RSS

Abyss

Vücudumun , aşağı doğru bakarsam yerçekimine göre en çok etkileneceği varsayılan kısmıyla dışarı baktım…Dirseklerimin biraz ilerisinde kendi resmini bırakmak isteyen pencere çerçevesinin plastik hezeyanını fark edip kollarımı oraya daha da çok bastırdım…Bir dizi hat bırakmak isteyen bu çerçeveyi çok düşünemezdim…Keşmekeş saçlarımın arasından bir şekilde yolunu bulup giren güneş ışınlarının beynimi ele geçirdiğini sandığım bir anda gözlerimi yaklaşık beş kat aşağıya diktiğimi hatırlıyorum…Pencereye sırtımı yaslayıp yukarı doğru bakmaya yeltenip bunu bile yapacak cesaretim olmadığını anlayınca ,buradan boşluğa atlamak nasıl bir histir diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım…Merakımı sigaramın son dumanını içime çekerek ertelemek için içeri kül tablasına doğru hamle yaptım…Aşağı atlamadığım için sevinmedim ; ama bunu düşünecek kadar vaktim olduğunu işaret eden yanan sigaramın , filtresine yakın beyaz kısmının varlığını koruyor olması beni sevindirdi…Bulunduğum yerin binanın temelini saymazsak beş kat yukarıda olması , aşağı inişin muhteşemliğini ortaya koyuyordu…Ama bu 'deneyerek anlamaya uğraşmadığım sayısız merakımın dehlizlerimden birisiydi' sadece…
Sol kolumda olmayan bir saate baktım ve herhalde öğlendir diye düşündüm…Güneşten kaçan insanların çok olduğu bu saatte dışarı çıkıp güneşin benden ne alıp veremediği varsa ödeşebileceğimiz doksan derecelik açıya iştirak edebilecektim böylece…Sigarayı tam söndürmeden ,gündüz gündüz yanan ışığın da 'lüzumlu' olduğuna kanaat getirdikten sonra onu kapatmadan apartmanın dışarıya nispeten daha soğuk boşluğuna adımımı attım…Kapının rüzgardan hızla çarpılacağını bildiğim için elimi hazır tutup kapıyı dumura uğratmak istiyordum , başardım da…Sonra kapıyı kitleyip , kitlediğimi bildiğim halde kendi ev kapımı bir hırsız gibi açmak için zorladım…Buna ne kadar devam ettim bilmiyorum ama vazgeçmek için çok da gecikmedim…Bu güne kadar niçin bir asansörün hiçbir zaman yukarı düğmesine değil de aşağı düğmesine basıldığında yukarı geldiğini anlayamadım…Yine de iki düğmeye birden basıp asansörün bulunduğum kata gelmesini bekledim…"Kabini görmeden binmeyiniz" uyarısını görmezden gelip asansörün kapısını yarı açık tutarak ilk önce 'sıfır' ve ardından 'bir' numaralı tuşa bastım ve kapattım…Ardından apartmanın sarmal merdivenlerinden deli gibi koşarak inmeye başladım…Az önce evimi soymuş ve hazinemle kaçıyormuş gibi hissettim kendimi…Önüme kimsenin çıkmaması işimi daha da kolaylaştırdı…Benden daha hızlı olup olmaması umrumda değildi ama asansörün birinci katta-kendi isteğimle-vakit kaybına uğrayıp beni geçemeyeceğini bilmek beni fazlasıyla tatmin etmişti…Dışarıya çıkmadan önce ondan önce geldiğim zemin katta asansörün 'yukarı' düğmesine defalarca bastım , böylece sonsuza dek aşağıda,'hiç var olmamış katlarda' kalacaktı…

Bunu başardığıma inanmıyordum ama kendimi dışarda bulmuştum…Ana caddenin ortasına gelmeden önce kendime düz bir hat belirledim ve sallanarak karşıya geçmek , araba reklamlarındaki gibi arabaların gerçekten mükemmel bir fren sistemi olup olmadığını görmek istiyordum…Halihazırda birkaç arabanın bu hayallerimi suya düşürmesi çok sürmedi…Şimdi geri kalan yolun dörtte birlik kısmında arabaların ortasında duruyor ve refüjle buluşmak için bekliyordum…Sadece bir insanın yürüyebileceği kadar genişlikteki kaldırıma geldiğimde cehennemi andıran sıcağın daha yeni farkına varmıştım…Etrafı kavuran bu sıcağın asfalt üzerindeki yaydığı ısıyı görüp , yoldan çıkan dumanın beni yutmaması için adımlarımı geldiğim yöne çevirdim…Gölgelerin içine , başladığım noktaya tekrar ulaştım…

O anda yukarıdan geldiğine adım gibi emin olduğum 'kendi' çığlığımı kulağımın çınlayan her noktasında duydum…Üzerime düşen 'ağırlığımla' yere yığıldım , birkaç saniyeliğine vücudumdaki hiçbir yeri hissetmediğimi düşündüm ve ilk kez yukarı bakmaya cesaret ettim ve orada 'kendimi' gördüm…Dibe ne kadar çok gözlerimi dikmiş bakıyorsam , o da bana o kadar yakından bakıyordu…

Quixote

Kırdığın tabağın veya sürahinin , yere eğilip parçalarını toplamaya çalıştığın zamanlar olur ya ,sanki onu tekrardan eski haline döndürecekmişsin gibi…Hayat da , yani yaptığın eylemler toplamı da böyle bir şeydir…Kırarsın; sanki onu birleştiriyormuşsun gibi yaşamaya devam edersin…Elinden kayıp düşerken o bardak , her ne kadar düşürmeyi istemeyip çabalasan da ; o bardağın düşmesini ve gözlerinin önünde parçalanmasını izlemek istediğin 'kaçınılmaz bir an' olur…O andan sonra , geriye dönüş yoktur ve bardağın kırılmasını zevkle izlemen gerekir…Ne kadar parça parça olursa ve her yere dağılırsa o kadar iyi olurmuş gibi gelir bana…
Toplamak , parçaları birleştirmek mevzusu insanın başaramadığı bir şeydir…Bunu yapmasına da gerek yoktur zaten , nasıl ki bir bebek altına yapar ve ağlar ama bunu anne babasından başka umursayan olmaz onun gibi işte…Bir bok yemek ve bir halt başarmış olmak , parçaları tekrardan onarıp eski haline getirebileceğin anlamına gelmez , hiçbir zaman gelmez…Bunu bilmiyormuş gibi yapmak kendini kandırmaktır…Yeni şeyler üretip , gidip bardağın yenisini alıp , yeniden kırmak yaşamın sana sunduğu ve biraz olsun doğal karşılanması gereken bir süreçtir…
Elinden kayıp giden bu şeyler ,sen onu elinde tutmayı beceremediğinden değil , onun senden ayrılmak istediğini anlamamandan kaynaklanır,zamanı tutamamak gibi…Tabak , bardak kırmak matah bir şey değildir…İnsan kendi parçalarını kırmalı ,fakat onarmamalıdır…Ne kadar kırılgan olursan o kadar iyidir…Çünkü bu seni yeniler,biraz olsun masum yapar…Parçalanmaktan korkan insan , parçalanma ihtimalinin kendisinden bile korkar ve sürekli kendisini korumak istediği kapalı bir yaşam tarzını benimser(çoğu zaman da bunda başarılı olamaz)…Böylece farkında olmadan yaşadığı yenilenmeyi anlayamayıp,üzülür…Elbette ki her insan aynı değildir ve düşünüş biçimleri kişiden kişiye değişir…

Hayata çomak sokup onu bozan , parçalanmasını isteyen insan , onu döndürmeye çalışanlardan daha çok saygıyı hak eder benim gözümde…Çünkü istemiştir , istediğini elde etmiştir…Bundan gocunmamıştır…Elini ,iğrenç olur düşüncesiyle burnuna sokamayan insan , eninde sonunda başkalarının elinin kendi burnuna sokulduğu hissine kapılır…İşte anahtar nokta budur…Yapmak istediğin şeyi , başkaları yaptığı zaman hoşuna gitmez,ama kendi yapabileceğin şeyi kendin bile yapamazken hayıflanmak boşunadır…Kendi düzenini sağlayan insan , bu kendi işlettiği çark bozuk da olsa(diğerlerine göre) , başkalarına hesap vermek zorunda değildir ve bununla mutlu olabilir…Bunu anlamak için büyümek gerekli değildir…Çoğu zaman bunu erkenden fark etmek gerekir…Geri kalan yılların için insanlar , sürekli seni eleştirir , sana kendi doğrularını dayatmaya çalışırlar…Zannederler ki sana dokunup , seni parçaladıklarında onlar sağlam kalacaklardır…Ve geride kalan yıllarından sonra , onlar bunu anlamak için çok çaba sarf etmezler…Bazıları anlar…O bazıları da sensindir aslında…Hayat böyledir ,tuhaftır…
Öpmek istediğinde öpersin hayatı , umursamazsın…Çevirip yüzünü sarılırsın ona…Gerçekten…Bazen küfredersin ,sikmek istersin hayatı ,vurdumduymazlığınla başarırsın hem de bunu başkalarının aksine…Bu seni kendi muazzam bilinçsizliğinde var eder işte…Umursamazsın…Sevdiğin bir parçada kaybolursun…Sessizliği de seversin aslında çoğu zaman …Kendini dinlemediğin anlar olur, kendin olmayan sen , kendini dinler böylece…Bırakırsın…Dışarı bakarsın gün ağarırken her zamanki gibi, sıradaki gündüz çoğu zaman hoşuna gitmese de , geceni kendine saklayıp , onu özlersin bir sonraki buluşman için…Umursamazsın…
Hayat tuhaftır , bir kedi gibidir de bazen…Son derece özgürdür o bıraktığın hayat , dışarı bıraktığında yine sana gelir , sen ‘sen’ oldukça…Ve yine son bir parmak hamlesiyle bırakırsın bardağı ve parçalanmasını zevkle izlersin…

Sempatik Değilim...

Her yaz insanların onlar istemese de beyinlerine işleyen yazlık parçalar oluyor…Yerli veya yabancı fark etmiyor bu…Bir şekilde yaklaşık ‘onbin’ kez dinletildikten sonra o parçayı sevmeseniz bile aklınıza kazınıyor…Buraya kadar ‘normal’ diyebilirsiniz ; ‘her sene böyle oluyor ama sallamıyoruz’…Burada önemli olan şey bunun nasıl başarıldığı…Öncelikle (yabancı parçalar için söyleyim) 'X' şarkıcımız bir parça yapıyor , düet olursa böyle daha havalı oluyor ismi söylenirken…Ardından bu parça bütün müzik kanallarında ve radyolarda çalınıyor…İlk başta “bu ne lan böyle , çok saçma bir şarkı” dediğin bir an oluyor ; fakat daha sonra şarkı her çıktığında saçma demeye başlıyorsun ve 'kontrol edilme' evresi bu şekilde başlıyor…O parça ne kadar kötüyse o kadar çok çalınıyor müzik kanallarında…Ardından bir sonraki evrede “ooooy oooy oyy Dannzaaaa kudurooooo” diye kendini böyle bir aptal sırıtışla kaptırmış bulunuyorsun…Cidden saçmalık ve anlamıyorum…Yerli örneği için : “Elimle açtım”…

Zevkler ve renkler tartışılmaz diye bir söz var…Ben bunu bazen hiç sevmiyorum…Tartışılabilir olduğunda zevk alıyorum bu durumdan ve kendi sevdiğim şeyi savunmaktan ve öbür şeyi itin götüne sokmaktan haz alıyorum…Evet bazı durumlarda karşındaki bunu sana yaptığı zaman hoş olmuyor ama yine de bazen zevkler ve renklerin tartışılması gerektiğine inanıyorum…Bu durum,zevkini ve rengini eleştirdiğin insanı deli edebiliyor bazen…Ben farkında olmuyorum…Evet ukalayım biraz…

Bizim medyada , kendini çok önemli bir kişiymiş gibi göstermek için çeşitli şeyler yapan ,söyleyen ama içten içe kendi lümpen konumlarını gizlemeye çalışan birçok insan var…Gizlemeye çalışarak aslında kendilerini daha çok belli ediyorlar ve samimiyetsiz bir durum ortaya çıkıyor…Ne zaman kendisini inanılmaz sanat aşığı,son derece modern ve küfretmeyen biri olarak göstermek isteyen oyuncu,sinemacı,yazar görsem “Recep İvedik çok küfürlü , hiç güzel değil,çok saçma” yorumunu yapıyorlar…İzledikleri halde yapıyorlar bu yorumu…Artık herkesin, çevredeki insanların bile güya bir 'sosyal statü atlama rampası' olarak Recep İvedik’i kullanması çok popüler…Herkes film konusunda uzman olduğu için,hangi filmin kaliteli olduğunu çok iyi biliyor(!) zaten...Böyle kendi zevkini oluşturamamış,başka şeyler üzerinden bir rant sağlamaya çalışan insanların yaptıklarını çok ucuz buluyorum ve sevmiyorum…

Bazı dizi ve film sahnelerinde anlamadığım ve ne için çekildiğini sürekli merak ettiğim “arabadan inerken kapının açılıp topuklu ayakkabı veya erkek ayakkabısının görünmesi” sahnesi var…Kadraj aşağıda belli bir süre kalıyor ve kadın ayağının ne kadar şuursuzca zemine bastığını izlememiz isteniyor…Tamam merak unsuru var işin içinde ama , cidden izlerken zaman kaybıymış gibi geliyor bana…O kapının açılması , kadının ayağının yere bir saatte değmesi (daha doğrusu değdikten sonra bir saat aynı şekilde kalması) gerçekten gereksiz…

İnsanın anatomik olarak son derece mükemmel bir varlık olduğu söylenir ya…Ben bazen hiç de öyle olduğunu düşünmüyorum…Bir şey yedikten yaklaşık iki-üç veya dört saat sonra acıkıyoruz…Bu kahvaltı da olsa akşam yemeği de olsa böyle oluyor…Bu durumu değiştirebilecek bir mekanizmaya sahip olmayı çok isterdim…Yani acıkma saatimizi kendimiz belirleyebildiğimiz bir sistem…’Gece acıkmak’ son derece baş ağrıtıcı bir durum ; yiyecek bir şey bulamıyorsun doğru düzgün ve üşeniyorsun…İşte gece yaklaşık bir altı saat acıkma ihtiyacımız olmasa çok güzel olurdu…Veya yesek ama zevk için olsa sadece , mide 'dolu' sinyali göndermese…Biliyorum çok şey istiyorum ama teknoloji bilim filan ilerliyor belki bir gün olur…

Son olarak , bana ilginç gelen bir durumdan bahsetmek istiyorum…Evin içinde çok vakit geçiren bir insan olarak , dışarı çıkıp geldiğinizde ev gözünüze farklı görünüyor ya…Hah tam da bahsetmek istediğim şey bu garip his…Sanki ev çok farklıymış gibi geliyor,bilmem size oluyor mu? Buna ek olarak,evi çok garip hissetmenize neden olan bir başka şey de 'eve her zaman geldiğiniz yönden değil de,başka bir sokaktan filan gelip eve girmek'…Eve girince tekrar aynı yabancılığı yaşıyorsunuz…Sonra alışıyorsunuz ama cidden garip bir şey…

Ræ

Bazı anlarda hayat ile ilgili bir şeylerin farkına vardığını sanırsın…Bu fikir , senin yaşam biçimini tamamen değiştirmez , sana yeni bir şey katmaz , seni bugüne kadar olduğundan farklı bir insan da yapmaz ; ama yine de öyle olduğunu sanırsın…İşte bu aslında , umarsız , dünü önemsemeyen insan için, onun yaşamını kolaylaştıran ve gün geçtikçe meleke haline getirdiği doğal bir davranışa dönüşüyor…Bu tarz bir kişinin kendini ispatlaması içten gelen bir zorunluluk olmadığı için , sandığı şeyi içselleştirmesi de son derece olağan oluyor ve gocunmuyor…
İnsanların bugüne kadar kendilerine dert edinme kabiliyetinin en başarılı örneklerinden birisi de 'yetinme' konusu…Bulundukları konumdan bir ötesini , gerçekten objektif bir gözle ayırt edip göremediklerinden , kendilerine sunulan ile istedikleri arasındaki noktada sürekli bir iç gerilim yaşıyorlar…Zaten insanın doğası gereği , bir işi başarabildiğine inanması çok zor…Sahip olduğu ile aslında gerçekten isteyip istemediğine bile karar veremediği aradığı, beklediği şeyin ne olduğunu anlayamaması bundan ileri geliyor…Bu tıpkı sağ elinle sol kulak memeni tutmaya çalışmak gibi bir şey…
İnsanların bu tavrı beni korkutmuyor aksine onları düşünmemi sağlıyor…Neden bu yetinme konusunda kafalarında oluşturdukları o uçurumdan düşmediklerini merak ediyorum… Evet bazen böyle düşünerek gerek kendime gerekse insanlığa haksızlık ettiğimi düşünüyorum…Sanki bu durumdan kurtulmamaları gerektiğini düşünürmüşüm gibi…Aslında beni tam tersi yönde düşünmeye iten şey : onları o şekilde gördükçe benim de kendimce bir şeylerin farkına varmam...
Biraz olsun değişmenin , insanın zararına olacağını düşünmüyorum…Zaten gün geçtikçe bunu kabullenir bir hale bürünüyorsun…Her bir insanın nevi şahsına münhasır olduğunu,düşüncelerinin seninle aynı olmadığını ve kendinin de çevreden bağımsız , tekil olarak farklı olduğunu anlıyorsun…Bunu düşünüp , kendinle konuşunca , neyin ne olduğunu daha iyi görebiliyorsun…Rahat olmak en önemlisi…

Rahat olmaya çalışmak rahatlık değil…Bu kelimenin doğasına aykırı…Bunu herkesin tam anlamıyla başarabildiğini sanmıyorum…Başardığımızı sandığımız şeylerden birisi de 'yetinmek'…
İnsan olarak hep biraz daha fazlasını ,elimizdekinden biraz daha çoğunu istiyoruz…'Ne istediğimizi bilmesek bile , ne elde edebileceğimizi görmeyi istiyoruz belki de'…Bunu beğensek de beğenmesek de yapıyoruz…Yapılan işe burun kıvırıyoruz ; bizimle alakası olmayan bir işi kendimizin çok daha iyi bildiğini sanıyoruz…Bir film otoritesi gibi ,her izlediğimiz şeyde oyunculukların daha iyi olmasını bekliyoruz…Dünyanın en seçici damağı bize aitmiş gibi, diğer damak zevklerini eleştiriyoruz…Bir şey satın alırken , biz hep daha az para vermek ; satıcı ise hep daha fazla para kazanmak istiyor…Kendimizde olanı değil ,başkasında olanı istiyoruz…Hep daha çok bilmeyi,öğrenmeyi ve biraz daha çok para kazanmayı istiyoruz…Aslında kendimizi değil , olmayı hayal ettiğimiz kendimizi istiyoruz…Yetinmiyoruz…Yanılıyoruz…
Biraz daha fazla derken ,çoktan azaldığını göremiyor birçok insan…Arayı tutturmak çok önemli…Durup düşününce bunların farkına varmak hemen mümkün olmayabiliyor…Bir şeylerin farkına varıyorum düşüncesi bile yeterli bunu anlamak için…Ondan sonrası kolay ve rahat…
Hayatın 1,5 litre olarak yaşanması gerektiğini düşünüyorum çoğu zaman…Ne hemen her şeyi çok değilken tüketip bitirmeli ne de haddinden fazlasını istemeli…Ne kendine limit koyduğun bir yaşam doğru ; ne de doz aşımı…Yani iki arada bir derede değil , tam dengede…
Bu tür düşünceleri hayata geçirmekten çok onu özümsemek daha kolay…Bu kötü bir şey değil aksine motive edici bir şey… Çünkü bu bizzat düşünmenin tatlılığı…Bir şeyin farkına varmak , düşünmek ve sanmak…

İsveç

Ikea’yı ülkemize ilk geldiğinde çok sevdiğim söylenemezdi…Daha doğrusu “evinizi şöyle seviyoruz,böyle seviyoruz” , “eviniz bizim için çok önemli” , “biz evinizin her şeyiyiz” yaklaşımlı reklamları sevmiyordum…E tabi ev ortamını çok seven bir insan olduğumdan , dur lan neler varmış diye merak edip gezdiğim de oldu bu tarz yerleri…Ikea’ya birkaç kez gittim ama en son gittiğimde biraz daha fazla eğlenebildim…

Öncelikle Ikea(bazen ikeya) meşhur sarı-mavi renkleriyle bizi karşılıyor…İsveç köftesi hemen ön plana çıkıyor büyük puntolarla… Türk halkının boğazına düşkünlüğünü iyi biliyorlar ki restoranı hemen girişte tutmuşlar diye düşündüm ; hakikaten de öyle..."İsveç köftesi"(veya Türk köftesi tam emin değilim)tam bizim insanımıza göre;15 tane diyor ama gerçekten 20 tane filan olabiliyor tabakta…Tat olarak tam bir tadını alamadım ben köftenin dilimdeki yaralardan dolayı…Sanırım yanında koyu sarı renkte bir de sos veriyorlar onu da tam çözemedim,kremalı bir sos gibi…Tadı pek iyi değil yine de ; önermem…1.5 TL verdiğin Ikea bardaklarında sınırsız kola vb. içebiliyorsun , o hizmet de gayet garip ve hoştu…Yemekten sonraki , kendi tepsimizi kaldırmamızın ardından bir de bunun açıklaması yapılmış ki , cidden bizimle akıl oyunu mu oynuyorlar dedirtti bana…Çok samimi bulmadım ama olsun , ilginçti...

"Karlstad" (yani iki kişilik kanepe) yi pek sevmedim ben...Hem ismini beğenmedim hem de diğer Ikea koltuklarına("Ektorp" filan) çok benziyordu…Aslında birçok insanın fiyatlar çok uygun demesine rağmen , Ikea koltuklarının ucuz olduğunu düşünmüyorum ben…Oda dizaynlarında da raflara dvd kutuları eklemişler ama filmler hep aynı , yani farklı farklı filmler yoktu…Snatch, American Psycho , Rocky ve V for Vendetta filmlerinin kutuları birden çok şekilde karışık olarak sıralanmış…Bu küçük gerizekalı detayın,ürünlerle hiçbir alakası yoktu ama benim gözüme takıldı yine de…Ikea’nın oda tasarımları ilk başta göze çok karışık gelebiliyor ; ama bana kalırsa son derece sade tasarımları var bu yönden iyi…Buraya gelip de koltuklarda dinlenmeyi çok seven yurdum insanları da var , her bir köşede onları görebilirsiniz…

Sadece "BEDDINGE" yataklı kanepe için uygun olan Resmo şiltesine ek olarak , Havet ,Murbo, Lövas şiltelerinin isimlerini gördükten sonra devamını okumaya gerek duymadım ve ilerledim…Ikea’da göze çarpan bir özellik olarak : bu gördüğünüz oda tam “150 TL*”gibi bir panoyla karşılaşıyorsunuz her bir bölümde…İnsan , “yok canım nerden 150 tl” filan derken , yıldız detayını atlayabiliyor ve sonra farkına varıyor bunun taksitle alakalı olduğunu…"Folkvik" olarak adlandırılan tv sehpasının büyük puntolarla "46TL" yazısının hemen yanında "x12" taksit seçeneğini görebiliyorsunuz…Ikea’nın en çok giden ürünü olarak ‘masaları’ öneriyorum ben,sanırım kullanışlı herkes tercih ediyor…Tabii ki bunun dışında en çok yastıklar ve örtüler o tarz şeyler çok gidiyor…Bazı ürünler ise gerçekten sikko…

Dünya üzerinde tepsiye verilebilecek en son isimlerden birisi olan “Barbar” Ikea’da yer alıyor…Evimizde bulunan bu baykuşlu kırlangıçlı rengarenk tepsinin aslında “barbar” olarak adlandırıldığını bilmiyordum, gidip görünce çok güldüm açıkcası…Ikea’da ,isimleri işlevlerinden belli olan bazı ürünleri(lambalar, çalışma masası filan)çoğu yerde bulabilirken ; en kuytu köşelerde de ilginç , mistik anlamlar barındıran değişik isimli ürünleri bulabiliyorsunuz…Bunlardan birisi de benim için “Delikat”dı…Tasarımcısı Nicolas Cortolezzis’e bu ürünün hala ne işe yaradığını sormak isterdim,çünkü bir türlü anlayamadım…Delik at , aklımda bir delik oluşturdu yeterince…Uzaklaştım...

“Solbröand” kağıt peçete nedense bana Alman futbolcu Hildebrand’ı hatırlattı…”Stefan” isimli sandalyelere bakıp Stefan isimli insanlara üzüldüm…”Dıska” isimli bulaşık fırçasının aslında tuvalet fırçası olması gerektiğini düşündüm…"Rationell Variera" gibi bir isme sahip ama kendisi sadece bir 'çekmece örtüsü' olan nesnenin kendisinden çok ismine bakakaldım… Çekmece örtüsünün ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama bu ürün bende istemsiz bir “National Geographic” deme isteği uyandırdı…Tam çıkışa doğru yönelmiştim ki , final muhteşem oldu…Beynimde sağ ve sol lobumun ikisini birden yüksek bir düzeyde çalıştıran , fiziksel ve ruhsal dengemi sarsıp manasının içinde kaybolduğum ve ancak beyin fırtınasından vazgeçip çıkabildiğim son ürünü ise sizlerle paylaşıyorum…

Duvarlara vurdum...

32 Ağustos

Zamanın ilerlemediğinin farkında olduğum günlerden birisiydi...Hasta olduğumu da hesaba katarsak bu hissiyatımın katlanmaması için bir sebep yoktu...Ateşimin yükseldiğini,dışarı çıksam bile bunun bir faydası olmayacağını biliyordum ; ama yine de Marmara’nın orta yerinde , arabalı vapurun üst katında bir rüzgar gülü kendimi gibi açık rüzgarlara bıraktım...Soğuğu hissedip tir tir titremenin ardından ,aslında yağmurdan kaçarken doluya tutulacağımı hiç düşünmüyordum...
Zihnim bulanıklaşıyordu...Sıkıştığımı hissettim ve daha önce tuvaletin nerde olduğunu bildiğim için arabalı vapurun yeraltı dünyası gibi olan 'alt katı'na indim...Çeşitli aralardan geçtikten sonra,tuvaletlerin olması gereken denize yakın kenar kısıma geldim...Kafamı çevirip baktığımda kadınlar tuvaletini temsil eden , "üçgen etekli garip saçlı küçük beyaz kadın sembolü"nü gördüm ve erkekler tuvaletinin bunun tam tersi yönünde olduğu kanısına vardım...Yeraltı dünyasında soğuktan etkilenmeyip sadece sigarasını yakabilmek için aralarda dolaşan insanları gördüm ve bu durumu anladığımı düşündüm...Erkekler tuvaletine(sadece bir tuvalet vardı) geldiğimde orada bekleyen bir kadını gördüm...Kadından biraz şüphelenip “acaba kadınlar tuvaleti dolu da erkekler tuvaletini mi tercih ediyor” diye düşündüm...Biraz sonra cevabını bildiğim halde yine de “dolu mu?” diye sordum...”Evet” dedi biraz tedirgin şekilde ama biraz sonra her şey kapı açıldığında “tamam mı oğlum?” sorusuyla çözümlenecekti...İçeriden 7-8 yaşlarında bir çocuk çıktı...Pantolonunu eciş bücüş yukarı çektikten sonra annesinin elini tutmaya hazırdı...İçeri girdim,artık otobüse geri dönmem gerektiğini düşündüm...Zihnim git gide bulanıklaşıyordu...
Yerime oturdum ve bir ön koltukta annesiyle çocuğu gördüm...Çocuğun cips talebine karşılık annesi "tamam" diyerek üst taraftan bir poşet çıkardı...Çerezza’nın farklı versiyonlarının olduğu poşeti sanki daha önce de açmış gibiydi kadın...İçinden baharatlı olanını çıkardı ve oğlanın bunu beğeneceğini düşündü...Çocuk,ikinci seçeneği de görmek istedi...Annesi,süt mısır olarak bilinen cipsi uzattı ve bunun diğerine oranla daha tatlı olduğunu söyledi...Çocuk ikna oldu...Bir süre sonra çocuğun 'hiç susmayacağı bir periyod'a girileceğinin farkına vardım...Çünkü çocuklar bir şeyler yedikten sonra konuşmayı çok severler...Bu durum engellenemez...

“Anne” dedi yakınlarda uçan martıları göstererek : “kartallara bak ne kadar da büyükler” dedi heyecanla...Annesi biraz bekleyip : “onlar kartal değil martı oğlum” dedi...Çocuk gördüğü şeyin kartal olduğundan son derece emin bir şekilde : “hayır anne kartal olması gerekiyor” dedi...Bir kez daha ”kartal olması gerekiyor baksana” diyerek bu sefer annesini ikna etmeye çalıştı...Annesine ‘bir keresinde köye gittiklerinde evlendirme dairesi yakınlarında bir kartal gördüklerini’ anımsattı ve onların martı olmadığı konusunda kendince emin oldu...Bunun üzerine annesi, kartalların denizin üstünde yaşayamayacağına yönelik ,onların habitanın farklı olduğunu ima eden birtakım açıklamalarla, dönüşü olmayan bir yola girdi...Çocuk haklı olarak : “neden denizin üstünde yaşamıyor ki?” diye sordu...Annesinin kartallar hakkında çok bilgisi olmadığını fark ettiğim için yapacağı açıklamaya iyice kulak kabarttım...”Onlar” dedi biraz duraksayarak “ormanlarda filan yaşar oğlum”, ”kanatları daha büyük olur”...Kafamı biraz geri attım ve gözlerimi kapattım...Yine de bu belgesele devam etmek istiyordum...Sonra ,çocuk ilk defa martıların martı olduğuna inandı,fakat bu kez de 'kartalların yeme kapasitesi'ni merak etti...Kartalın ağzıyla 3 5 martıyı tümden yutup yutamayacağı gibi metafizik bir olayı annesine sordu...Karşılaştırma yapabilmek için insan ağzının genişliğiyle kartalın çenesinin genişliğini de annesine sordu...Annesi artık tükendiği için cevap veremedi...Sonunda çocuk, martılara biraz daha bakıp “ama anne kartala çok benziyor değil mi?” diye sordu...Annesinden cevap alabilmek için aynı soruyu 3 4 kez sordu...Annesinin evet mi hayır mı dediğini hatırlamıyorum...Belki de evet cevabını duyup mutlu bir şekilde susmuştu çocuk...Ben ise daha fazlasını dinleyemeden,başımın ağrısıyla azıcık uyumuştum...
İstanbul’a geldiğimde,çocuğu son kez servisin içinde annesini deli edecek bir koşuşturma esnasında gördüm...Beynim donmuştu ve bazı algılarımı kaybettiğimi düşündüm...Ateşim yükseliyordu ve zaman ilerlemiş olmasına rağmen bana bir şey ifade etmiyordu...Ne saatler önce hissettiğim soğuk ne de beynime yağan dolu fırtınası ateşimi dindirememişti o gün...Metafiziktendi ; farkındaydım , yanıyordum...


Edge

Denişik...Ulan çok farklı bu yaşam denen hadise...Bok böceğine lakap takıp onu hakir gördüğümüz, bir düzenin içinde , hamam böceklerinden , sırf onlardan daha gelişmiş bir organizmaya sahip olduğumuz için onları küçümseyip bunda bile kibirli davranabilen , kobay ederken acımadığımız fareleri,evde ayağımızın altında hissedince,ölümüne tırsan insanlarız işte...
İnsanoğluna bahşedildiği düşünülen “düşünme yetisi”yle zaman zaman çok övünüyoruz , bu doğru...Kendimize yön falan veriyoruz ya ,anlamlandırıyoruz(!) her bir şeyi bu en güzel duygu(!)...İlkelken filan ne yapıyordu acaba insanlar ? Yine “bok böceği”ne , “bok böceği” deyip , sıçtığı şeyin ismini ona yakıştırıyor muydu ? İnanır mısın , bazı isimlerin , sırf o zamanlar ismi verilen şeyin hakkını savunacak bir avukatı olmadığı için konulduğunu falan düşünüyorum...”O dönemde avukat ne arar dangoz” diyen birisi için ,bunların adının neden böyle konulmuş olabileceği hakkında fikri olduğunu sanmıyorum...Düşünsene , birisi yıllar önce sana “bok böceği” diyor “hamam böceği” diyor ve senin bu ismi almak isteyip istemediğini bilmiyoruz , başvurabileceğin bir avukatın bile yok...Sen onların avukatı mısın diye soracak olursan , avukatımla konuşma hakkımı kullanırım...Böcek sikimde bile değil ,bu isim verilen şey “zigon sehpa” bile olsa elimizden bir şey gelmez bunu demek istiyorum...Çoktan birer isim verilmiş , her bir şeye ve bunu da insan yapmış ; aynı, bokuna bok demeyi bulan insan gibi...
Ondan sonra da kalkıp , ilkel insanı eleştiriyorlar...İnsanoğlu asıl,o dönemde avukat denen şeyi bulamadığı için hayıflanmalı bana kalırsa...O dönemde, ilk elin günahı olmaz diye düşünmeyi akıl edebilen insanlar olsaydı veya bunun bilincinde olsalardı , emin ol hayatımızı daha çok sikerlerdi...Ama orada dur işte...Demek ki bu insanlar ne yaptıklarını bilmiyorlardı...”İleriki jenerasyonlara bir şeyler bırakmak” terimini bugünün insanı uyduruyor...Bilerek ve isteyerek ,ilk elin günahı kavramını sahipleniyor , suçu ilkele atıyorlar...Şu, gelecek nesile bir şeyler bırakmak istiyorsan , onlar ilerde bunlara lanet etmemeli...Cro-magnon’ların psikiyatrları filan var mıydı bilmiyorum ama , onların zaten homo sapiensleri düşünecek kadar dertlenmiş olabileceklerini düşünmüyorum...Hayat onlara güzelmiş...Bizimkiler ise kendi yaşadığı çağı unutup, gider bir sonraki çağı düşünür oldu...Bırak , yaşadığınla kal,çok bir şey bırakmak istiyorsan da,önce kendini tutmayı başar ; sonra fikirlerin ulaşır zaten istediğin adrese...

Diyorum ya garip bir şey bu , yaşamak mevzusu...Günden güne değişik şeyler oluyor...Farkında olan insanoğlu , farkında olamadıkları için savaş veriyor , bu sıfata bağlı kalmak için...Düşününce ,aradan milyonlarca yıl geçtiğini ve en güncel yılda yaşadığımızı fark ediyorum ben...Bu inanılmaz bir şey...İnsanlar sadece doğduğu andan bu ana kadar olan ve biraz sonrasındaki yaşamıyla ilgileniyor belki...Fakat , bundan önce onbinlerce yılın geçtiğini ve bu içinde bulunduğu yılın , günün ve dakikanın ,bu yıl doğrusundaki en uç nokta olduğunu fark edemiyor sanırım...Bunu düşündükçe üç boyutlu resme dalar gibi dalıyorum ben...Düşünsene öyle bir sistem kurmuşsun ki , zamanı gösteren her şeyin olmasına rağmen yine de onu durduramıyorsun...Eskiden saat bile yokmuş...İlk insanları, zamana sahip oldukları için kıskanıyorum doğrusu...Keşke diyorum ,durdursaydınız zamanı ,bizler için , ama nereden bilebilirdiniz ki... Yaşam çok garip...

Bugün , dünden yarını çıkartıp elde ettiğin bir sonuç bence...Elde olan ve bilinçli olarak anlam verdiğini düşündüğün bir şey...Bulunduğun yer , zaman , mekan , algılar her şey değişiyor zamanla...Ama şu böceğin ismi “bok” ya hala, en çok da buna canım sıkılıyor...