RSS

-14-


Sudan daha berrak,
Bir kelam…
İki elim,
İki gözüm…
Sağ selamet…
Kokluyor mis gibi leylakları
Bir burun…
Ketumdu bir aralar,
Çok konuşkan…
Binlerce fikrin zabıtı…
Bu dilim…
Dile kolay fakat
Ketum bu aralar…



















Bir-i deli…
Senden benden,
Akl-ı müstesna…
Kim bilir…
Sesimi duydum…
Belki…
Aklımı saldım…
Sandım ve
Sandım…
Yine kalan kalandı ya!
Sanan…
Bendi...
Bendi ve
yalnızlığım…

Çeççere


Siz de yaza bomba gibi BİR şarkıyla girmek mi istiyorsunuz? Fakat bunun için elinizde malzeme ve ilham yok mu? O zaman beş adımda incelediğimiz bu bölümde siz de bir 'çeççere' bir 'aysetupegu' , 'gargomonia' , 'saksafoni' gibi sikimsonik bir şarkıya sahip olabilirsiniz…

1-Portekizce ve İspanyolca kırması bir şarkı ve şarkıcı ismi…
Öncelikle son dönem moda olması nedeniyle şarkınızın dili bu dillerden birisi olmalı…Eski moda 'reggeaton' tınılarından sıyrılıp biraz daha çingenemsi bu dil tarzına ulaşmanız önemli…Şarkı isminin dinleyiciyi can evinden vurabilmesi için anlamı uzun, yazılışı kısa kelimeler seçilmeli…Balayı gibi isimler de olur…Önemli olan şenlik havası verilmiş gibi bir parça ismi…Yaza uygun…'Gel otur benim kamama,kaynaşalım sonra bir yolunu buluruz,havuza atlayalım da gerisi kolay’ın Portekizce karşılıkları buna örnektir…
Asıl isminiz de önem taşıyor…Portekizce herhangi bir isim olabilir ama ahenkli olmalı şarkıyla…Bunu daha sonra şarkı içinde söyleyeceğiz…Gustavo , Malyaryo , Marcelo , Telo , Melo bunun gibi…
 
2-Şarkı sözleri...

Daha önce de bahsettiğim gibi sözler , yazın it gibi doluşmuş kalabalığı coşturan (en azından onların öyle sanması için yeterli) cinsten olmalı…Şarkının hemen başında 'Gustavo!' dediğin zaman ortam alevlenmeli…Gustavo olmasın çok benzer olur…Romario olsun mesela…Kalabalık sizi bu isimle anmalı ki sonra sahneye çıktığınızda bir anlamınız olsun…Şarkı sözleri içinde elbette ki anlaşılmayan kısımlar olacak…Bunlar 1 ve 10.saniyeler arasında orgazm çığlıkları eşliğinde gelmeli…Romariowroowjıwaaaaah gibi bir serzeniş sizi sahnenin ateşine itmek için idealdir…Sahneye çıkışın ardından sözlere geçilebilir…Anlamsız kısımlar şarkımızın en can alıcı yeridir…'Mottoro Zotto , cumbaba mumbada' gibi ikilemeler hem söylenişi kolay hem de akılda sürekli kalacak olan söz gruplarıdır…Şarkının sonuna doğru kalabalığın tekrar isminizi söylemesi gerekli bu tarz bir parça yapacaksanız ; yoksa olmaz…Adına ne denir bilemiyorum ama söylerken mikrofonu kalabalığa tutup nakaratı veya o anlamsız kısmı söylemesi için bu hareketi yapmanız da gerekiyor…

3-Müzik
Altyapı ne kadar sıradan görünürse o kadar iyi…Akustik gitarlar bulunmalı ve sesi son derece kulağı tırmalayan tonda olmalı…Akordeon vari enstrümanlar Brezilya müziğinin temelinde mi var bilmiyorum ama o gelenek yine de bir köşesinden yakalanmalı…Bunların armonisi sözlerle çok uyumlu olmalı ki gerekli gereksiz sözler o çalgıların tınılarıyla zihinlerde yer edinmeli…Makaçomo derken müzik de makaçomo demeli…Müzik grubu arkaplanda şarkıcımızın önüne geçmemeli ; mümkünse halktan ve yoksul bir kesimmiş gibi görünmeli…Güney Amerika’daki birçok müzik kültüründe bunu görüyoruz…Bu çalgıcı grubunun en önemli tematik özelliği oradaki diğer insanların tam aksine bir rüküşlük ve çingenelik örneği sergilemesidir…

4-İmaj
Çingene kontenjanından en belirgin isim siz olmalısınız…Bütün yapılan işin özeti budur…Yazın sıcağında terleyerek , görünüş ne kadar deforme olursa o kadar çok sevilirsiniz…Şimdi diyeceksiniz ki Michel Telo kardeşimiz görünüşüyle , giyimiyle filan düzgün…Nasıl giyindiğin değil de yaşam tarzın ve ifade biçimin önemlidir…O açıdan çingene ruhun yoksa bu müziği yapma olasılığın da o kadar azalır…Felsefesi tam çözülemeyen bu tarza ortak olmak için yoğun çaba harcanmalı veya hiçbir çaba harcanmamalı…Giyim olarak , pembe renk ağırlıkla tercih edilmeli , saçlar sıcak havaya rağmen hiçbir şekilde esnek olmamalıdır…

5-Çeççere etkisi
Bu madde aslında ortaya karışık gibi bir şey…Ruhunuz , stiliniz her şey bir kenara ; yaptığınız müziğe (veya müzik midir bu gerçekten emin değilim) hiçbir şekilde inanmamanız lazım…Eğer inanır , buna göre hareket ederseniz zaten olmayacaktır…Bunu sizi dinleyen topluluk bile hemen kavrayabilir…Ki bu da bizim istediğimiz etkileşim değil…Demek istediğim bu müziği yapmadan önce iki kez düşünmek faydalı olabilir…Amacınız ilgi çekmek , bir yaz dinlenip unutulmak ise buna girişin , yoksa beyninize hücum eden bu melodileri dinlemekle yetinin…

Şimal


Durduğum yerde terliyorum…Evin içinde ve dışında terliyorum…Aniden sıcak bastırıyor,terler boşanıyor vücudumdan ,süngerimsi tişörtüm onları çekiyor…Alnım çok terliyor , yer çekimiyle birlikte ter damlaları göğsüme doğru yol alıyor…Tişörtüm sırılsıklam…Yapışan tişörtümü değiştirmiyorum ; bir diğerinin akıbeti de aynı olacak çünkü…Bu kötülüğü giysilerime yapmıyorum…Duş almıyorum , zaten çok almam…Aldığım zaman ise biraz da havluları ıslatıyorum ter banyosuyla…Yazın ortasında çorap giyiyorum…Ayağımın altı simsiyah kirlenmesin diye…Kirlenirse güzelim koltuklara zarar gelirmiş diye…Terlik giymiyorum…Pranga takılmış gibi hissediyorum kendimi onları giyince…Çorap iyi…
Soluk alıyorum , salonun kuzeye doğru açık tek penceresinden ölümüne poyrazlar essin diye bekliyorum…Onun taklidi anlık esintiler , ter damlalarına bir anlık dur diyebiliyor sadece…Sonrası malum…Dışarıdan sesler geliyor ; tanıdık , monoton , yeryüzünde duymak istemeyeceğiniz kadar çok ses…Susturmanın imkanı yok…Betonu delen alet  , kafatasımı deliyormuş gibi…Şehrin güzel görüneceğine dair boş inancın eseri olan yeniden yapılan kaldırımlar garip insanları ağırlıyor…Kendi aralarındaki sohbeti bol olmayan bir yığın insan…Yolun kenarında bacak bacak üstüne atmış ,ununu elemiş eleğini asmış yaşlı adamlar onları boş gözlerle izliyor…Belki aralarında bir şeyler tartışıyorlar amansız bir şekilde , gözleriyle …Bu ses , bu şehir insanları sağır ediyor…
Sigara içmek istiyorum boşluğa uzun uzun bakıp…Kaybolan binlerce çakmağımın yerine hiçbir zaman sevmediğim sıradan çakmaklar ve bazen de ocak ateşi eşlik ediyor bu yakma eylemine…Kül tablasının çok küçük olanını hiç anlamıyorum…Büyük olanlarını ise elimle zar zor tutup bir yere koyana kadar çabalıyorum…Ellerim titriyor…Aklımdan acaba çok sigara kokan bir insan mıyım diye geçiriyorum bazen…Önemsemiyorum , çünkü bunun farkında olmayanlardanım…Bir dal sigaranın ardından ikincisi gelebiliyor…Sadece sigarayı yaktığımda esmeye başlıyor hava , benimle alay eder gibi…Küller savruluyor…Mütemadiyen içim titriyor , kalbim cız ediyor bu şehirde suya değen bitmiş sigara gibi…

Off diyorum…Saat 16.47 olmamalı…Bir insan bu saatte uyanmaz…Başımın altındaki süngeri fark ediyorum ilk olarak…Bütün sabah, gecenin vermiş olduğu yorgunluğu çekmiş bir sünger…Buna rağmen kış ortasında kalmış gibi örtüye sarınıyorum uyumadan önce…Belki o beni anlar diye…Açken bir şey yemek istemiyorum…Açım diyorum evet acıktım ama yemek istemiyorum…Farksızım bir tişörtten , bir yığın boşluktan ve terden…Kendine acıyamıyor insan biliyor musun…Çok zor…
Anılar birikiyor…Kaç tane sigara bitmiş saymıyorum…Saatler geçiyor , gece olmaya çok yakın…
Kaptanı olduğum tek kişilik gemiye biniyorum…Önümde siyah bir gökyüzü birkaç yıldız…Gözlerimi dikiyorum farkına varmadığım saatlerce….Gece daha sessiz…Sineklerin dostluğu(!) elzem…En az bir kere ısırıldığımda ödeşmiş mi oluyoruz bilmiyorum…Onları bazen katletsem de bu onlara ders olmuyor…Bomboş sanrılar eşliğinde sürüp gidiyor zaman , açık okyanusta…Şahane bir boşluk…Eylemsizlik sürünüyor…
Offf çekiyorum bir kez daha…Bu , gece versiyonu…Kollarımı koltuğa verip filmlerdeki gibi kendini yorgun bi şekilde koltuğa bırakan insanlar gibi…Ne yapıyorum lan ben…Sağıma soluma bakıyorum , sessizce…Bir sigara daha yakıyorum…
Gözlerimi kapatınca bir anlık başımın sağından soluna doğru bir sızı geçiyor…Anılar çoğalıyor birden aklımın odalarında…Bir sigara daha? Geçiriyor işte ağrıyı…Geçiriyor…
Kendimi bulamıyorum bazen…En büyük yanılgım kendim…Binlerce insan , binlerce kişi…Susan , konuşan daha çok konuşan ama gece sonunda susan…ve gecenin ortasında açık okyanusta sadece bir ben…İstemeden,
Yalnızlığımı taçlandırıyorum…
Ve bu dünya bana çok saçma geliyor…

Çok özlüyorum…

-13-


Bir kelebek uçtu bu diyardan…
Bilinmeyene,var olmayana…
Kafası darmaduman , yalpaladı
Süzüldü…
Yükseldikçe kayboldu;
Alçalmadıkça kendini buldu…
Tek gün misali ,
Alacağını aldı , gitti…
Dur diyemedi kimse ona,

Durmazdı da…
Yalpaladı , yorgun bir sarhoşlukla…
Sarı gökyüzüne daldı,
Saydam çiyleri unutup…
Damlalardan hallice,
Yağmur oldu ve
Gitti…


Devam Sütü


Devam sütü nedir arkadaş…"Devam sütü"…Bir devamlılık , devinim olduğu söz konusu anlayabiliyorum ama bunun sütle olan bağlantısını sevmiyorum…Bebekler için sunulan devam sütü , bir tür saçmalığın sonucu bence…Sütle başlayıp sütle devam edilip sütle sonlandırılması gereken bir süreçten mi bahsediliyor ? Çoğu canlının süt içerek yaşama başlangıç yaptığını biliyoruz ama “devam” adı altındaki biraz emrivaki , biraz angarya yakıştırmanın sütle bağdaştırılması gerçekten midemi bulandırıyor…
Anlatmak istediğim veya anlamanızı istediğim herhangi bir iddiam yok…Bu benim tamamen kişisel , içimden gelen saçma bir dürtü ve bunu belli etmek istiyorum sadece…Devam sütü diye bir şey olmaz , olamaz…Sözü edilen sütü içmeye devam eden bir varlık , bir canlı , bir bebek var…Bu bebek ilk içtiği şeyin su veya süt olduğunu nereden bilebilir ? Kaldı ki devam sütü , devamlılığı arz eden bir yapıdayken bebeğin buna tabii tutulması ne kadar akla mantığa sığıyor bilmiyorum…Bebek bunun zorunlu olduğunu bilmiyor(aslında zorunlu bile değil ama adı onu anımsatıyor)  ; bebeklikten başlayıp büyüme süreci içerisindeki devam etmesi gereken zoraki işlerden ilk adımı bu devam sütü oluşturuyor belki de…Çünkü biz de bilmeden bir şeylere devam ediyoruz…Kaynak belli değil ama , bize sunulan devam edilmesi gereken şeyler bize dayatılıyor ve kabul ediyoruz , alıyoruz…Devam etmek veya tamam ben burada bırakıyorum deme seçeneği bizim elimizde olan bir şey değil gibi…Birebir de öyle zaten,bunu sorgulamaya gerek yok…
Tamam, devam sütü de , nereye kadar devam edecek? Bu belli değil…Zaten devam sütü derken ,” hadi devam et içmeye , devam devam , yoook yook , iiç iç gibi “ bir zorlama mı mevzubahis ? "Aslansın , kralsın , yok bir şey , geçecek hadi iç , devam sütü buuuu , devam devam “ mı deniyor bu bebeklere , kulaklarına bu gerizekalı cümleler mi fısıldanıyor acaba ? Cidden bu kaotik , işin içinden çıkılmaz çarkların kurbanı oluyor bu bebekler…Belki onlar bilmiyor ama ben onlar adına üzülüyorum , kaygılanıyorum…Olmamalı arkadaş bu süt…Bebeğin sağlığını düşünüyorsun eyvallah ama o sütün içindeki maddelerin herhangi birisini bile bildiğini sanmıyorum…Bir bebek sahibi değilim…Zaten bir bebeğe sahip olunmaz , bebek oyuncak veya gayrimenkul değildir ki sahip olasın…Fakat bu “devam sütü”ne para veriyorsun…Para vermeye de devam ediyorsun...Orası biraz garip…
Aah ah…Bilemiyorum…Ben çok sorguluyorum bu yaşamı…Devam mamasını da sorguluyorum…Acaba kaç tane devam edilen şey var şu hayatta?…"Devam sigarası" var mıdır mesela ? Başladın ama devam etmen için devam sigarası…Ne kolay ya…Ne kolay amına koyim…Bu kadar basit yani , insanlara bir şey satmak…Bebek , lahmacunla beslenmeli demiyorum elbette…Bebeğin annesinden içtiği sütü , enzimlerine kadar taklit etmek ayrı , bebeğin o sütü annesinden içerken, anne bedeninden aldığı minerallerin vitaminlerin faydaları ayrı…Birebir aynısı olduğunu zannetmiyorum…Bebek de adam olsun ulan , içmesin o kadar çok süt…Zaten ilerde süt yararlı diye kakalayacaklar…Süt bana kalırsa çok zorda kalmadıkça(bu 'zor' limitini kestiremiyorum) içilmesi matah olan bir şey değil…İçerken o yağ katmanının boğazdan geçerken verdiği his güzel değil bir kere…Devam sütü ise eminim bir o kadar boktandır…Bebek bunu dile getiremese de , annesinden içtiği o sütten sonra , devam sütünün tadını beğenmeyecektir…Tükürse olmaz , içmese olmaz…Anne babaların değil , onlara bu sütü satanların bir tür kötülüğü bu…"Kötülük" dışında aklıma gelen bir kelime yok ne yazık ki…
Neden bu kadar buna karşı olduğumu bilmiyorum…Sadece ismine baksam bile , aklımda kötü şeyler çağrıştırdığı için olabilir bu varsayımlar…Siz insanlar , benden çok bilirsiniz zaten yaşamımda neyi içmem gerektiğini , nelerin faydalı nelerin zararlı olduğunu(!)…Siz benden daha iyi biliyorsunuz gözü kapalı devam etmeyi…Sağlığımı veya mutluluğumu siz benden daha iyi biliyorsunuz…Bilmediğiniz hiçbir şey yok neredeyse…Devam edilsin istiyorsunuz , devam edilmesine karşı çıkılsın istemiyorsunuz…Bunu da bana sormadan yapıyorsunuz…Harikasınız…
Olmayın , var olmayın ve yok olun…Devam etmeden…

Pattern

İnsanlardaki , her şeyi bir kalıba sokma eğilimini bir türlü anlamıyorum…Bunun en açık örneğini ev dekorasyonlarında görebilirsiniz…Mutfak , banyo , çocuk odası gibi muhtelif yerlerdeki ‘kör göze parmak’ sıradanlıkların varlığı beni bunaltmış durumda…
Çoğu insanın “aa dur lan fayanslardaki desenlerde ne var” veya “çocuk odası , illaki çocukla alakalı ürünlerle mi dolu olmalı” gibi sorgulamaları yaptığını düşünmüyorum…Zira, bunların önemsenmeyecek derece küçük şeyler olduğu söylenebilir…
Duşakabin bence en can alıcı ve aynı zamanda en çok canımı sıkan banyo ürünü…Öncelikle 'duşakabin' sözcüğünü sevmiyorum…Bunu üreten insan “duş-kabin” diye bir şey olmaz , illaki ben araya “a” harfini eklemeliyim diye mi düşünmüş ? Duş aldığımız yer zaten başlı başına kapalı olması öngörülen bir yerken , sen bunun üstüne yönelme eki ekleyerek duşa kabin demişsin…Var olan şeyin üstüne bir kabin daha…Küvete veya duş aldığın yere kabin yapmak istersin o ayrı , ama bu , kabin yapmadığın zaman da orada duş aldığımız olgusunu değiştirmez…Duşakabin güya süper bir şeymiş gibi kabul edilir ama ,kendi nazarımda asla vasatı geçmeyen ,estetik olmayan yapılardır…
Duşakabinle ilgili canımı sıkan ayrıntı ise kabinin giriş çıkışının yapıldığı kapılarının (artık ona ne denirse) üstünde illaki denizle , okyanusla alakalı desenlerin olması…Bunların olması gerekiyor(!)…İçinde duş aldığımız yerin , yosunla , yunusla ,deniz yıldızıyla ne alakası var allasen…Halihazırdaki duş jelleri de bir alem açıkçası…Deniz yosunu özlü , akvaryum yemi bazlı , balina kakası özütü gibi milyonlarca çeşidi var…Demek ki biz duş almıyoruz arkadaş, deniz bilimci gibi , okyanus tabanlı kabinlerde , su altı deneyleri yapıyoruz…Bu kalıplar içerisinde başka bir şey aklıma gelmiyor ne yazık ki...
Çocuk odası dediğimiz şey baştan kaybediyor bence…Çocuk odası! İçinde çocukların yaşam sürdüğü , çocuk ruhluların girişinin serbest olduğ-…Açıkcası çocukların beyinleri doğru ve yanlışı ayırt edemiyor belli bir yaşa kadar…Soyut , zevkle alakalı, estetiğe yönelik duyguları tam gelişmiyor…Çocuklar ,kendilerine ayrılan bu odada , “çocuk dediğin bunları sever” gibi varsayımları da çözemiyordur bence…Onların istediği oyuncaktır , çocuk odası değil ki (‘çocuklara oyuncak verilmelidir’ bir kalıptır kabul ediyorum ama bugüne kadar oyuncak sevmeyen çocuk da tanımadım)…Çocuklar çoğu zaman oyuncaklarını salon gibi daha ferah yerlere getirip orada oynamayı seviyor…Bu da çocuk odasının ne kadar gereksiz bir şey olduğunu ortaya koyuyor bence…Çocuğun odasına salıncak alana kadar , çocuğun dışarda gidip parkta oynamasına izin ver yani…Çocuk odası yerine , bence oyun odası olmalı evlerde, bu ayrı bir konu biliyorum ama , çocuk odası kalıbı ne kadar banalse oyun odası da o kadar yaratıcı…
Mutfak dekorasyonunda , mutfak dolaplarının altındaki kısımda illaki bir şeyler olmalı(!)…Mutfak zengin durmalı(!)…Yemek yaptığın yerde , yiyeceklerle ilgili küçük tablolar kadar bayağı bir şey yoktur sanırım…Ben olsam elma tablosunu odama asarım,daha güzel durur…Tabak altlıkları desen onlar da berbat , desenli , meyveli , alacalı…Birileri bence bizimle alay ediyor…
Ev dekoratörü değilim , pedagog da değilim , duşakabin üreticisi hiç değilim; fakat bu tarz ayrıntıları gördükçe canım sıkılıyor…Bana oyuncak lazım…

Bozuk

Bazen “yüz” veya “elli” lira bozdurmak dünyadaki en meşakkatli işlerden birisidir bence …Para bozdurmak veya bozdurabilmek yeteneğe bağlı bir şey midir bilmiyorum…Parayı nerede bozduracağınız önemli…Ben yakınlardaki market , mağaza , büfe tarzı yerleri sırayla deneyenlerdenim…Para bozdurmaya yeltenirken insan zaman içinde ümitsizliğe doğru yol alabiliyor…Her defasında bu tür olayları yaşadığım için para bozdurmaya yanaşmayanlar hakkında genelleme yapabilecek kadar ukalayım…
Öncelikle direkt olarak “Yüz lira mı? Abi VALLA bozuğum yok ya” insanından girizgah yapmak lazım…Yüzde seksen oranında bende şüphe uyandıran bu yaklaşım çeşitli fikirler doğuruyor beynimde…Sen market sahibisin kardeşim , yüz lirayı gayet bozabilecek durumdasın…Nedir bu “bende hiç yok , aslında hiç para kazanmıyorum tavrı”?…Anlamıyorum ki…Acaba kendimi çok acındırmadığım için mi ; karşı tarafa ‘çok zorda kaldım mutlaka bu parayı bozdurmam lazım hissi’ni veremediğim için mi yardım etmiyor diye soruyorum kendime…Onun dışında tipime bakıp para bozmuyor da olabilirler…Halbuki ben para bozdurmak isteyen bir kişiye bizzat yardım edebilecek bir kişiyim…Belki de sorun budur…Bir diğer konu da bozdurulacak paranın sahte olmasından kaynaklanan korku…Bunu da hasbelkader para bozmayı kabul edip , parayı gökyüzüne doğru tutan insanlarda görebilirsiniz…Verdiğim paradan sonra ben bile o paranın sahte olduğuna inanıyorum bazen…Parayı bozdurup ilerlerken sahte parayı nasıl da bozdurdum havası olmuyor değil…Karşı tarafa verdiğin o kuşku bile paha biçilemez olabiliyor…
Bazı insanları da vücut dilinden anlamak mümkün…”Buyrun , ne bakmıştınız?” bakışlarının ardından 'bir şey almayacağınızı sadece ve sadece oraya para bozdurmaya geldiğinizi' anlayan insanlar biraz tedirginlik içerisinde ellerini iki yana açarak : "bizde de yok ki para” tavrını sergiliyor…Evet bunu sorduğum saatte elinizde para olmayabilir ama akşam da sorsam aynı durumla karşılaşıyorum…Fazladan bir tiyatral çabaya gerek yok bence , gayet anlayabiliyorum para bozmayacağınızı…Teşekkürler deyip(hiçbir sonuç alamasak da teşekkür ederiz garip bir şekilde)çıkıyorum oradan…
Bunun dışında sempatik görünmeye çalışıp , karşı tarafı üzmemeye çalışan insanlar da mevcut…”Bozuğum hiç kalmadı ya güzelim” diyen satıcılar bile var…Niye bozmuyorsunuz lan parayı? Neden yani?
İnsanlara yardım etmek bu kadar zor bir şey midir ?
Empati kurarak karşımdakini anladığım durumlar da oluyor…Ben o yüz lirayı versem elinde hiçbir şekilde bozuk kalmayacak ve zorda kalacak…Böylesi durumlarda “kalsın gerek yok” diyorum…Çünkü bazı işletmelerde bozuk para çok lazım oluyor…Büfeler ise bu kastettiğim grubun içinde olamaz asla…
Para bozdurmak için ikna edebildiğiniz bazı kişiler paranızı tam bozamayabiliyor , onun için yakındaki bir yere kadar gitme zahmetini gösterebiliyor , bu da güzel bir davranış…Aksi halde zaten böyle bir işe hiç girişmiyorlar…
Parayı bozduramadan dolaşmak çok can sıkıcı bir şey…Geçen süre içinde ümitler tükenebiliyor…Er ya da geç birisi bulunuyor ama zaman kaybı yaşamanız bu durumu sorgulamanıza yol açıyor…Ben çoğu zaman bozuk parayla alışveriş yapmayı seviyorum…Sigara alırken , tam para üstüne bir de bozuk vererek daha hızlı alışveriş yapıyorum çoğu zaman…Ayrıca biriktirdiğim bozuklukları da markete veriyorum (onların çok istediği bir şeydir bu)…Para bozdurmak, öncesinde iyilikte bulunduğun biriyle veya bir yerle daha kolay oluyor…Burada bunun için altın kural vermeye gerek yok çünkü hiç tahmin etmediğiniz bir kişi bile para bozabiliyor…Sizin gibi gönüllü insanlar olması gerekiyor…
Para bozdurabilmeniz için bazı insanlar var…Bunlardan birincisi taksiciler ; ama dikkat etmeniz gereken şey ters birine denk gelmemeniz , ikincisi de şehir içindeki petrol ofislerindeki benzinci eleman…Onlarda kesin bozuk oluyor , kolay yoldan para bozdurabilirsiniz…
Tamamen rahat bir yaşam yok dışarıda…Atm’lerle bile papaz olabiliyorsunuz , yüz elli lira çekince çoğu zaman yüz ve elli lira olarak veriyor , bazen de elli liranın hepsini bozuk beşlik olarak verebiliyor…İşi riske atmamak için ben önce doksan ve sonradan altmış tl çekiyorum…Bildiğin gereksiz bir insan tavrı ama bunun çoğu zaman gerekli olduğunu sonradan anlıyorsunuz...