RSS

Sempatik Değilim...

Kadınlara yönelik reklamlara çok dikkat ettiğimi söyleyemem ama , göz bu işte takılıyor bir şekilde…Metroda giderken , karşımdaki insanlara şöyle bir göz attıktan sonra gözüm arkadaki reklama gitti…”Volume Million Lashes” adlı ürünün , kirpikleri üç kat daha fazla belirginleştirdiğiyle ilgili bir yazı vardı…Evet gerçekten etkili bir ürüne benziyor dedim, fakat ardından ürünün adına bir kez daha baktığımda “milyon” ibaresini görünce bu durumu biraz garipsedim…Milyonlarca kirpik yaratacağını iddia eden "L’Oréal Paris"in bu ürünü , bana samimiyetsiz geldi…

Evet , biz erkekler olarak kadının güzel görünmesine önem veriyoruz , bu yadsınamaz bir gerçek…Kirpik de dahil buna tabii ki ,ama ben milyonlarca kirpiğe sahip bir kadın görsem bunu beğenmezdim herhalde…Milyonlarca kirpik…Bir kadın bununla gurur da duymamalı bana göre…Ben kadında doğallıktan yana olduğum için, bu rimel zamazingosunu çok önemsemiyorum veya etkilerini fark etmiyor da olabilirim…Ukalayım biraz...

Bir de işe farklı taraftan bakmak lazım…Evet , bir ürün yapıyorsunuz ve satmasını istiyorsunuz…Ürünü abartmanız size ek bir fayda sağlıyor mu emin değilim…Faydadan kasıt insanların merakını çekip buna para harcatmak ise bu bir başarı olarak adlandırılabilir mi ondan da emin değilim…Bana üzücü gelen , “Million Lashes” adlı rimelin kadınları kandırmasından ziyade ; kadınların buna inanıp da bu ürünü almak istemeleri…Bana bu durum hiç hoş gelmedi , bilmiyorum belki ben ukalayımdır…

“Mango” adlı bir mağaza var…Mademki rimelden açıldı konu yine kadınlarla alakalı bir mağaza üzerinden gideyim…Şimdi sen “Mango”ya niye taktın ki durduk yere diye seslendiğinizi duyar gibiyim…İnanın , sokaktan geçen her bir insanı(daha çok XX kromozomlu) içeri çeken , yutan bir yer bu “Mango”…Onlara eşlik etmek zorunda kalan XY kromozumlu insanlar ise bu süre içinde ya dışarıda bekliyor(bekletiliyor) ya da o yutan elemanın etkisinde kalıp içeri giriyor , istemeden…Bahariye caddesinde gördüğüm olay buydu…Toplumun her kesiminden kadın, buraya akın ediyor…İçeri girip neler olduğunu öğrenme zahmeti göstermedim , dışarıda durduğum süre yetti de arttı benim için fikir edinmem konusunda…Sonradan aldığım yorumlara göre de çok ama çok güzel(!) şeyler olduğunu duydum…Ama bir gerçek var ki o da oradan giysi vb. alanların sayısının oldukça düşük olması…Bunun yerine gerçekten işlevsel küçük ama güzel mağazaları daha samimi buluyorum…

Şimdi , değinmek istediğim bir diğer konu da böyle büyük "AVM" tarzı yerlerdeki 'alışveriş yapamama' sıkıntısı…Aslında bu bir sıkıntı değil…Maddi olarak bir yoksunluktan söz etmiyorum…Gerçekten ürünleriyle hitap ettiği “azınlık kesim” arasında kendilerine özel bir bağ bulunan fakat diğer insanlara(çoğunluk) hitap etmeyen yerlerden bahsediyorum…Kendimden örnek vermem gerekirse , kesinlikle sevdiğim tarz giysi veya bir başka şey bulamıyorum böyle yerlerde…Gez gez gez aynı şeyler , uçuk fiyatlar , üstüne üstlük sıkılıyorsun da…Nedense sevemiyorum böyle yerleri , hemen sıkılıyorum…

Bir arkadaşımdan duyduğum şu tabir beni gülümsetmişti : “Telleşiriz…” Aslında bu tarz kısaltmaları seviyorum diyebilirim…'Telefonlaşırız' diyene kadar , geçirilen bu süreyi azaltan , yeni bir şey ortaya çıkaran bir yapı bu…Diğer eylemlere uygulanabilirliği konusunda emin değilim ama “telleşiriz” kulağıma hoş gelmişti…

Son olarak , eski patates ve yeni patates arasındaki farkı bir türlü anlamıyorum…Veya taze patatesle , normal patates demek gerekirdi sanırım…Öncelikle bu isim kargaşasını çözemedim…Kendilerine gelirsek ; birisinin rengi gri diğerinin ki koyu sarı…Tat olarak bir farklarının olmadığını düşünüyorum ben…Fiyat olarak da biri diğerinden biraz daha pahalı , bugün fark ettim…Bu ikisinin arasındaki farkı bilen birileri varsa ve bana söylerse çok sevinirim , böylelikle büyük bir sır olarak kabul ettiğim bir şeyi daha açığa çıkarmış olurum kim bilir…

Karasu

Belki de sudan sonra dünyada en çok tüketilen içecek…Bu kadar çok tüketilmesinin nedeni elbetteki çok sevilmesidir…Aslında kolanın bağımlılık yarattığını iddia edenler de mevcut fakat ben öyle olduğunu düşünmüyorum…Yani kolasız bir hayatla , 'kola olmadan olmayan' bir hayat arasında pek bir fark yok…Tabii ki insanlar çok seviyor , fanatikleri bile olabilir ama kolanın bir başka sihri var diye düşünüyorum…Tabi hakkında bu kadar fazla spekülasyon yapılan bir içeceğin mutlaka sevmeyeni , gıcık olanı , zararlı diyeni çıkacaktır ve çıkıyor da…
Buradan aslında kola üzerinden , insanların şu “sağlıklı yaşam” dedikleri şeye de yüklenebilirim…Siz “sağlıklı yaşam” propagandası yapanlar…Sizinle anlaşmazlığa düşeriz diye korkmuyorum , zira böyle bir şeyin insan yaşamını kısıtladığı konusunda da düşüncelerim var…Bunu eleştirirsem herhalde ki uzun sürer ama bazen bu iş saçmalık boyutuna ulaşıyor,çığrından çıkıyor…
Herhangi bir insanın sevdiği bir şeyi yapmaktan alıkoyulmasını doğru bulmuyorum ; bu kola içmek olsa bile…Kolayla ilgili en çok seslendirilen konu , kolanın zararlı ; “X” içeceğin koladan daha yararlı olduğu…Böyle bir şey var…Hadi diyorum , koskocaman bir kola şirketine bir başkaldırı isteği olsun bu veya onun popülaritesine karşı bir tutum filan olsun ama gerçekten sebebin bu olmadığı aşikâr…İnsanlarda , bulunduğumuz çevre içinde kolaya karşı bir önyargıdan öte bir antipati beslenmeye başladı…Yıllardır “içtikleri” kola , birkaç sene içerisinde “içmemeleri” gereken bir içecek oldu…Koladan uzak kalınca yaşam daha yaşanılabilir hale geliyormuş gibi,insanlar bu içecekten bu denli uzak durmayı doğru(!) buluyorlar…Kola içmeyen insan ne içecek tabii ki iyilik timsali “ayran” değil mi ? …İşte popüler olan söylemlerden birisi de bu : “Kola içme , ayran iç”…Ayranın tabii ki naifliği bir yana dursun(ona sözüm yok)ama, üzgünüm ki kola ile ayran farklı farklı içecekler…Yani biri diğerinin zararını(olsa bile) onaran bir içecek bile değil…
İnsan yaşamı sanki çok sağlıklıymış gibi , bir de insanları mutlu eden , zevk aldıkları şeyleri bir bir ele geçirmek istiyorlar…Kola içince ne oluyorsa artık...İnsana zarar verdiği günden güne kabul edilen bir şey olmaya başladı…
Benim bu konuşmalarımdan tam bir kola fanatiği , kola manyağı ve kola hastası olduğum izlenimini almış olabilirsiniz…Ne var ki , kolayı da diğer içeceklerden çok ayrı tutmam…Bir "türk kahvesi" yeri gelir daha hoş gelir bana…Zaten kolayı baş tacı yapacak olsam , bir dakikamı bile ondan ayrı geçirmezdim…Benim kola üzerinden varmak istediğim nokta ayrı…

İnsanların sadece kola için de değil diğer birçok bize zevk veren içecek , yiyeceklerden uzak durmamızı istemelerini bir tür kısıtlama olarak görüyorum ben…Bırakın da kola içmek isteyen insan içsin , bırakın eleştirmeyin onu kola içiyor diye…Tabii ki bir dönem etkili olmaya çalışan fakat başarılı olamayan iddialar vardı kola hakkında…Fare kanı dendi , başka hayvanların kanı dendi , böcek kanı dendi , kokain var dendi , “coca-cola özütü" açıklanmıyor (illa ki bir şey vardır bunun içinde) dendi…Her şey denmesine rağmen sudan sonra en çok tüketilen içecek bu ve ortada kendisi, gerçek…Ve evet her şeye rağmen içiliyor , içiyorum…En güzeli de , insanın kendine hiçbir engel koymadan istediğini yiyip içmesi…Eminim ki bunun tam tersi insanı daha çok hasta yapıyor…İnsanın vücut işleyişi zaten siz istemedikçe kendini hasta etmez her şarta ayak uydurur…”Sağlıklı yaşam” gözümde cidden daha da anlamsızlaştı şimdi…

Kolanın alışılagelmiş bir tadı var…Yani tuzlunun yanında şekerli gelir , şekerlinin yanında bir garip gelir tadı…İşte bence bu kadar çok tüketilmesinin bir sebebi de bu…Her türlü şeyin yanına iyi gitmesi…Kim derdi ki birileri kola denen bir içecek üretecek ve bütün dünya bunu severek “içecek”…Gerçekten ilginç ve güzel bir şey…
Genelde övülmesi gereken şeylerin hakkında çok fazla şey söylendiğinde onların değerini kaybettiğini düşünürüm…”Kola” işte daha ne olsun…

Pierce

Dördüncü şeker her zaman fazla bu hayata…
Özellikle cümlelerine “çünkü” diye başladığın zamanlarda…
Kanıksamaya çoktan alıştığında,
Açıklamaya çalıştığın her bir dakikanın israf olduğunu bile bile,
Geçsin gitsin ihmalkârlığında,
Sürdürürsün işte , katıksız "acını"…
Zaten…
Tadını alamadığında hep suçlamaya yönelmez misin ?
Korkarsın…
“Çünkü”…
Acının tadını aldığında , ona acı diyemezsin artık…
Hep suçlarsın…
Ama sahip olursun bir şekilde…
O melanet yaşama, lanet monotonluklarınla süslediğin,
Bedenin kendinden ayrık,
Fikrin ve zikrin hepten müstesna,
Hayalini kendin kurmadığın , ama sana ait olduğu söylenen
Hayali bir yaşamı yaşarsın,
Kurmalı bir saat gibi…
İnsanoğlunun kendine tahsis ettiği bu bataklıkta,
Oynadıkça ziftlenirsin,
Ziftlendikçe takatini yitirirsin,
'Sin'den korkmazsın ama,
Ona eşdeğer bir yaşamın sunduklarının müptelası olursun…
Bunun farkında da olmazsın çoğu zaman…
“Çünkü” müptezeldir varlığın…
Mütemadiyen…
Suçlarsın…

Ayakta olduğuna şaşırmazlar,
Sen şaşırırsın her zamanki gibi…
Farkında olmazlar ki senin zaten “yürüyemediğinin”…
“Sorgulama” diyen alaycı gözler ,
Her zaman seni sobeleyenler değil midir?
Mutlu(!) olmanı isteyenler de onlardır…
Sıra sana geldiğinde sen yumarken duvara,
Oyun çoktan bitmiştir...

Sonsuz saymanı bitirip , gözlerini açtığında,
Etrafta kimseler yoktur…
Anlayamazsın,olan biteni…
Kendini buluverirsin birden,
Kendini sobelemek nafiledir…
Zaten bunu çoğu kez yapmışsındır…

“Çünkü”…
Dördüncü şeker her zaman fazla bu hayata…
Ve bir şeker daha azaltırsın hayatından…
Belki böyle daha “tatlı” gelir...

Maze

Ve evet yürümeye başla çocuk…
Önceleri bir zigot olarak başladığın bu yolun başında hiçbir şey bilmiyordun…Bu deryanın ne denli büyük olduğunu tahmin bile edemiyordun…
İnsan öznesi , hiç bilmediği bir şekilde bir yolun başına konuluyor ve sınırlı ömrün burada başlıyor…Doğdun bile…'Hayat' diye bir şeyle tanışıyorsun…Hayat da seni ilk iş olarak hemen iki yanında duran 'duvarlarla' tanıştırıyor…Yolun her iki tarafında uzun uzun duvarlar , gözünde büyüyor… İlk önce bu duvarların ardında ne olduğunu merak ediyorsun…Harekete geçip o kısacık boyunla o duvarı yıkmaya çalışıyorsun…Olmuyor…Küçücük ellerinle yumruklamaya başlıyorsun…Olmuyor…Onu geçemiyorsun ve son çare olarak soruyorsun seni onlarla tanıştırana : "onun arkasında ne var?" Sen bu soruyu sorup yanıtını alana kadar boyun uzamış oluyor…Ve o duvarın arkasında ne olduğunu görüyorsun kendi kendine… Aynen bir zamanlar merak edip de ulaşamadığın mutfak dolabının üst rafının içindekine ulaştığındaki gibi…Biraz hayal kırıklığı içinde kalıyorsun…Daha yeni başladığını anlıyorsun her şeye…
Hayat denilen şey akıl vermek(!) istiyor bu noktada sana…Kulağına şu cümleyi fısıldıyor : “Ben kolay değilim ve bana hiçbir zaman ulaşamayacaksın” Ne kadar soru sorarsan sor…
Mutfağın zeminine indiğinde tekrar , az önce yaptığını yadırgayarak bir takım düşüncelere kapılıyorsun…Hayat bana istediğimi vermedi diye düşünüyorsun haklı olarak…
Burada insanlık yardımına yetişiyor(!)…Yıllar önce o duvarın arkasını görmüş olan birileri sana rota denilen şeyden bahsediyor…"Rotasız gemi diyor ; gitmez ki! sallanır durur açık okyanusta…Sarsılır sürekli…" Ve artık bir rotaya sahipsin…Bunu bir başarı olarak kabul edemiyorsun…Daha çok bir beklenti oluşturuyor bu durum…

İnsanın ; saatlerin , yılların , vücudunun hücrelerinin bir geri vitesi olmadığı için , en yavaş hızla gitsen bile bir şekilde ilerliyorsun…Artık durmanın olmadığını anladığında o iki duvar arasında karşına bir kapı çıkıyor…
Merakından değil ama kendini durduramadığından açıyorsun o kapıyı ve yine duvarlar çıkıyor karşına…Geldiğin yoldan tek farkı buranın biraz daha dolambaçlı olması…

Birileri sana bu yolların yine bir şekilde başka bir kapıyla sonlanacağını söylüyor…Bunu ,aslına bakarsan kendin de tahmin edebiliyorsun kanıksadığından dolayı…Ama başkaları söyleyince sanki daha bir anlam kazanıyor…Bilen birilerine sorup , cevabını aldığın yol tarifi gibi rahatlıyorsun bu şekilde…Yeri geliyor biraz ilerde tekrar soruyorsun nereye gideceğini…
Duvarların arasında ilerleyip , yeni bir kapı bulup onu açıp devam ediyorsun...Kimisi buna kader diyor,kimisi de bunu kendisinin yaptığını-onu kendisinin çizdiğini- varsayıyor…

Bu süre içinde birilerinin seninle oynadığı konusunda işkilleniyorsun…Ama hayır diyorsun,ben oynamıyorum , insanlar oynuyor…Fakat bir bakmışsın sen de o sahaya çıkmış top koşturuyorsun fütursuzca…
Sahada insanları görüyorsun , binlerce insan…Kimisi kapıları hızlıca açıp , binlerce gol atıp hayatı yendiğini sanıyor…Kimisi de kendi kalesini koruyor delicesine ; hayatın onu yenmemesi için…Bu çok garip maçın bitiş düdüğü yok gibi hissediyorsun içten içe…
Yıllar geçiyor , onbinlerce doksan dakika bitiyor…Duvarlar geçiliyor,kapılar açılıp kapanıyor…Yüzlerce insan tanıyorsun , binlerce yüz…Herkes seninle birlikte yol alıyor…Tanımlayamıyorsun hiçbir zaman kendini…Soru sormaktan bıkıyorsun…Senden daha çok bıkanlar bu keşmekeşi terk edip , vazgeçtiğini ilan ediyor…Bayrağı çekiyor ve kapıları onun yerine başkaları açsın diye oyunu bırakıyor…

Ve biraz daha yürüyorsun ihtiyar…
Herkes toplanıyor artık , sanki oyun bittiğinde eve çağrılış anın gibi…Kimisi acayip yorulmuş geliyor yanına , kimisi hiç terlemeden…
Ve son bir kapı açılıyor…Artık 'duvar' yok önünde ; ardında ise hiçbir zaman geri dönemeyeceğini bildiğin kitli bir 'kapı' var…

Zaniye

“Darbuka sesini duyunca yerimde duramıyorum…”

Sözüm ona sihirli olan bu sesi duyunca direk oynamaya başlayan kadınlardaki oryantal sevdasını ve bu psikolojiyi anlamak için belli bir süre uğraştım…Aslına bakılırsa , “anlayamıyorum ben” deyip işin içinden sıyrılabilirdim ama bu kez gerçekten merak edip düşünmeye başladım…
Kadınların bir araya geldiklerindeki(altın günü,çay günü vb. bilimum günler) yaptıkları bir eylem olarak , ‘oryantal’ veya ‘göbek atmak' ilk başta gelişen bir durum değil…Çoğu zaman kısır , çay ve pasta böreğin eşlik ettiği bu tür toplantıların “nihai sonucu” nedense bu oluyor…Yani en nihayetinde bir şekilde kısırla dolmuş midenin yarattığı huzursuzluk hali kadınlarda bir kurt dökme isteği mi oluşturuyor bilmiyorum…
Şimdi diyebilirsiniz ki , bu tarz şeyler artık eskimeye başladı , genelde olmuyor ama hala önemli bir kesimin –ki bu kesim onlar gibi olmayanların azınlığı karşısında oldukça üstündür- bu eylemlerde bulunduğu bilinen bir gerçek…
Bir de bunun hiyerarşisi söz konusu , yani söz gelimi ; genç bir kızın bulunulan ortam içerisindeki "kurt dökme" isteği(göbek atma,stres atma,kıvırma,oryantal) , çoğu zaman ortamdaki büyük kadınlar tarafından önemsenmeyebiliyor…Bunun için kıdemli bir kadının buna liderlik etmesi gerekiyor…İstisnai durumlarda ise liderliğini bir an olsun kendinden yaşça küçük kişiye bırakan kadın : “hadi öyleyse , bir oyun havası açın da ‘bari’ kurtlarımızı dökelim” cümlesini kurabiliyor…Burada kilit nokta ve yaşça küçüğü sevindiren kelime “bari” oluyor…
Oynanmaya başlandığında ise , güzel oynama kavramı söz konusu oluyor…Eğer ki kıvırmanız beğenilirse , sizde de saçma sapan bir 'özgüven' gelişiyor…Bu özgüven ,kadınların üzerinde oynamanın kendisinden daha çok etki bırakıyor diye düşünüyorum…Zira biraz önce kişide gelişen kıvırma özgüvenin neticesinde o kişinin kıvırması , ortamdaki diğer kadınlar tarafından profesyonel bir oryantal dansçısının kıvırmasıyla karşılaştırılıyor…Çoğu zaman kıvırma konusunda özgüveni yakalamış kişi , herkesten iyi kıvırdığı gerekçesiyle kendini beğenerek histerik gülüşler atabiliyor…Buna şahit olan insanların oynanılan yere(salon ortası)çıkması zorunlu hale gelebiliyor , istemeseler bile…Kesinlikle mantığının sorgulanmasına bile izin vermeyen türden manyak ve deli saçması bir eylem bu…
Yeterince kendini kanıtlamadan sonra , asıl depremin ardından yaşanan artçı şoklar gibi bu eylem bir süre daha devam ediyor(azınlık amatör oryantaller arasında)…Kıvırma veya adına ne derseniz , tam bir doruk noktası bu tür günlerde yani bunun ardından pek bir eylem yapıldığı görülmüyor…

İşin ‘psikolojik boyutu söylemi’ aslında biraz hafif kalıyor diyebilirim bunun için…Neden derseniz , her şey psikolojik olmaya başladı hali hazırda…Sanırım kıvırmayı da psikolojik diye yaftalamak kolaycılık olur… Kişisel bir eylem olmaktan çok , topluca yapıldığı için buna sosyolojik açıdan bakmak gerekebilir…
İnsanı bu denli harekete geçiren , daha doğrusu bir müzik aletinin insanın herhangi bir organını bu kadar etkilemesi kabul edilebilir bir şey değil bana göre…Zaten beynin saf dışı bırakıldığını söylemem lazım…Tamamen göbek ve kalça ile ilgili , önlenemeyen(!) bir durummuş bu…Öyleymiş yani…Yani nasıl oluyor da sadece bir darbukaya vurulması , bir insanı dünyadan soyutlayıp , onu yerinden kaldırıp , delice göbek atmasını sağlayabiliyor ? Bu denli bir soyutlanma , aslına bakılırsa güzel olarak addedilebilir kadınlar tarafından…Zira hiçbir şeyi önemsemiyorlar…
Bu konu üzerindeki naçizane fikirlerime katılmadığınızı hisseder gibiyim…Ukalalık konusunda benimle yarışabilirsiniz elbette memnun olurum ; o öyle değil böyledir diyebileceğiniz şeyler varsa bilmek isterim…
Üzerimde psikotik bir etki yaratmasa da , yıllardır “Mezdeke” albümündeki şarkılara maruz kaldığımı itiraf etmem gerekir…Yıllardır da hala aynı parçalara oynayan insanları görüyor ve şaşırıyorum…
Ve belki de şuan bir yerlerde darbuka sesini duyduğu anda yerinde duramayan birçok insan kıvırmaya devam ediyor…

Goby

Bu…
Ben miyim gerçekten ?

Baktığım sadece baktığım gerçeklik aynasında , orada olmadığımı görüyorum…
Kayıp gözlerim gidiyor anlamsız boşluğa…
Anlamı sorgulamak güçleşiyor günden güne…
Bulduğum şeyler varlığım mı yokluğum mu bilemiyorum…Sadece bakıyorum flu bir tabloya , bulduğum şeyler yoktan yok üretiyor yine…
Yükselip gidiyorum bazen…Öfkelenip…Bir balon oluşturup birden görünmez bir iğneyle patlatıyorum kendimi yine kendi oyun havuzumda…
Oyun oynamayı da bilmiyorum…'Hileye' aldanışım hep bundan…
Göz kırpıyor yaşamın sahte sözleri , bu bir oyun ve sen de bir oyuncusun diye…
Ben ki 'oyuncu' olmaktan 'bıktım'…
Sadece bir soru içerisinde bulanmıyorum…Soru işaretlerinin anaforunda yüzüyorum…Her biri vasıfsız…
Bir söz var “sadece ölü balıklar akıntıda sürükleniyor” diyor…
Söz söylemek kolay diyorum…İç çekiyorum…
Akıntıyı aşıp bir yere vardığını sanan balıklar varmış gibi sanki…
Umursamayışım bundan…
Ve onları düşünüyorum…
Nereye gittiklerini bilmediğim düşüncelerimi…Onlara sormuyorum da…
Gerçekten bilemiyorum bazen , ne yapacağımı , neye itimat edip , neye hayıflanacağımı…
Bir takım sakil düşünce ordusu zırhımı delip giriyor , bedenimi yerle bir ediyor… Bu kadar durağanlık fazla mı diye sormuyorum kendime…
Zaten sorular her zaman var , bir de ben kendime zulmetmiyorum…
Yanılsamalar içerisinde , korkuyorum aslında…Ne olduğunu bilmediğim bir şeyden…
Bilmediğimden korkmuyorum , bilirsem diye korkuyorum…

Bu…
Ben miyim gerçekten ?

Her dakika , her bir hücresi ölen , onları tutamayan , gözünün önünde bunları gören…
Buna rağmen şişip büyüyen bir kar topu gibi , çığa özenen…
Her türlü pisliği ve kiri toplayan günden güne…
Hani o beyazlığın diyorum ?
'Eskidendi'…
'Zifiri' oldum artık ben…'diyemiyor'…
Küstahlık mı dersin buna ?
Cevap veremiyorum işte….

Bakıyorum , bitap gözlerle , benzerlikte sınır tanımayanlara…
Onlar sahip olsun diyorum…
Anotlar sizin olsun…
Geriye kalan bütün katotlara ben malikim nasılsa…

Her şeyi karşına aldığında , kendini açık okyanusta gibi hissetmek
Çoğu zaman zorlamıyor…
Yüzmeyi bir kere öğrettikleri için…
Boğulup gitmiyorsun o lanet denizde…İstesen de…
Hayat sana elini uzatıyor ve güzel bir bahane uyduruyor her zaman
Bırakıp gitmemen için :
“Denizler kışın sıcaktır”…

Düşünce denizimden kendimi dışarı fırlatıp
Yalancıktan nefes alırmış gibi,
Soruyorum yine kavruk ve paçavra yüzgecime :
Bu…
Ben miyim gerçekten ?

Oturan

Oturan bir milletiz…Genelleme yapmamın nedeni , gözlemlerime dayanıyor diyebilirim…Aslında gözlem yapılmasına gerek bile kalmadan , bunu anlayabilirsiniz…Keza bu konu benim bir anda aklıma geldi…
İnanılmaz bir şekilde sürekli oturuyoruz , belki bunu fark etmememizin nedeni de yine sürekli oturuyor oluşumuzdur…Oturmak çok ilginç bir eylem “biz”ler için…Bu kadar özümsediğimiz , sindirdiğimiz halde sadece bize söylendiğinde farkında olabileceğimiz ender eylemlerden birisi…Bu ne demek ?
Geçenlerde birisine “Ne yapıyorsun?” diye yönelttiğim soruya aldığım yanıt “Oturuyorum…” oldu…Çok kapsamlı yanıt beklerken , verilen cevapla birlikte hayal kırıklığına uğrayan bir insan psikolojisiyle , durumu ilk başta önemsedim , sonra salladım...Zaten kim olsa , birinin neden oturduğuna dair bir anlam getiremez…Değil mi ? Ola ki oldu diyelim…
Günlük yaşamda galiba yatmaktan sonra en çok yaptığımız eylem oturmaktır…Uykudan geriye kalan çoğu eyleme oturmak öncülük ediyor...
İşe , okula vb. gitmek için giyiniyor , hazırlanıyoruz…Giderken toplu taşıma araçlarında kesinlikle ayakta durmak yok , mutlaka bir yere oturulacak…Bunun için yer yoksa , yer olana kadar beklenecek…Böyle bir alışkanlık beynimize işlenmiş…Ayakta gidiyorum bundan mutluyum diyen insan sayısı da azdır sanırım…Zira gidilecek mesafe uzun olduğu için bunu göze almak biraz zor geliyor biz insanlara…
Yaptığımız işler belli , genellikle masa başı işler…Öğrenciyseniz , oturduğunuz o lanet sıralardaki öğrenim mücadelesi…Çalışılıyor ve acıkılıyor doğal olarak…Gariptir ki , ayakta veya yürürken bir şey yemeyi insanımız yadsıyor…”Gel şöyle “oturalım”da iki bir şey yiyelim(atıştıralım)” cümlesi çok da yabancı değildir herhalde…”Şurada “oturup” soluklanalım da çay , sigara içelim…” Tamam sigara ayakta da içiliyor olabilir ,onu es geçelim…Oturmak için okulumdan örnek vermem gerekirse : çok az bulunan masa ve sandalye ikilisine(oturmak için binbir uğraş verilen) alternatif olarak , soğuk ve “götü donduran” betonlar tercih edilebiliyor…Koşullar sizi yine aynı eyleme itiyor…

Bu oturma olgusu acaba bize yüzyıllar önceden işlenmiş bir motif mi diye düşünmeden edemiyorum…Aklıma Melikşah , çevresindekiler ve oturduğu yerin görüntüsü geliyor…
Oturulan yerin heybeti sanırım zamanla insana da bir özgüven kazandırmış…İyi yere oturan , söz sahibi olmuş…Bu benim naçizane düşüncem…Padişahlar için Osmanlı’da oturulan yer önem teşkil etmiş ve bu yüzden çok incelikli ve şaşaalı tahtlar üretilmiş…Günümüzde de değişen bir şey yok , o muhteşem(!) koltuklara oturmak için türlü fedakarlıklar(!) yapılabiliyor…

Böylesine kronolojik bir anlatımdan sonra , şuanki insanın psikolojisi beni daha çok ilgilendiriyor…Artık eskisi kadar olmasa da , misafirliklere yine de gidiliyor…Bu komün eylemin öncesinde dillendirilen cümle ise “size oturmaya geliyoruz” oluyor…Arkadaşlar , sevgililer birbirleriyle buluşuyorlar , mutlaka bir yere oturuyorlar…Yine oturuyorlar…
Ne oturmakmış!
E be insanoğlu , e be ehven-i şer , bu insanlar oturmayıp başka ne yapsınlar diyebilirsiniz ? Bu yüklenmenizin ardından eminim ki bana şu cümleyi de kuracaksınız :

“Gel OTUR şöyle bir konuşalım…”

Aslında daha çok söylenecek şey var ama(Misal televizyon karşısında oturmak)Bu konu da ele alınması gereken , çok önemli bir konu bence…

Her neyse…Ruhsal minvalde devam etmek gerekirse ; insanları tanımlarken de bu sözcüğe takıldığımız oluyor…Çok “oturaklı” bir insan, kişiliği “oturmuş” birisi yakıştırmalarını sık sık yapmışızdır…Kimisi de “oturan boğadır”…Bu oturmak hayatımızda çok önemli yer tutuyor demek ki…

Kendimden örnek vermem gerekirse , tamam kabul ediyorum çok oturan bir insanım , bunun dışında bu durumu düzeltmek için de pek çaba sarf etmiyorum…Yine aynı küstahlıkla ,”oturmayın, hareket edin” diyen insanları da tanımıyorum , tanımayacağım…Sonuç olarak;

Yaşam sizi bir yere oturtuyorsa , ve yaşadığınız yere de “orada oturuyorum” diyorsanız , elinizden daha fazlası gelmez...
İyi oturmalar…
Ne oturmakmış!