RSS

Zaniye

“Darbuka sesini duyunca yerimde duramıyorum…”

Sözüm ona sihirli olan bu sesi duyunca direk oynamaya başlayan kadınlardaki oryantal sevdasını ve bu psikolojiyi anlamak için belli bir süre uğraştım…Aslına bakılırsa , “anlayamıyorum ben” deyip işin içinden sıyrılabilirdim ama bu kez gerçekten merak edip düşünmeye başladım…
Kadınların bir araya geldiklerindeki(altın günü,çay günü vb. bilimum günler) yaptıkları bir eylem olarak , ‘oryantal’ veya ‘göbek atmak' ilk başta gelişen bir durum değil…Çoğu zaman kısır , çay ve pasta böreğin eşlik ettiği bu tür toplantıların “nihai sonucu” nedense bu oluyor…Yani en nihayetinde bir şekilde kısırla dolmuş midenin yarattığı huzursuzluk hali kadınlarda bir kurt dökme isteği mi oluşturuyor bilmiyorum…
Şimdi diyebilirsiniz ki , bu tarz şeyler artık eskimeye başladı , genelde olmuyor ama hala önemli bir kesimin –ki bu kesim onlar gibi olmayanların azınlığı karşısında oldukça üstündür- bu eylemlerde bulunduğu bilinen bir gerçek…
Bir de bunun hiyerarşisi söz konusu , yani söz gelimi ; genç bir kızın bulunulan ortam içerisindeki "kurt dökme" isteği(göbek atma,stres atma,kıvırma,oryantal) , çoğu zaman ortamdaki büyük kadınlar tarafından önemsenmeyebiliyor…Bunun için kıdemli bir kadının buna liderlik etmesi gerekiyor…İstisnai durumlarda ise liderliğini bir an olsun kendinden yaşça küçük kişiye bırakan kadın : “hadi öyleyse , bir oyun havası açın da ‘bari’ kurtlarımızı dökelim” cümlesini kurabiliyor…Burada kilit nokta ve yaşça küçüğü sevindiren kelime “bari” oluyor…
Oynanmaya başlandığında ise , güzel oynama kavramı söz konusu oluyor…Eğer ki kıvırmanız beğenilirse , sizde de saçma sapan bir 'özgüven' gelişiyor…Bu özgüven ,kadınların üzerinde oynamanın kendisinden daha çok etki bırakıyor diye düşünüyorum…Zira biraz önce kişide gelişen kıvırma özgüvenin neticesinde o kişinin kıvırması , ortamdaki diğer kadınlar tarafından profesyonel bir oryantal dansçısının kıvırmasıyla karşılaştırılıyor…Çoğu zaman kıvırma konusunda özgüveni yakalamış kişi , herkesten iyi kıvırdığı gerekçesiyle kendini beğenerek histerik gülüşler atabiliyor…Buna şahit olan insanların oynanılan yere(salon ortası)çıkması zorunlu hale gelebiliyor , istemeseler bile…Kesinlikle mantığının sorgulanmasına bile izin vermeyen türden manyak ve deli saçması bir eylem bu…
Yeterince kendini kanıtlamadan sonra , asıl depremin ardından yaşanan artçı şoklar gibi bu eylem bir süre daha devam ediyor(azınlık amatör oryantaller arasında)…Kıvırma veya adına ne derseniz , tam bir doruk noktası bu tür günlerde yani bunun ardından pek bir eylem yapıldığı görülmüyor…

İşin ‘psikolojik boyutu söylemi’ aslında biraz hafif kalıyor diyebilirim bunun için…Neden derseniz , her şey psikolojik olmaya başladı hali hazırda…Sanırım kıvırmayı da psikolojik diye yaftalamak kolaycılık olur… Kişisel bir eylem olmaktan çok , topluca yapıldığı için buna sosyolojik açıdan bakmak gerekebilir…
İnsanı bu denli harekete geçiren , daha doğrusu bir müzik aletinin insanın herhangi bir organını bu kadar etkilemesi kabul edilebilir bir şey değil bana göre…Zaten beynin saf dışı bırakıldığını söylemem lazım…Tamamen göbek ve kalça ile ilgili , önlenemeyen(!) bir durummuş bu…Öyleymiş yani…Yani nasıl oluyor da sadece bir darbukaya vurulması , bir insanı dünyadan soyutlayıp , onu yerinden kaldırıp , delice göbek atmasını sağlayabiliyor ? Bu denli bir soyutlanma , aslına bakılırsa güzel olarak addedilebilir kadınlar tarafından…Zira hiçbir şeyi önemsemiyorlar…
Bu konu üzerindeki naçizane fikirlerime katılmadığınızı hisseder gibiyim…Ukalalık konusunda benimle yarışabilirsiniz elbette memnun olurum ; o öyle değil böyledir diyebileceğiniz şeyler varsa bilmek isterim…
Üzerimde psikotik bir etki yaratmasa da , yıllardır “Mezdeke” albümündeki şarkılara maruz kaldığımı itiraf etmem gerekir…Yıllardır da hala aynı parçalara oynayan insanları görüyor ve şaşırıyorum…
Ve belki de şuan bir yerlerde darbuka sesini duyduğu anda yerinde duramayan birçok insan kıvırmaya devam ediyor…

Goby

Bu…
Ben miyim gerçekten ?

Baktığım sadece baktığım gerçeklik aynasında , orada olmadığımı görüyorum…
Kayıp gözlerim gidiyor anlamsız boşluğa…
Anlamı sorgulamak güçleşiyor günden güne…
Bulduğum şeyler varlığım mı yokluğum mu bilemiyorum…Sadece bakıyorum flu bir tabloya , bulduğum şeyler yoktan yok üretiyor yine…
Yükselip gidiyorum bazen…Öfkelenip…Bir balon oluşturup birden görünmez bir iğneyle patlatıyorum kendimi yine kendi oyun havuzumda…
Oyun oynamayı da bilmiyorum…'Hileye' aldanışım hep bundan…
Göz kırpıyor yaşamın sahte sözleri , bu bir oyun ve sen de bir oyuncusun diye…
Ben ki 'oyuncu' olmaktan 'bıktım'…
Sadece bir soru içerisinde bulanmıyorum…Soru işaretlerinin anaforunda yüzüyorum…Her biri vasıfsız…
Bir söz var “sadece ölü balıklar akıntıda sürükleniyor” diyor…
Söz söylemek kolay diyorum…İç çekiyorum…
Akıntıyı aşıp bir yere vardığını sanan balıklar varmış gibi sanki…
Umursamayışım bundan…
Ve onları düşünüyorum…
Nereye gittiklerini bilmediğim düşüncelerimi…Onlara sormuyorum da…
Gerçekten bilemiyorum bazen , ne yapacağımı , neye itimat edip , neye hayıflanacağımı…
Bir takım sakil düşünce ordusu zırhımı delip giriyor , bedenimi yerle bir ediyor… Bu kadar durağanlık fazla mı diye sormuyorum kendime…
Zaten sorular her zaman var , bir de ben kendime zulmetmiyorum…
Yanılsamalar içerisinde , korkuyorum aslında…Ne olduğunu bilmediğim bir şeyden…
Bilmediğimden korkmuyorum , bilirsem diye korkuyorum…

Bu…
Ben miyim gerçekten ?

Her dakika , her bir hücresi ölen , onları tutamayan , gözünün önünde bunları gören…
Buna rağmen şişip büyüyen bir kar topu gibi , çığa özenen…
Her türlü pisliği ve kiri toplayan günden güne…
Hani o beyazlığın diyorum ?
'Eskidendi'…
'Zifiri' oldum artık ben…'diyemiyor'…
Küstahlık mı dersin buna ?
Cevap veremiyorum işte….

Bakıyorum , bitap gözlerle , benzerlikte sınır tanımayanlara…
Onlar sahip olsun diyorum…
Anotlar sizin olsun…
Geriye kalan bütün katotlara ben malikim nasılsa…

Her şeyi karşına aldığında , kendini açık okyanusta gibi hissetmek
Çoğu zaman zorlamıyor…
Yüzmeyi bir kere öğrettikleri için…
Boğulup gitmiyorsun o lanet denizde…İstesen de…
Hayat sana elini uzatıyor ve güzel bir bahane uyduruyor her zaman
Bırakıp gitmemen için :
“Denizler kışın sıcaktır”…

Düşünce denizimden kendimi dışarı fırlatıp
Yalancıktan nefes alırmış gibi,
Soruyorum yine kavruk ve paçavra yüzgecime :
Bu…
Ben miyim gerçekten ?

Oturan

Oturan bir milletiz…Genelleme yapmamın nedeni , gözlemlerime dayanıyor diyebilirim…Aslında gözlem yapılmasına gerek bile kalmadan , bunu anlayabilirsiniz…Keza bu konu benim bir anda aklıma geldi…
İnanılmaz bir şekilde sürekli oturuyoruz , belki bunu fark etmememizin nedeni de yine sürekli oturuyor oluşumuzdur…Oturmak çok ilginç bir eylem “biz”ler için…Bu kadar özümsediğimiz , sindirdiğimiz halde sadece bize söylendiğinde farkında olabileceğimiz ender eylemlerden birisi…Bu ne demek ?
Geçenlerde birisine “Ne yapıyorsun?” diye yönelttiğim soruya aldığım yanıt “Oturuyorum…” oldu…Çok kapsamlı yanıt beklerken , verilen cevapla birlikte hayal kırıklığına uğrayan bir insan psikolojisiyle , durumu ilk başta önemsedim , sonra salladım...Zaten kim olsa , birinin neden oturduğuna dair bir anlam getiremez…Değil mi ? Ola ki oldu diyelim…
Günlük yaşamda galiba yatmaktan sonra en çok yaptığımız eylem oturmaktır…Uykudan geriye kalan çoğu eyleme oturmak öncülük ediyor...
İşe , okula vb. gitmek için giyiniyor , hazırlanıyoruz…Giderken toplu taşıma araçlarında kesinlikle ayakta durmak yok , mutlaka bir yere oturulacak…Bunun için yer yoksa , yer olana kadar beklenecek…Böyle bir alışkanlık beynimize işlenmiş…Ayakta gidiyorum bundan mutluyum diyen insan sayısı da azdır sanırım…Zira gidilecek mesafe uzun olduğu için bunu göze almak biraz zor geliyor biz insanlara…
Yaptığımız işler belli , genellikle masa başı işler…Öğrenciyseniz , oturduğunuz o lanet sıralardaki öğrenim mücadelesi…Çalışılıyor ve acıkılıyor doğal olarak…Gariptir ki , ayakta veya yürürken bir şey yemeyi insanımız yadsıyor…”Gel şöyle “oturalım”da iki bir şey yiyelim(atıştıralım)” cümlesi çok da yabancı değildir herhalde…”Şurada “oturup” soluklanalım da çay , sigara içelim…” Tamam sigara ayakta da içiliyor olabilir ,onu es geçelim…Oturmak için okulumdan örnek vermem gerekirse : çok az bulunan masa ve sandalye ikilisine(oturmak için binbir uğraş verilen) alternatif olarak , soğuk ve “götü donduran” betonlar tercih edilebiliyor…Koşullar sizi yine aynı eyleme itiyor…

Bu oturma olgusu acaba bize yüzyıllar önceden işlenmiş bir motif mi diye düşünmeden edemiyorum…Aklıma Melikşah , çevresindekiler ve oturduğu yerin görüntüsü geliyor…
Oturulan yerin heybeti sanırım zamanla insana da bir özgüven kazandırmış…İyi yere oturan , söz sahibi olmuş…Bu benim naçizane düşüncem…Padişahlar için Osmanlı’da oturulan yer önem teşkil etmiş ve bu yüzden çok incelikli ve şaşaalı tahtlar üretilmiş…Günümüzde de değişen bir şey yok , o muhteşem(!) koltuklara oturmak için türlü fedakarlıklar(!) yapılabiliyor…

Böylesine kronolojik bir anlatımdan sonra , şuanki insanın psikolojisi beni daha çok ilgilendiriyor…Artık eskisi kadar olmasa da , misafirliklere yine de gidiliyor…Bu komün eylemin öncesinde dillendirilen cümle ise “size oturmaya geliyoruz” oluyor…Arkadaşlar , sevgililer birbirleriyle buluşuyorlar , mutlaka bir yere oturuyorlar…Yine oturuyorlar…
Ne oturmakmış!
E be insanoğlu , e be ehven-i şer , bu insanlar oturmayıp başka ne yapsınlar diyebilirsiniz ? Bu yüklenmenizin ardından eminim ki bana şu cümleyi de kuracaksınız :

“Gel OTUR şöyle bir konuşalım…”

Aslında daha çok söylenecek şey var ama(Misal televizyon karşısında oturmak)Bu konu da ele alınması gereken , çok önemli bir konu bence…

Her neyse…Ruhsal minvalde devam etmek gerekirse ; insanları tanımlarken de bu sözcüğe takıldığımız oluyor…Çok “oturaklı” bir insan, kişiliği “oturmuş” birisi yakıştırmalarını sık sık yapmışızdır…Kimisi de “oturan boğadır”…Bu oturmak hayatımızda çok önemli yer tutuyor demek ki…

Kendimden örnek vermem gerekirse , tamam kabul ediyorum çok oturan bir insanım , bunun dışında bu durumu düzeltmek için de pek çaba sarf etmiyorum…Yine aynı küstahlıkla ,”oturmayın, hareket edin” diyen insanları da tanımıyorum , tanımayacağım…Sonuç olarak;

Yaşam sizi bir yere oturtuyorsa , ve yaşadığınız yere de “orada oturuyorum” diyorsanız , elinizden daha fazlası gelmez...
İyi oturmalar…
Ne oturmakmış!

Pseudo

Pseudo-kaka : Tuvalete gittiğinizde idrak edebileceğiniz olaydır…Aşamalar normal kaka yapma sürecinde olduğu gibi ilerler…”X" bir şekilde kaka yapma ihtiyacını , beyine ulaşan sinyaller eşliğinde fark eder…Tuvalete gidilir ve süreç burada sekteye uğrar…”Pseudo-kaka” veya “Pseudo-kaka yapmak” eylemi burada ortaya çıkar…Aslında insanların kendi kendilerini kandırdıkları ender olaylardan birisidir…Birinci aldanış , kaka yapacağını düşünüp gitmesi ve aslında yapmak istemediğini anlamasıdır..İkinci aldanış ise , “ben salak değilim ki , neden böyle bir işe giriştim bilemiyorum”dur…Normalde hayıflanılır ve insan yine de burada kendini kandırma yolunu seçer…

Pseudo-banyo(a.k.a “Duş”) : İnsanların , “kısa banyo = duştur” söyleminden doğduğunu düşünüyorum bu terimin…İcra edilmesi oldukça kolaydır : saçlar yıkanır ve uzun uzun köpüklenilmez , böylece duş aldığımız sanılır…Aslında yanılgıdır , bana göre banyoya giren bireyin yaptığı her iki eylem de banyodur…Duş tanımını soracak olursanız , bununla ilgili çok bilgim olduğunu söyleyemem…Ama “pseudo-banyo”nun “duş” olduğu konusunda az çok eminim…

Pseudo-mantı : Bu tanıma uyabilecek örneklerden birisi olarak düşündüğüm önermedir…Aslında önerme de değildir ; bizzat , mantının “yalancı” olarak nitelendirildiği bir yemektir…Hamur yerine , makarna kullanılır...Hamurun içindeki et yoksunluğu ise , bir tavada pişirilen kıymayla giderilmeye çalışılır…Yoğurt, her iki yemekte de olmazsa olmaz bir ögedir…Yoğurt belki de "pseudo-mantı"yı gerçek mantı olarak hissetmemizi sağlayan en önemli şeydir…Belki de yanılıyorumdur…Bilemiyorum…

Pseudo-dinleme : Çok sık başvurduğumuz yöntemlerden birisidir bu…Karşıdaki insanı dinleyip de anlamadığımızda veya anlamak istemediğinizde bu yöntem elzemdir…Susarak dinleyenin , konuşana uygun ortam sağladığı söylenebilir…Böylece konuşan kişi , anlatmak istediğini tam anlattığını düşünür ve ona karşı çıkmadığınızı görerek , onun düşüncelerine onay verdiğinizi zannedebilir…Kandırılan , kandıran tarafından kandırılırken , kişi de kendi kendini kandırır aslında…

Pseudo-gülüş : Açıkçası benim sürekli yaptığım veya bunu yapmak zorunda kaldığım eylemdir(öyle hissediyorum)…İçten gülüşün tam tersi bir durumdur…Toplum içine çıkıldığında belli bir gülüş tonu belirlemişsinizdir ve bu monoton bir şekilde devam eder…Kahkaha atmak bir yana , içten gülüşe geçiş çabalarına bile izin vermez bu eylem...Kursağınızda kalır ve karşıdaki bunu hiçbir zaman bilemez…Çünkü o da aynı gülüşü kullandığının bilincindedir…

Pseudo-bakış : “Seni anlıyorum…” bakışıdır…Karşıdakinin gözlerinin içine doğru yapılırsa , inandırıcılık vasfı kazanabilir…Sanılanın aksine , inandırıcılığın ve anlayışın yolu gözün içine bakmaktan geçmez…Doğru sözü söyledikten sonra , uzaya baksan da fark etmez bana göre…Fakat bu, gözlerin içine bakma konusunun ayrı değerlendirilmesi gerekir…”Gözlerimin içine bak” cümlesi , çoğu zaman bir insanın yalan söyleyip söylemediğini anlamakta kullanılabiliyor…”Pseudo-bakış” ise bambaşka bir kavram diye düşünüyorum…

Pseudo-yaşamak : En basit anlamda , yaşadığını sanmaktır…Yaşama anlam yükleyip , yaşamı yaşanabilir kılan detayları sevdiğinizi zannetmektir…

Pseudo-yazar : Bu satırları yazan kişidir , kendisini bir şey zannetmemektedir öte yandan…

Elli

Et yiyemiyor insanımız…İnsanımız dedim çünkü , içinde bulunduğumuz topluluğun salt çoğunluğundan fazlasının bu eylemi gerçekleştirdiğini düşünmüyorum…
Aslında söylemek istediklerimin hepsini aynı anda dile getiremem ama , öncelikli olarak , bir insanın güzel bir şey yiyememesinin benim canımı çok sıktığını söylemem lazım…
Ne demek et yiyemiyor ? Et yiyememek başka bir şeylerin “zaten” habercisi mi ? Evet…
En temel duygulardan yoksun bir biçimde sürdürdüğümüz bu yaşamın neresini katlanılabilir ve çekici buluyorsunuz sorarım size…
Ama o et alamayan insan bu yaşamı , çekilebilir bellemiş yine de…Görmezden gelmek zorunda kalmış…
Ne acıdır : “ben emekliyim ve kırmızı et yemek benim ne haddime” cümlesini duymak…Bana çok hazin geliyor...O insan et yiyemiyor ve biz bunları izliyoruz…
Hangi birimiz de et yerken bunları düşünüyor bilmiyorum…

İçinde bulunduğumuz çağı örnek verip; bu devirde de hala böyle şeyler yaşanabiliyor mu demek aslında popülerliğini kaybetti…Çünkü anlamsızlaşmaya başladı…Bundan bir beş yıl öncesinde de , aynı cümleyi kullanıyorduk şimdi de kullanıyoruz , değişen hiçbir şey yok…
Bence değişmeyen ve sürekli iştigal içinde olduğumuz şeyler bile artık değişmeye başladı…
Demek istediğim şey , insanın onurunun ve vicdanının kaybolmaya yüz tuttuğu değil tam olarak…Demek istediğim bu tür duyguların “çoğu zaman” es geçildiği ve üstünün kapatıldığı(öyle olması gerekmesinin kanıksanması)…

Gelişen , kendini geliştiren , büyüyen , akıl muhakemesinin ilerlediğini zanneden , globalleştiğini ve atılım yaptığını sanan bir çok insan var…Bütün bu duygularla kendi içinde yoğrulurken , farkındalığının da azaldığının farkında değiller…Bu insanların en çok yediği şeylerin başında et gelmesi de,ilginç geliyor bana…
Kendimi , vicdanın sözcüsü olarak görmüyorum , bu vasfı yüklenmenin de çok zor bir şey olduğunu düşünüyorum…Kimi zaman benim de vicdana sığmayan davranışlarım oluyor…
Ama , insanı bıktıran şeylerin olması , bundan sıkılması , şüphesiz onun vicdanıyla alakalı şeyler…

Her şeyin doğru(!) olduğu bir ülkede , et fiyatlarının bu kadar çok olması aslında önemsenmeyecek kadar küçük bir şey(!)…Bütün bu doğruların(!) içerisinde , etin yeri kuşkusuz başları çekmeyecektir…Kuşbaşı otuz tl olmuş , pirzola elli tl olmuş , çoğu kimsenin umrunda olmaz…Ama sonuçta büyüyen ve gelişen bir ülkeyiz , bu tür şeylerin lafının edilmesi çok önemli değil(!)…

İnsanlık olarak-insanlığı geçelim- toplum olarak ; biz , galiba git gide , soyutlandığımız ,yemekten bile zevk almadığımız(alamadığımız) bir yapıya bürünüyoruz…İnsan temel ihtiyaçlarından zevk çıkarmayı bile beceremiyorsa , o zaman diğer şeylerden nasıl zevk çıkaracak ? Yani insan böyle giderse ,en nihayetinde , en basit duyguları bile layığıyla yaşamayı beceremeyecek…

İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır demişler…Kendim, et yemiyor muyum? Evet , “ne yazık ki” ekonomik sınıflara göre ayrıldığımız şu ülkede ,zaman zaman et yiyebilen bir insanım…Bunu yerken bile mütemadiyen cebini düşünen ve bundan zevk alamayan bir insanım…

Hal böyle olunca , kimileri de kalkıp , sen laf edemezsin diyebilir ama bu benim içimden gelen fikirlerin yansıması olduğu için , paylaşmayı son derece samimi buluyorum…
Bunları söylemenin sadece et yiyemeyenlerin işi olduğunu düşünmüyorum…
İleride herkes doğru düzgün et yiyebilir mi bilmiyorum ama , umarım bu yazıyı tekrar okuduğumda , durumlar çok daha farklı olur…
Günlerdir oturup duruyorum…İlk bakışta son derece gereksiz bulunması gereken eylemimi , düşünerek süsledim ben de…Düşündüğüm şey , neden yazmadığım ve artık bundan vazgeçmeli miyim sorusunu sormamdı…Cevap elbette ki “hayır”dı ki siz şuanda bu yazıyı okuyorsunuz…

İnsanın kendisiyle yüzleşme vaktini,uzun süre su yüzü görmedikten sonra zorla banyoya gitmeye benzetiyorum…Bütün sorun zaten suyla buluşana kadar…Gerisi kolay geliyor…Kendinizi eleştirdiğiniz ve “ben”liğiniz dışında ilk kez öbür tarafta olmayı yeğlediğiniz dakikalarda , buz gibi duş suyunun engin denizinde yüzüyorsunuz işte…
Hayatta korktuğum çok az şey vardır , ama kesinlikle “kendimle yüzleşmek” bunlardan birisi değildir…Hal böyle olunca , belli öneriler gündeme geliyor…Bunlardan en bilindik olanı : sahip olduğun benliğinin karşısına geçip ona hesap sormak ; yani : “kendinle yüzleş!” cümlesini hatırlamak oluyor…

Amacım aslına bakılırsa korkumla yüzleşmek de değil…Çünkü insanoğlunun korkusunun üzerine gitmektense , o korkuyla yaşayıp korkmasını daha mantıklı buluyorum…Adı üstüne “korku”…Korkutan bir şeyi sevimli hale getirebilir misiniz ? Hayır…Öyleyse insanlar da buna alışmaya yönelmeli…
Lanet insan ırkına ait olduğunuz için de dediklerime zerre önem vermediğinizi adım gibi biliyorum , o bakımdan sorun yok…

Her neyse ,bu içsel soruşturmam tamamlandığında , biraz daha bataklıktan çıkmış gibi hissettim…Dedim ya , duş aldıktan sonraki o rahatlık buna benzer…Biraz bencil bir yapım olduğu göz önüne alınırsa , tabii ki bu hesaplaşmanın sonuçlarını paylaşmayacağım …

Bir süre sonra yine o bataklığa nasıl batarım , bunun planlarını yapmıyorum…

İkinci bir konu olarak gelmek istediğim nokta : insanın kendisiyle barışık olup olamaması…Bu eğer başarılabiliyorsa güzel bir şeydir , yadırgamıyorum…Benim de inanmak istediğim şeylerden birisi bu insanın kendisiyle barışık olması…
Bunu kafamda değerlendirdim zaten ve yansıyan fikirler de buraya gelmekte zorlanmadı…Yani “uzun süre sonra” zorlanmadı demek daha doğru olur…

Bir paragraf sonra size biraz tüyo vermekte beis görmedim bu hesaplaşma konusuyla ilgili…Evet belki de en mantıklı çıkarım benimle ilgili saçma sapan bir insan olduğum gerçeğidir…Kendimi öyle görüyorum çokça eleştirilsem bile…Belki bu da benim kendimle barışık olma yöntemlerimden birisi olabilir…Her ne kadar kendime haksızlık yapıyormuşum gibi görünsem de beni ayakta tutan yegane şeylerden birisi böyle düşünmemdir…

Her ne kadar saçma sapan düşündüğüm ve bunu hayata geçirdiğim yazılardan birisi olsa da , zaman zaman kendimi hatırlamak için iyi bir seçenek oluşturuyor böyle yazılar…(bir diğeri için bkz. “Absurde”) Normalde bu tarz yazılar yazmam…

Bunun yanı sıra son olarak , yeni açacağım blogtan bahsedeyim…Garip bir blog olacak eminim kendimce bir garip tabiri biçtim...Zaman vermiyorum...







(Bitişi olmadan biten yazı…Ve başlığı da yok)

Dobro

Bana içtenlik bağışla…
Sahip olmadığını düşündüğün,
Ama aramadığın anda birdenbire bulmuş gibi…

Dehlizlerimde saklamaya çalıştığımı,
Çoktan bulduğunu ima edermiş gibi,

Sen kaydırdıkça,
Göz kapaklarının ardındakileri,
Gittikçe dalıyorum…

Sıradan olmalısın,
Öylesin diyorum,
Kendimi kandırıyorum…

Dağılan her bir parçamı,
Toplayamıyorum karşında,
Neyse ki henüz bilmiyorsun,
Ne kadar dağınık olduğumu…

Detaylar,
İçerisinde boğulduğum,
Çekip çıkarabileceğini,
Bilemediğim,
Bu deniz…
Daha ne kadar yakabilir
Bedenimi?

Kısacık ve ansızındı
O his,
Bağlayan
Bütün kanılarımı…

Ama olsun
Yine de,

Bilmemek ne hoş,
Adını…