştım…
Gözümü dışarıdaki saçma şeylere yönlendirdim ; oysaki ona bakmak daha güzel olurdu…Ki kaçamak bakışlarımla onunkini birleştirmiştim…

Farkında olmadan bir şeylere kendimi kaptırdım o an…
Anlamadığım…
Çözümlemek için uğraşmadığım…
Üşenmek değil…

Tamamen “hoş”…
O “şuhtu”…Ben ise…
"Manasız"…
Sadece birbirimize baktık , sonsuz ufka bakar gibi…
Anlamlandırmak için uğraşmadık…
En azından ben böyle hissettim…
İçimizdeki sonsuzluğa uzanan denizde yüzeceğimizi mi hayal etmiştik bir an ?
"Evet"...
Ne olabilirdi ki ? En fazla…
Yaklaşık on dakika sonra farklı dünyalara ait olduğumuzu birbirimize ispatlayacaktık…
Bir araya geldiğimizdeki suskunluğun yarışması bizi birbirimize kırdıracaktı…
Saçmaladığımızdaki durgunluğu bozacak tek bir hareketi bile anlayamayacaktık ortaklaşa…
O an "ne desen yalan olacağı gerçeği" gözümüze ne kadar da sıradan ve acıtıcı gelecekti…
Bu durumu kabullenmeyi bir gurur meselesi haline getirip , yine de tekrar tekrar susup gözlerimizin içine bakıp kalacaktık , öylesine…Bomboş...
Söylemeye çalışacağımız her kelimenin kifayetsiz ve uyduruk kalacağını bilmenin verdiği garip his bedenlerimizi sarpasaracaktı…
Ve ben sana gülmezken , sen gülmek istemezken bile gülecektin ve ben bunu bilecektim…
Bu sonu gelmez düşüncelerin , sonuca vardırılması imkansızdı doğal olarak…

Sana baktım , yüzünü bir an olsun çevirdiğinde düşüncelerini okuduğumu hissettim…Ne düşündüğün , ne düşündüğümle aynı mıydı ?
“Evet” di cevap…

Var olan durumun değiştirilemeyeceği…
“Ne olabilir ki en fazla” cümlesinin yarattığı nahoş farkındalık…

Psikopatlık mı ? Hayır…Gerçekliğin ta kendisi…
Diyorum ya…
O “şuhtu”…Ben ise...
"Manasız"…
Belki ona göre öyle değildim…
Saçmalıyorum , ama…
Onunla ilgili yazmak istediklerimin sonu gelmez…Bunu biliyorum ve itiraf ediyorum…

Umarım seni bir kez daha görürüm…
O zaman geldiğinde belki çok şey değişmiş olur çoktan…
Kim bilir...
Off ulen ! ! !

Absurde*

Yapıyordum , yapıyordum , yapmıştım…
Evet yine aynı saçmalığı yapıyordum…Bünyeme bir an olsun yenilip , kendimi yatağa attım…Daha önceden sanki hiç yapmamışım gibi , yine aynı şeyi yapıp , "lanet olsun" deyip uyuyacaktım…Kendime yenilecektim gün doğarken…

İnsanın kendisini yeneceğini kendi kendine öğütlemesinin ardından ve bu kararı yine kendi benliğiyle almışken tekrardan “kendisine” yenilmesi ne yaman bir çelişki…

Bok gibi bir durum evet…Zaten bunu kabulleniyorum…'Bok' gibi bir yaşam süren bir kişi elbette kendisini de 'bok' gibi görür…Konu buradan devam etmeyecek…Döneyim tekrar asıl mevzuya…

Sabahki derslere ki bunlar genelde 9.30 başlama saatine tekabül eden derslerdir…Derslerim demiyorum çünkü 'sahiplenecek' bir durumum yok…Her neyse bu derslere gireyim diye o günün gecesinden uyumuyorum…Bunu çoğu kez başardım ama son zamanlarda başaramıyordum…Sürekli otobüse binme saatimden bir veya birkaç saat önce uyuyordum ve o gün okulu asıyordum…

Tek gerçeklik şuanda bunu yazmam ve sizin bunu okumanız…
Yatağa girdim , buz gibi yorganı üstüme çektim…(Bunlar gerçektir ha uydurma değil) Yazının ortasında hatırlatmak daha uygun diye düşündüm…
Yastığa başımı koydum…Sonra telefonu alıp 7.51’e ayarladım…Amacım iki saat de olsa uyuyup hemen kalkmaktı…Dedim ki telefonu acaba gözden ırak bir yere mi koysam , böylece sürekli çalar ve uykumu kaçırır…Ama bütün bunları kafamda çok da kurcalamadan , uyuma moduna geçtim…Yine de uyanamayacağımı bildiğim için bu kararımdan da vazgeçtim,rahatsız oldum...[Bu olaylar bu yazıyı yazmamdan yaklaşık 10 dakika önce filan oluyor]
Kendi kendime duraksadım…Bilincim yerinde oluyor bu saatlerde ve neden ben yataktan çıkıp bunları yazmıyorum ki dedim…
Kalktım Nescafé yaptım…Şuan hala içiyorum…Gece 12-1 gibi içmiştim , sonra uykumu kaçırdı ve yine yukarda bahsettiğim kararlardan birini aldım…Uyumayacaktım…

Evet , buradayım şuan…
Kendime geldiğimde sarf ettiğim kelimelerin haddi hesabı yok…Aslında çok boş konuşmayı sevmem bunu da amaç edinmem…Ama bugünlük böyle olsun dedim…

Ey blog okuru ! Normalde böyle yazmadığımı bittabi anlayabilirsiniz sağdaki menüden diğer yazılarıma ulaşarak…Biraz da içimi dökmek istiyordum bahane oldu…
Bugün konu absürttü ve öyle devam etsin istiyorum ama bir yandan da gerçeklik payını ekliyorum…

Yaşamdan beklentilerimin tamamen kesildiği , iğrenç bir durumdayım…Bunun farkındayım ve değiştirmeye de uğraşmıyorum bakalım ne olacak…Belki bir süre sonra bu yazıyı okuduğumda “aa ben neler yazmışım böyle ; şimdi ise ne kadar ferah durumdayım ve sorunsuzum” diyeceğim kim bilir…İleride farklı bir modda olacağımı da garanti edemem…Tekrar geriye dönüp baktığımda çok da yol kat etmediğimi anlayabilirim bir diğer ihtimal olarak…

Günlerdir yapacağım dediğim şeyleri yapmıyorum…Ertelemekten , erteleme oyunu oynar oldum…Neyi ertelersem daha güzel olur gibi saçma bir kampanya başlattım kendi çapımda…
Boş hayallere dalmanın gereksizliğini bir erdem kabul ettim kendimce…Kime ne…

Günlerdir duş almıyorum…Evet çok pis bir insan olabilirim ama parfümüm güzel ve bu beni gizliyor…Bu kadar da küstahım…Dedim ya konu absürt ve gittiği kadar gidebilir…Saçmalamakta hudut tanımam…Ama gerçeklik payını da çorbaya eklemeden bırakmam…Zira burada okuduklarınız saçmalığın ötesinde gerçeğin ta kendisidir…

Değiştirmediğim kıyafetlerim benimle özdeşleşti…Benim kopyam onlar oldu…Dilleri olsa hallerinden rahatsız olduklarını açık yüreklilikle benle paylaşırlardı sanırım…
Benim onları sallamayıp siktir ettiğim gerçeği bir yana ,onlardan vazgeçemediğim de bir gerçek…Değiştirsem belki küserler diye düşünüyorum ve değiştirmiyorum…
Yaşama dair umutlarımı kaybettim gibi arabesk bir yapılanma sürecinde değilim…Ama cidden ne sınavlardan beklentim var , ne öğrendiklerimden , ne okuldan ve ne okuldan sonra ne olacağımdan…
Bütün bunları düşünmekten ,kafamı meşgul eden dakikaları toplasanız asırlar eder belki de…
Duygu ve düşüncelerim çok karışık…Fikirler , planlar , okunacak kitaplar , izlenecek filmler , dinlenecek müzikler , yapılması gerekenler , yapılması garip gelecek şeyler , yapılması düşünülüp olmayacağı anlaşılan şeyler…Hepsi bir girdap halinde beynimde…Çamaşır makinesinin içindeki renkli ve beyazların karışmış olması ve bu durumun kekremsiliği beni en iyi yansıtan şeydir galiba şuan…

Bu halim ne zaman sonlanır bilmiyorum…Zevk alıyor muyum ? Hayır ,onu da bilmiyorum…
Nescafé bitti , yazıyı uzatmak istemiyorum…Zaten buraya kadar okuduysanız eyvallah…Çok vakit kaybı yarattığımı düşünüyorum sizler adına ama cidden bir şeylerle ilgilenmesem uyuyup kalacaktım…
Farklı bir zamanda , yaşadıklarımı ve yaptıklarımı daha iyi anlatabildiğim bir zamanda görüşürüz umarım…

Calling…
Aradığınız kişiye şuanda ulaşılamıyor , lütfen daha sonra tekrar deneyiniz…
The person you have called cannot be reached at the moment , please try again later…
Dipnot : Şuan hiç uykum yok biliyor musunuz? Oh ne rahat :)
*Başlıkta kelimenin orjinalini kullanmak istedim…

Sözlem...



Bu adamı tanıyorsunuz değil mi? Ama benim idolüm olabileceğini aklınızın ucundan bile geçirmemişsinizdir eminim…Evet bugün bunu sorguluyorum...Nedenleriyle ele alayım…

‘”Bu noluyo? –Press TV”
Öncelikle girişken ruhlu olduğunu belirtelim bu kişinin…Röportaj yapılan ilk kişinin pasif yorumlarının devamında oluşan bu boşluğu abimiz(idolüm) tamamlıyor…Duruma el atması , aktifliği çok takdir edilesi bir davranış…Dalga geçmiyorum cidden bu böyle…Hangi birimiz bize mikrofon uzatıldığında konuşma cesareti gösterebiliyoruz ? Buradaki durum ise bambaşka : ilk mikrofon uzatılan kişiyi saf dışı bırakarak kendi sözünü dinletiyor…Tavizkar değil…

"Çok iyi de oldu , çok güzel iyi oldu tamam mı?"
Evet tamamen , kelimelerin birbirine karıştırıldığı bir durum söz konusu…Daha doğrusu söz dizimi yanlış gibi görünüyor ama baştaki girişken ruhun , atılımcılığın hemen ardına gelen bu sözler ancak bir heyecanın eseri olabilir…Kişi duygularını aslında , kafasında kurguladığı şekilde belirtiyor…Farklı bir sunum yapmak yerine , ilk düşündüğünü söyleyerek samimiliğini bozmuyor…

"Şimdi meselam türban olayını çok karıştırdılar…Ha! aralarında bir fark kaldı o farklan çok güzel oldu…"
Röportajın başını duyamadığımız için , kişinin konu hakkındaki tam bilgisini alamıyoruz…Hangi iki şeyin arasında fark kaldığı ise muallak…Ama yine de ülkemizdeki süregelen “türban” hadisesi hakkında kesin bir yargıya varıyor…O veya bu taraftan olmadığını belli eden , genel bir yorum yapıyor diyebiliriz…Objektif bu açıdan da…Evet çok karıştırıldı ,belli ki huzursuzluk çıkıyor ve adam da bunu görmüş…

"Meselam herkesin hayatına kimse karışamaz…”
Benim en çok beğendiğim ve özlü söz kabul ettiğim cümlelerinden birisi bu…Son derece tarafsız, liberal ve modern bir düşünüş tarzı…İnsanların düşüncelerini ifade edişi her zaman doğru olmayabilir…Kimilerinin de ifadesi çok düzgündür ; yanlış anlaşılabilir…Bu oluyor…Adamın Türkçe hatalarına az sonra değineceğim…Birbirimizin hayatına neredeyse karışmamanın anormal sayıldığı şu toplumda , böyle bir iyi niyet gösterisi alkışı hak ediyor bence…"Doğru noktaya ayak bastı" denir ya o cinsten bir açıklama…

"Ha! Nasıl karışamaz ? Ben bu şekli giyinirim , bu bayan şu şekli giyinir , şu şekli giyinir…”
Evet , tartışmaya mahal bırakmayacak bir devam söz konusu…Ki röportaj yapılırken üstünde bulunan spor kıyafet ise bence görüşlerinde ne kadar esnek olduğunun göstergesi…Kurduğu cümlenin üstüne verdiği örneğin ise kanıtlanabilirlik açısından hiçbir problemi yok…Hemen yakınındaki bir kişiyi göstererek , o kişinin istediğini giyebildiğini ve kendisinin de zaten buna riayet ettiğini anlatıyor…Aslında kime sorsanız giyim tarzlarına karşı toplumun bir önyargısı olduğunu söyleyebilir fakat burada adam biraz gerçekçi davranıp ortada pek bir sorunun olmadığını , olayların büyütüldüğünü söylemek istiyor bana kalırsa…Her şey somut ve elle tutulur…

"Ha! Hiç kimse kimseye karışmaya bir hakkı yok…Özgürlüğü bitirr…”
Özgürlüğün sınırlarını çizen bir cümle daha ve insanın yaşam felsefesi yapması gereken bir cümle…Birinin haklarına saygı göstermeyip müdahale ettiğinizde artık özgür olamayacağınızı anlatıyor…Daha fazla söze gerek yok…

"Ha! Başörtü ,kurban olduğum ya rasulullahtan gelebilir amma lakinki öyle değildir…"
Kesinlikle en çok dalga geçilen yer burası…Aslında çok da söylenecek söz yok…Anlatım bozukluğunu bence telafi ediyor düşüncelerinde…Türban veya başörtü herneyse , toplumu o kadar çok kutuplaştırdı ki , buna gerek yok demek istiyor…Siyasi simge yapılması vs. bunlar sizin de az çok iştirak olduğunuz şeylerdir eminim…

"Eyyorlamam bu kadar…Hadi hayırlı işler…"
Yine iyi niyetli bir mesaj var…Çok fazla konuşup saçmalamam diyerek yine benim savunduğum bir görüşü savunuyor…Kendi gibi bitiriyor , asla bir mesaj kaygısı yok…Zaten diyeceğini demiş…

Evet herkesin Türkçe hataları olabilir ama bence bu anlatmak istediğiniz şeyin karşı taraftan doğru algılanmasıyla göz ardı edilebilir bir olgu…İçten olmak çok güzel bir şey…Doğallık söz konusuydu burada ve kandırmaca yok…”Eyyorlamam bu kadar” benim de…