RSS

Mutluluk paylaşılmaz...

Evet paylaşılmaz...Lagaluga yaptığımı düşünenleriniz olabilir fakat bunun için gerekçelerim var...Öncelikle bu konu nerden çıktı ondan bahsedeyim...Sevgili ev arkadaşım ki eski ev arkadaşım demeliyim , bir gün karşılıklı mesajlaşma programı sayesinde bir fotoğraf gönderdi ve açılan ekrandaki “fotoğraf paylaşma etkinliği” lafına çok takıldım...Öyle bir takıldım ki sormayın...Konu ilerledi ve “mutluluk paylaşılır mı”ya kadar geldi...Paylaşılır mı paylaşılmaz mı derken geceyi sabahla evlendirdik...

paylaşmak
(-i) 1. Aralarında bölüşmek, pay etmek, üleşmek. 2. mec. Benimsemek, onaylamak:


Uygun görmüş TDK bu anlamı...Neleri paylaşıyoruz(!) ? Konu ne ve konu paydası nedir ? Konu mutluluk...Ne tür mutluluklar bunlar ?

Örneğin X kişisi biriyle evleniyor...Bu o kişi için en mutlu anlardan birisi olmalıdır...Bunun dışında bir de Y kişisi var...Sözüm ona X kişisi evlendiği için Y kişisi mutlu oluyormuş ve bu mutluluğu paylaşıyormuş...Tamamen yanlış...
O kişinin evlenmeden duyduğu mutluluğun aynısını Y kişisi elde edemiyor...O zaman bunun adı paylaşmak olmaz...Bunu bir pasta olarak düşünelim...
Evlilik denen bir pasta var ; bu pastanın ismi mutluluk pastası...Bunu yiyen kişi tamamen birinci tekil şahıstır...Bu pastanın paylaşıldığı filan yok...X kişisi ve Y kişisi aynı kişiyle evlenmediğine göre bu kişiler aynı mutluluğu elde edemiyor , bu yüzden bir paylaşım söz konusu değil...Burdaki duygu nedir bunu az sonra açıklayacağım*...

Bir örnek daha vereyim...Benim bir kız arkadaşım var ve ben onunla birlikte oluyorum , benim için mutlu bir durum...Ama bir başka arkadaşım bu mutluluğumu paylaşmak istiyor...Bu mümkün değil...Çünkü benim o olaydan aldığım mutluluk farklı , o kişinin duyduğu mutluluk farklı(o kişinin duyduğu mutluluk olamaz çünkü çok saçma , düşünsenize arkadaşınız biriyle birlikte oluyor ve mutlu , siz birlikte olmuyorsunuz ve yine de mutlu olmaya çalışıyorsunuz, çok saçma)...Burada aynı duyguyu paylaşmak söz konusu değil...

*Buradaki duygu şudur,kendi çapında saçmalamaktır...
On adet elmanız var ve iki kişisiniz...Beşer beşer paylaşım yapıyorsunuz...Mutluluğunuz var ve bunu bölüp paylaştırmaya çalışıyorsunuz...Aynı mutluluğu alsak sorun yok ama durum öyle değil...
Burada hemen aklınıza şunlar geliyor olabilir...Kardeşim o o anlamda değil , salak mısın , mecazi olarak öyle değildir diyebilirsiniz...Zaten olayı mecazi yönden incelediğimizde de aynı sonuca ulaşırsınız...
Bir başka yorum da şu olabilir , soyut şeyler paylaşılmaz , somut şeyler paylaşılır diyebilirsiniz...

Hemen bilgi örneğini vermeliyim...Bir tura katılıyorsunuz...Olimpos’a bir tur düzenleniyor ve birkaç kişi katılıyorsunuz...Tur rehberi sizi topluyor ve tur hakkında bilgiler veriyor...Buradaki bilgi tabii ki anlayacağınız gibi soyut birşeydir...Rehber sahip olduğu bilgiyi sizlere vererek paylaştırıyor...Hepiniz aynı bilgiyi alıyorsunuz ve bu soyut birşey...
Mesela bir de anne sevgisi var...Bu da sanırım paylaşılabilen duygular arasında biriciklerden(İngilizcesi daha iyi ama ne yapalım : "Unique") bir tanesidir...İki çocuğu olan bir anne elbetteki çocuklarını eşit derecede sevecektir ve bu bir paylaşımdır...

Bu kadar laf ettikten sonra şuna da değinmezsem olmaz...”Senin adına çok sevindim ,mutlu oldum” diye bir laf var...Bunu söylemek için deli olmanız lazım...Bir kişi yine mutlu diyelim , seviniyor...Siz de onun adına bir daha seviniyorsunuz...Bırakın allasen...Bunun adı olsa olsa kendi kendinize saçmasapan sevinmektir...Hiçbir insan başkası adına sevinemez...Sadece kendisi adına sevinebilir...
Evet umarım bu kadar saçmalama yeterli olmuştur...

Risperidon

Biliyorum biliyorum çok sıkıcıyım , katlanılmaz bir insanım...Katlananlarınıza da hayret ediyorum zaten...
Charles Bukowski demiş ki :"sadece sıkıcı insanlar sıkılır"
e peki o zaman Charles amca'ya sormam gerekir : sıkıcı bir insan,sıkıcı olmayan bir insan olamıyorsa bu onun suçu mu? veya daha önemlisi ; bu tür insanlar hiç mi sıkılmaktan kurtulamayacak?

Ben ne yapsam da bazen o sıkılmak eyleminin tam tersine bir şeyler yapamıyorum...Bir başka söz vardı : "insan sıkıldığında yaratıcı olur" diye...Şuanda hiçbir yaratıcılık göremiyorum kendimde;çünkü sıkılmaktan sıkılmış bir insanın öylesine bir yazısını okuyorsunuz...

Neyse bu yazıyı yazarken Tarkan'ın son parçasını dinliyorum...
Bir önceki yazıma gönderme yapayım o zaman bu vesileyle :

"seni karanlıklara bırakmak istemezdim" sayın okur...ama oldu ne yapalım...

Bu sıkılmakla ilgili bir yazı yazmam bile ilginç geliyor bana şuanda...Nedir ki? Çözümü olmayan birşeyin çözülmesini istiyorum sanırım...
Sıkıntı da çeşit çeşit ,can sıkıntısı var mesela...
Canın var ve sadece bir adet...O da gidiyor sıkılıyor...
Hasta filan da değilim öyle olsam bir sebebim olurdu ve bu yazıyı yazmıyor olurdum;ama durum öyle değil...Galiba ben ruh hastasıyım...

Geçtiğimiz aylarda psikolojik teste de maruz kalmıştım bilirsiniz "Rorschach testi" ni belki , yani "Burada ne görüyorsun? Bu şekil sana neyi anımsatıyor ? Niçin bu şekli öyle düşündün"lerle dolu kartonları görme ve yorumlama testi...Herneyse sonucum psikotik eğilimli major depresyon(meycır dipreşşın) çıktı...İlaçları kullanıyorum halen onlar da biraz canımı sıkıyor galiba...Gece içtiğim ilaç uykumu getirdiği için memnun değilim(ben geceyi sabaha bağlayan saatlerde uyumayı seviyorum)

Her neyse öyle işte , sıkıntımın bir nedeni olacaksa bu da o ilaçları kullanmak zorunda olmamdır sanırım...

Sıkılmak diyordum...Çözümü olmamasına rağmen sıkça yakalandığım birşey evet sıkıntım geçene kadar anlatabilirim ama umrunuzda olmaz diye yazmıyorum...Umrunuzda olsa bile benim umrumda olmaz...

Blood

Yazın sıcağında , terden boğuluyorum...Tenim ıslanıyor , yıkanıyor...
Eriyorum...
Akreple yelkovana gözüm kayıyor...Saatler hızla geçiyor...
Ansızın gece oluyor... Günlerin uzunluğu palavra... Tenim donuyor...
Kaskatı kesildiğim anda
Uzaklarda seçemediğim nesneler bedenimi sarıyor ,
Sorgusuz sualsiz , varlığına teslim olduğum renk beliriveriyor gözümün önünde,
Selamlıyorum ve dalıyorum o sessiz ve derinden akan nehire her zamanki gibi,
Burada kimse yok,
Sadece sahip olduğum , ben olduğumu sanmakla görevlendirildiğim bir benlik,
Kendini kendine kanıtlamaktan bile aciz bir ruh,
Metanet kelimesinin şuursuzlaştığı , bir beden ,
Çürüyen , günden güne , ama çöp yığını halinde çoğalan bir varlık...
Burada kimse yok,
Kaybolmuş ruhların varlıklarına sesleniyorum...
Sesim çıkarken boğazımda düğümleniyor,
Karanlık ağzımı dolduruyor...Susturuyor...
Tadına bakıyorum...
Her zaman tadını aldığım ama her defasında beni daha da çok acıktıran şeyin tadı bu...
Burada kimse yok,
Baktığımda , kendimi görüyorum dev aynada...
Karanlık bir silüet ,
Gittikçe kayboluyor ve ben ona yaklaştıkça büyüyor...
Ansızın ellerimi ve ayaklarımı görüyorum...
Ona boyanıyor,
Ağırlaşıyor...
Acıyor...
İnanılmaz bir acı...
Kanıyor ,
Güzel görünüyor,

Attığını sandığım bir kalp var...
Kararıyor ,
Onbinlerce toplar damar;
Katran kara kan,
Sunuyor adağını
Karanlığa...

Onunla bütünleşiyor ve
Yağıyor,
Boşanırcasına ,
Olmayan iliklerimi milim milim işlercesine,
ve,
Yok oluyorum her bir adımımda
İzim siliniyor...
İçimdeki karanlığı söndüremiyorum...

 

Obsesyon

Garip...Bir o kadar da benimle alakalı şeyler...Saplantılarım ve ben...
Peki neymiş şu saplantılar ? Aslında takıntı demek daha doğru...Sözün Türkçe karşılığı saplantı fakat takıntı sözcüğü anlatacaklarım için daha uyumlu...


Yatak odamdan başlayayım...
Yüksek bir yastıkta yatamam...Sağ ve sola dönerim öncelikle...Deli yatarım lafı benim için doğrudur...Şu sıralarda pike örtüyorum üstüme , ayaklarımı bir kere dışarı çıkarmadan rahat edemem...Kolumu yastık altına sokmadan , bu eylemi gerçekleştirmeden uyuyamıyorum...Son olarak da şunu söyleyebilirim ,yataktayken üstümde giysi olmaz sadece boxerla uyurum ; mevsim hiç önemli değil...

Şahsi eşyalarımla ilgili de elbetteki takıntılarım var...
Cep telefonum sağ cebimde ve genellikle sessiz durumda olur(bazen ulaşılamamamın nedeni budur)...Sol cebimde ise cüzdanım olur...Bu sıra hiç değişmez...Evin anahtarını koyacaksam da bu cüzdanla aynı cepte olmak zorundadır ; yani sol...İlginç midir bilmem ama kimliğim cüzdanımın içinde olmasına rağmen tekrar tekrar bakarım orda mı diye...Aynı şey kredi kartı vb. için de geçerlidir...Giysilerime biraz dikkat ederim,bununla ilgili bir takıntım yok ama pantolunun fermuarı açık mı değil mi büyük takıntımdır ,mutlaka kontrol ederim sık sık...Bir ara çorap çıkarmamakla ilgili takıntım vardı ondan da vazgeçtim büyüyünce...

Evle ilgili şeyler...
Sifonun tuşunun takılı kalması nefret ettiğim bir durumdur tuvaletten çıktıktan sonra gider bakarım normal mi diye...Elimin kirli olduğunu düşünürsem(aslında öyle olmasa bile) gidip yıkarım...Eşyaları böyle aynı hizada tutma gibi bir alışkanlığım yok ,simetri hastalığım yoktur... Karanlıkta oturmak tercih sebebimdir...Işık uykumu getirir ve ben karanlıkta kendimi daha iyi hissederim...Evdeki kumandalar benim elimin altında olmalıdır...Sevdiğim bir koltuk varsa o yerden şaşmam... Evden çıkmadan önce mümkünse su içmemeye dikkat ederim , bunun nedeni dışarda çişimin gelmesini engellemektir...Başkasının evinde kaka yapmam(zor da kalmazsam tabii ki)...Evden çıkmadan önce bir başka yaptığım şey ise bazı elektrikli şeyleri kapatıp kapatmadığımı düşünmektir...Kapattığım bir bilgisayara ve televizyona bir kez daha baktığım olur...Sadece o da değil , kapattığım bir pencere veya kapıdan emin olamadığım zaman da sık sık gider kontrol ederim...

Şimdi biraz evden çıkayım...
Dolmuşa binmeden önce genellikle tam parayı hazırlarım...Dolmuşta her yerde oturmam mutlaka en arka en sol veya en sağ veya en öne otururum...Bunun haricinde oturursam dünyaya yabancılaşırım...Veya benim cam kenarı takıntım var bilemiyorum...Gideceğim yere tam zamanında gitmek için uğraşırım...Para konusunda can sıkıcıyımdır...Para üstünü ısrarla alırım...Paramı kullandırtmam pek fazla...Eh aklıma bunlar geldi aslında bir çok var da...Hah bi de kedi görürsem sevmeye çalışırım...Başka bir yazımda da bahsetmiştim alışverişte , alışveriş arabası mutlaka bende olmalıdır...

En son da kendimden örnekler...
Parmaklarımı mutlaka çıtlatırım...Zevk alıyorum bundan...Saçlarımla ve sakalımla oynarım demeyeyim bizzat kıvırırım...Sık sık burnumla oynarım(pislik yapmak için değil)...Tırnaklarımı yerim(herkesin içinde değil)...Sadece kendi istediğim zaman uyurum(kimse müdahale edemez)...Uyumadan önce de yaptıklarımdan bahsettim zaten...
Evet daha bir çok takıntım var onu da ikinci bir yazıda yazacağım sanırım şimdilik bu kadar...

Random

a.k.a : "Ortaya karışık"...

İnsanın ‘içinden gelmesiyle’ alakalı şüpheli düşüncelere sahibim...İçinden gelmediği şeyi dışarıda sürdürmesini de bekleyemem ama cidden bazen insanın içi dışına çıkamıyor...Bu sıralarda sıkılırsanız işte en kötüsü o...Bunaltıcı havalarla birlikte sizin de dereceniz mevsim normallerinin üstüne çıkabiliyor...

Buna daha önce de değindiğim 'terleme' konusu ekleniyor...Soğutucu etkisi olan t-shirtler tasarlansa güzel olur demiştim sanırım bir başka yazımda...Sıcakla ‘bir şekilde’ savaşacak bir ürün değil; bizzat sıcağı bertaraf edecek bir oluşumdan söz ediyorum...Böylesi olsa daha iyi olurdu , tadından yenmezdi...

Kola belki bir alternatif olarak düşünülebilir bu günlerde...Ilık kolanın ilk anda mideyi rahatsız eden daha sonraları bedeni hissizleştiren etkisi hoş gelmeyebilir...Bunu da ancak boğazı yakarak geçen buz gibi bir kola telafi edebilir...

Kola demişken , marka takıntımın olduğunu bilmeyenleriniz vardır belki...Evet böyle bir takıntım ‘var’ fakat bu huy biraz yumuşadı diyebilirim...Kırmızılı markayı daha çok sevdiğim bir gerçek fakat mavili markayı da bir fast food firması vasıtasıyla çokça tüketiyorum...Buz eklenince sorun olmuyor...

Ağız içindeki beyaz yaralar ne kadar insanı huzursuz ediyor bilemezsiniz...Bunun ben iki versiyonunu da yaşıyorum...Birincisi oluştuğu yerde uyuz bir ağrı bırakıyor ve tuzdan filan az çok etkileniyor fakat yanmıyor...İkincisi daha kötü , tuz geldiği an yakıyor...O an için yok oluyorsunuz ortamdan...

Evet bununla baş etmek elbette mümkün...Yine iki yöntem var...Birincisi ‘uğraşmamak’...Bunun için eczaneye gidip "Kenakort-A Orabase"denilen merhemi alıyorsunuz(2.75-5 TL arası)ve beyaz yaranın olduğu yere uyguluyorsunuz...Sonuçları iyi olan bir oluşumdur "Kenakort"...İkinci yöntem ise benim manyakça bir zevk aldığım ‘yaraya tuz basmak’ eylemi...Yapılışı oldukça kolay...Yaranın olduğu yere bir parmağınıza yapıştırdığınız tuzu bastırıyorsunuz...İnanılmaz bir acı oluyor ilk başta fakat alıştıktan sonra umursamıyorsunuz...Bu güzel bir yöntem...Not olarak şunu da ekleyim : "Kenakort" işe yaramazsa tuz deneyin , üzülmeyeceksiniz...İkisi de geçiriyor...Zevk almaya odaklı olarak ikisini de tercih edebilirsiniz...

İzlemekten sıkıldığım birkaç reklam var...Bu reklamlardan gerek müziğiyle , gerek yapısı itibariyle nefret ediyorum denilebilir...Limonata iyi ,güzel, yazın sıkça içilen bir içecek ; fakat ‘Narata’ ve ‘Mandalinata’ nedir bunu anlamış değilim...Olmasın bu kadarı da...Lazım değil yani...Limonata yeterli...Zaten onu da gözümüzün içine içine soktuğunuz için bir kere bile alıp da içmedim...İçmem de...İçenlere de lafım yok tabii ki...

‘Aş kendini gel aşka’ sözlerini barındıran "Cornetto" reklamı...Nefret ediyorum...Benim gibi yalnız bir adama (ve dondurma seven yalnız bir adama) gitmeyen bir reklam...İstesem de yapamadım zaten bugüne kadar şu kendimi aşıp aşka gelmeyi ...Bu reklam sayesinde de bu hissiyatımı perçinledim...Böğürtlenli bilmem neli disc varmış...Alınca illaki aşkına da hediye ediyormuşsun...Cornettoyu severim de çok abartılmasını sevmiyorum işte...Eskiden ne güzeldi...

‘Danette ikilim’i’ de sevemedim gitti...Hitap ettiği topluluğun içinde yer almasam bile,böyle salakça bir reklamla sunulan yiyeceğin küçük çocuklar tarafından tüketilmesini yadırgıyorum...

Çocuklar nasıl büyüyorlar? Özellikle şu zamandaki çocuklar...Biz cidden nasıl büyüdük? Ne zaman büyüdük?...Neyi unuttuk? Ne zaman başladık böyle hissetmeye?... Belki de zamana tutunamadık...Ne bileyim işte...Off...

Hep...

Hep yaşıyoruz...Hepimiz yaşıyoruz...Sorgulamadan geçmeyen her bir dakikayı tüketiyoruz dört duvar içinde...O dört duvar ki bizi bize hapseden...
Düşüncelerim duvarlara çarpıyor onları yıkıyor sonra duvarlar tekrar oluşuyor...Düşüncelerimi elimden kayarcasına kaybediyorum ve tekrar onları üretiyorum...Mitoz bölünen her düşünce beynimi kısırlaştırıyor...Kendi kendimi alıkoyuyorum...Duvarlar tekrar çıkıyor...Kendimi alıkoyamıyorum...Tanıdık her bir düşünceyi sarıyor, kollarını açıyor ve içten bir karşılamayla onları kucaklıyor...Ve yine her zaman yaptığı gibi onları çehresinden uzaklaştırıyor...

Ben , evet buradayım...Sahip olduğum her düşüncenin buhara dönüşmesi için çabalıyorum...O duvarlardan sakınmayı düşlüyorum onları ama nafile...Sonra düşüncelerin esiri olmak işten bile değil...Gerçi alıştım buna ama kurtulmak için de çaba gösterdiğim bir gerçek...İsteyen başarır mıymış başaramaz mıymış bunu görmek için çabalıyorum...Amma velakin...Duvarlar daha baskın...Duvarlar daha keskin...Ve duvarlar yine katı...
Vazgeçiyorum sonra her bir vazgeçişim gibi...Yapmayım diyorum yapamıyorum...Düşünme eylemini sündürmeyi deniyorum...Çıkar yol bu galiba...

Sonra düşlüyorum...Acaba bu düşüncelerimi kimler anlıyor ? Algılayıp cevap verecek kıvama gelenler kim ? Veya bu düşünceleri anlayıp , cevaplamaktan -o sormadığım soruyu- imtina eden ?
Hiçbiri mi yok? Ama hayır ! Olmalı !...Beni benden başka anlayan en azından bir başka ben olmalı...

Bunun için çabalıyorum ya...
Deliler gibi ona sorduğum , manyaklar gibi onunla boğuşup durduğum bir kişi olmalı...Orada cevaplamayan , kıs kıs gülen , sevinen belki de...Olmalı...Hep vardı da bir ben mi bilmiyorum...Ben... Gerçekten bilmiyorum işte onun kim olduğunu...

Düşüncelerimden akan ve yazıya dönüşen şeyler gerçekten birer paçavra mı ? Hiçbir zaman bulunamayacak bir tüpün içinde seyahat eden...Bir kağıt parçasından mı ibaret açık okyanusta ? Ne olduğunu cidden bilmiyorum çünkü cevap gelmedi bugüne kadar...
Birer işe yaramaz , ahmak düşüncelerim beni bir adım öteye daha götürmedi...Sürükledi sadece...Akıntıda öylesine gittim...Kimi zaman dallar çıktı ve beni akıntıdan geçici bir süre korudu...Ama sular gelmeye devam etti...Bir dahi yola koyuldum...Geri dönmemecesine...

Evet , saçmalıklar devam eder...Ben istediğim sürece de devam edecek...
Ama sizce de ilginç değil mi ?
Dört duvarı aşamayan düşüncelerimi , A4 kağıdına yazıp yine dört kenarlı bir monitörden sizin bunları okumanız...?

Mars'tan Mektuplar Vol II

“’Dünya malı dünyada kalır’ diye bir söz var...Cidden kalsın dünyanın malı kendisinde...Bizim işimiz olmaz yani...Gariptir , kebap filan gönderme imkanları varsa göndersinler bize ,tadını çok sevdik...

“’Dünyada olmaz , mümkünatı yok’ diyorlarsa ; o, onların bileceği iş...Dünyada olmazsa Mars’ta olacağı anlamına da gelmez bu...Bizim de çok umrumuzda değil hani...Ama nedense ‘düünnyaaaa da olmaz’ kullanımı çok yaygın...

“Geçenlerde dünyalı bir alet olan telefonla ilginç bir deneyim yaşadım...Tek başıma yaptığım için biraz bencillik içeriyor olabilir ama sizin de denemenizi tavsiye etmem...Manyaklıkla salaklık arasında gidip gelen bu eylemi icra etmek çok zor olmadı...Vakit ayırıp , telefon listenizdeki bütün kızlara “Seni Seviyorum” diye mesaj çekiyorsunuz...

“Dünyalı bir arkadaşın şarkısı var...Sözlerinin bir yerinde’Kıskanırım seni ben , kıskanırım kalbimden’ diyor...Bu nasıl bir kıskançlıktır ki kendi kalbinden kıskanıyor veya ben,bu şarkı sözünü her defasında yanlış anlıyorum...Olabilir mi böyle bir kıskançlık kaidesi...Hadisesi bile bazen can sıkıcıyken,şarkı olarak bunu yapmak dünyalılara has bir eylem olsa gerek...

“Eğer dünyanın herhangi bir yerinde dolmuşta giderken dolmuşçu tarafından müzik konusunda saldırı altında tutuluyorsanız ,yandınız!...Özellikle oyun havaları açıyorsa , bütün beyin hücreleriniz sapıtıyor ,o güne kadar bütün bildikleriniz ve yaşam gücünüz elinizden alınıyor...O an içinde kişiliğiniz , benliğiniz ve karakteriniz ortadan kalkıyor ve o müzik bütün varlığınızı zaptetmiş oluyor...

“Dünya küçük mü büyük mü tartışmasını siz yapadurun bizim için fark etmiyor bu durum...Sizden küçüğüz ama hayallerimiz sizinki kadar küçük değil...Zaten öyle olmasını siz de beklemiyorsunuz...Değil mi ?

“Bizim gezegenimizde yürüyen bir adam vardı...Dünyalılar fotoğrafla belgelediler...O bizim bir tanıdık,arasıra öyle yürüyüşlere çıkar canı sıkılınca...Hep aynı yer sıktı tabii ki...Arasıra yeryüzüne çıkarız böyle ama genelde krallar gibi yeraltı mağaralarımızda yaşıyoruz...Anlatmayacağım tabii ki nasıl yaşadığımızı bu bizde kalması gereken bir konu..

“’Durdurun dünyayı başım dönüyor’ veya ‘durdurun dünyayı inecek var’ diyebilen insanlar varmış dünyada bunu öğrendik...Eğer gezegeninizi durdurabiliyorsanız bize de öğretin...Ne manyakmışsınız arkadaş...

“’Sen bir yana , dünya bir yana” diyorlar...Sanırım ben yaşadığım gezegendeki aşık olduğum kişiyi ;dolayısıyla ,onu da kapsayan gezegenini saf dışı edemezdim...Ha diyorsanız ki :’Ay’a gideriz aşkımızı orda yaşarız’ o zaman diyecek sözümüz olmaz...

“Kader , felek , şans , talih vs." bu gibi şeyler Mars’ta pek yok...Öğreten olursa memnun kalabiliriz...

“Dünyanın bir ucu deyip , çok uzak bir yeri anlatıyor insanlar...Mars’tan dünyanın çok da uçsuz bucaksız bir yer olmadığını söylememiz lazım veya biz mi öyle zannediyoruz...Misafirliğe çağırırsanız tabii ki oturur konuşuruz...

“Atmosferiniz var diye sanırım biraz hava atıyorsunuz bize...Bulutlar , yağış , nem , rüzgar deyip ego patlaması yapıyorsunuz...Biz ise alıştık sürekli rüzgarlara ve savrulmalara...