RSS

Jvaleri



Gecenin koynunda , belki de gün ışığına birkaç saat kala gözlerimi diktiğim yerde , dikili kalmayı başarabilmiş birkaç ağacın kendini rüzgara teslim etmiş dalları var…Onlar hep oradalar…Gözlerimden kaçan yüzlercesi ise dökülen yapraklar…Sarı , metanetsiz , huşu içinde bir yerlere kaybolduğunu varsaydığım yapraklar…
Suyun üstüne henüz düşmüş ,kendini var olan akıntıya bırakan bir başka sarı, büyüyen huzmesiyle yaklaşıyor…
Yavaşça , süzülür gibi bir hızla gözbebeklerime doluyor…Matemin buğusuyla tekrar doğmuş , ıslak olmasını istediğim havayı beraberinde getiriyor, nedensizce…Vücudumun en ince katmanını defalarca sıyırmış , her geçişindeki ürpertiyi bir sonrakiyle pekiştiren , ıslak olmasını istediğim havayı getiriyor…Bu beni yanıltıyor…
Hissiz , gözkapaklarının ardındakiler sözsüz , flu bir tabloda yağlı boyanın getirisi muğlak kaşları ise aksine telaşsız , saçlarını sere serpe dökmekten kaçınmamış ,başını cama yaslasa yorgunluğuna hiçbir şekilde inanmayacağım bir kadın içinde…Gözlerini belki de saatlerce başka bir yöne çevirmemiş, gecenin durgunluğuyla yarışan bir çift gözle aslında hiçbir yere bakmak istemeyen bir tavrın sahibi, sahip olmadığı arabanın arka koltuğunda…Öyleyse neden gözlerini kapatmayı yeğlemiyor ve bunun bilinmesini istiyor , buna vereceği cevap herhalde ki “ana caddeden devam edelim” sıradanlığında olurdu…Sanki hep öyle olmuştu…Böyle bir cevap, yüzündeki derin ama çok eski olmayan çizgilerden kolayca ayırt edilebiliyordu…
Kim bilir o durağanlığın içinde , verdiği cevapların toplamıyla çok da yol alamamışken yarıda bırakmanın heyecanıyla yanıp tutuşurken , olmasını ancak hayal edebileceği yaşamında , gereksiz bir dala takılmış yaprak gibi akıntıda sürüklenmeyi bırakacaktı…Bu düşünceler kafasına dolduğu her anda , dudaklarını ümitsizce büktüğünü ve gözlerini kıstığını düşündüm…Doğrusu bu olmalıydı...Gecenin karanlığı beni yanıltıyordu…
Ovuşturduğu ellerine bakma gereksinimi duymuş gibi gözlerini öne düşürmesi beni yanıltmadı…Belli ki sorular soruyordu kendine…Çözülmesini istemediği düğümlerin üstüne istemsizce tekrar tekrar düğüm atıyordu…Her gün kendisi gibi eskiyen bir çift kendisi vardı belki de…Birbirine benzeyen iki insanı fakat ayrıksı bu iki insanı , gölgesi cama vursa bile görmek istemiyordu…Bundan dolayı saçlarının sağda olan kısmı biraz daha öne düşmüştü…Bir tutamı ise az önce büktüğü dudaklarında rahatlayan izlerin üstüne oturuyordu…Konuşacaklarını bakışlarına saklamayı alışkanlık edinmiş birisi değil , “çoğunlukla iyi olduklarında susan” kişilerden birisi olduğuna şüphe yoktu…Bundan emindim…
Belki de yaptıklarını özümsemek onun için bayağı , elle tutulur bir şey değildi artık…Elde tuttuklarının bir önemi var mıydı bilinmez…Sadece, kendini içinde bulduğu bu anlamsız girdabın sonsuz sorgulamaya yarayan sonsuz zamanı özümseyebilirdi…Bunu yapmaktan bir an olsun vazgeç(e)mediğini anlamak çok zamanımı almayacaktı…
Korku ve endişe yersizdi , çoğu zaman…O da bunu biliyordu elbette…Bu anlık salınımların , onu gün geçtikçe daha olgun yapıp yapmadığını düşünmek istemezdi herhalde…Çünkü zaten bildiğine emindim…Buna alışmak , yani zamanın geçmesi , bir an olsun saçlarını önüne düşürmemek , gözlerini uzağa değil de herhangi bir yere odaklamak istemezdi…Gerçekten istemezdi…Zaten kendisini bilmek yeteri kadar sıkıyordu…
Gözlerini bir kez olsun istem dışı , dalgın bir şekilde kapattığı sırada , arabanın, arkasında yola bırakmış olduğu kırmızı ışıklara ve savrulan birkaç sarı yaprağa baktığımı fark ettim…Onlar hep oradalardı…

Syzygium



Kendimi bu dünyaya yamamışlar gibi hissediyorum…Hayata…Tekeri patlamaktan bıkmamış olan bisikletimi bisikletçiye götürüp, iç lastiğin leğendeki suda kabarcıklar bıraktığı anlardaki huzursuzluğumu anımsıyorum…Ne kadar çabalansa da eskisi gibi olmayacağı hissi vücudumda hasıl oluyor yeni bir bisiklet almayacağımı bildiğim için bırakıyorum , yine de onarılmaya çalışılsın…Sudaki kabarcıklar azalıyor , o lastik, kılıfına yerleştiriliyor ve vazgeçiyorum…Ben zaten sürekli su yüzündeyim…
Bir şeyler eksik …Onları doldurmak benim görevim değil…Hiç olmadı…Yine de yer ediniyorum bu yaşamda , bir kol , belki bir ayakla , 'olabildiğince' bir vücutla…Düşüncelerimde boğuluyorum ve dikişlerle tutturulduğum hissini iliklerime kadar hissediyorum…Zor , evet…Seni ayakta tutan ve aynı zamanda yıkan şeye sahip olmak…Kendine…Acınası…
Bir yapbozun –tamamlanmasına ramak kalmışken (belki de asırlar geçmiş)- bir yapbozun kayıp parçasıyım…Onca çabaya rağmen bulunamadım…Yerime koyacakları bir şey yok biliyorum…Lütfen koymayın zaten , bulmayın ki heyecanı kaçmasın…Siz bilmezsiniz…Ben istemezdim o boşluğu doldurmak…
Haksızlık etmek istemezdim kendime ama olmuyor…Sizin bildiğiniz gibi olmuyor kendine haksızlık etmek…
Kayın ağacı altında güneşten kaçıp neşeyle dinlenirken siz , ben karanfiller kokluyorum…Sonra bırakıyorum onları gökyüzüne…Solar belki aynı güneşte ; ama tomurcukları bir gün yine çiçek açar en geniş bozkırlarda…Benim bilmediğim bir zamanda…Ruhumda…Mutlu eder…
Tutuluyorum bazen…Asılı kalıyorum varlığın sonsuz salıncağında…Hiç işim değilken , en korkunç seviyede orada asılı kalıyorum…Acaba ben niye buradayım ?
En güzel en görkemli kendini beğenmişlik hikayelerinin ortasında durmaktan sıkılmış olmak bile kendini beğenmişlik sayılıyor bu defolu dünyada…Neden?










Oyunbozanlık etmiyorum hiçbir zaman…Fırsatım olsaydı bunun tam tersini yapardım, her günü en güzel lanetlerimle bezeyerek…Sizin bildiğiniz gibi olmuyor oyunbozanlık…
'Bir darağacında ölü süsü verilmiş olmak' en büyük alışkanlığım…Çünkü son isteğim öyle görünmekti…Biliyorum ki yaptığım kendimle oyalanmak…Başka türlü ,bir gün son bulmuyor…
Sonra ne mi oluyor ? Çoğu zaman bir boşluk…Boşluğu bir başka boşlukla kapatmaya çalışan insanların arasında debelendiğin bir boşluk…Layık olduğun en defolu parça üstüne seni yapıştırmışlar bilip bilmeden…

Telvesiz kahve olmaz ya , önce biraz fincanın dibine koyarsın tam olarak pişmemiş 'acını'…Sonra biraz daha katarsın…Kendine acırsın…Katıksız bir acı…Doldurursun ateş gibi sıvıyı üstüne…Bittiğinde yine sana dönersin  ve biraz durulursun…Çok uzak bir yere gitmemişsindir…Oradasın işte...Sonra ters döndürürler seni hapsolduğun yer içinde…
Uzun ,
Sessiz…
Acı…
Ölüyü oynarsın…
Keşke bilseler tadını…

Hedphelym



Çuvaldız…Armudun sapı üzümün çöpü…Katalizör…Fayda…
Cürüm…Pide-lavaş…Sakil…Ayan beyan…Metal dedektörü…
Kefalet…Akl-ı selim…Mihrimah…Şut ve gol…Haydan gelen huya…
Kakalamak…Serçe parmak…Kastanyet…Maribor…Hakan Balta…
Mütemadiyen…Simsar…Şark…Keseci…Doldur boşalt…
Kimlik kartı…Katapult…Dimağ…Dümen…Pajalusta…
Pitbull…Koy körfez…Sersem…Pilot kabini…Kabin ekibi…
Terhis…Sucuk gibi terlemek…Şerbetçi…Mikelanj…Ajans…
Katolik…Zar tutmak…Papaz her gün pilav yemez…Nar ekşisi…
Glikoz…Tufan…Krigamine Zen…Pat…Ustura…Bombardıman…
Kalifiye…Yutmak…Paso…Çilekeş…Pardon…Oryantal…
Kasnak…Üfürmek…Kavramak…Psikotik…Sardalya…Hurç…
Boru hattı…Prozac…Reklam…Mal beyanı…Hudut…
Kurtçuk…Likör…Laktoz…Muayene…Can ciğer kuzu sarması…
Baklava…Künefe…Mantık…Masöz…Üç büyükler…
Dengesiz…Marduk…Peltek…Önsöz…Outro…Kilit…
Dermişim…Safkan…Pasaklı…Kirli çıkı…Mitralyöz…
Keyfekeder…Top 10…İndirim…Çıkarım…Çakarım…
Mukoza…Er Ryan’ı Kurtarmak…Müsli…Handikap…
Çorap söküğü…Kaymak…Basamak…Tutkal…Mazda…
Haydaaa…Ha deyince…Kutup ayısı…Bar…Koza…
Zonguldak…Deniz tuzu…Çoban yıldızı…Firik nohut…
Mazgal…Akşama doğru azalırsa yağmur…Bazen…
Kıyma…Ufuk…Tahayyül…Merzifon…Mandal…Marul bıçağı…
Taş bebek…Kağıt makas…İğne deliği…Kapı gıcırtısı…
Gezegen…Uyutmak…Hayaller…Mürdüm eriği…
Ermiş…Balkabağı…Humus…Piyanist Şantör…
Lord Voldemort…Hayati…Sümsük…Paskalya…
Şatafat…Mahiyet…Masraf…Gelir ve gider…
Gider borusu ve gelir kapısı…Çıkmaz ayın son çarşambası…
Metelik…Derdest…Eskiz…Şubat…Müşfik…
Prezantabl…Huşu…Eliminasyon…Sükse…Sussa…
Kuytu köşe…Kapışmak…Oryantasyon…Vardiya…Kum…
Polis arabası…İkilik…İkircikli…İlkel…
Art arda…Art alan…Hop oturup hop kalkmak…Deyimler sözlüğü…
Noel baba…Sevimsiz…Mazoşist…Eklembacaklılar…
Gülüş…Narkotik şube…Isıtmak…Post…
Hissikablelvuku…İçine doğmak…Kabına sığmamak…
Öteki taraf…Göz önü…Dış kapının mandalı…
Kaldırım mühendisi…Müessese…Pötikare…
Heyhat…Yol tarifi…Yerden bitme…Keskin sirke…
Irmak Kazuk…Damper…Herhalde…Martaval…
Koltuk altı…Halı…Su şişesi…Sınırsız…
 

Extra


"Sen ne düşünüyorsun?" diye sorarlar ya “bu konu hakkında…” Sanki senin fikrin bilinse her şey değişecekmiş gibi…Düşündüğünü öne atan kişiler , seni sona bırakmakta beis görmez…Sen ise onları dinlemişsindir ve bazen sana yöneltilecek olan bu sorunun cevabını kafanda hazırlamışsındır…
İnsanların fikrini benimsemesi çoğu zaman onların en az zarar göreceği paydayı bulmakta biter…
Düşünüş biçimindeki pornografik altyapıyı mütemadiyen nötrleştirerek insanlara bunu senin fikrinmiş gibi sunarsın…Bunu cılız ve tehlikesiz(!) söz kalıplarıyla süslersin…Bunların çıktığı yer olan bilinçaltı, insanın aslında farkında olmadığını düşündüğü fikirlerin yüzdüğü havuzdur…Çıplaklığın getirisi olan en sahici tavır ise bu havuzu dışardan seyretmediğin anlarda ortaya çıkar…Kişinin iç dünyasının samimiyeti , dışarıdaki birçok insanın bulunduğu dış dünyadan(ki ben bu iki dünyanın ayrıksı olmasına çok şaşırırım) o kadar bağımsızdır ki bu da yaşamın ironik yanını ortaya koyar…
Bu ilkel , modernize olmamış bilinçli veya bilinçsiz düşünüş biçimimiz , bizim her zaman yabancı kabul ettiğimiz , uzak durmaya çalıştığımız , su çok soğuk diye girmediğimiz havuzdur…
İnsanlar bunu yapmaz…Gereksiz birçok şeye gerekçe sunabildiği(!) konular arasında ‘bilinçaltını sorgulamak’ da kolayca yer bulur…Düşünemiyorum diyemeyeceğim ama düşünüyorum…İşine geldiği gibi davranmayı en çok eleştiren insanların aslında bunu en çok arzulayanlar olduğu düşünülürse bu ikiyüzlü tavrın altında suçlu aramak veya bunun neden böyle olduğunu sorgulamak samanlıkta iğne aramak gibi bir iştir…Çünkü insan gizemli bir yaratık…Bunu sen ben bilsek bir üçüncünün ne düşündüğünü bilemeyiz sanıyorum ki…















Güneşe çıplak gözle bakmak , mümkünse bunu görme yetisini kaybedene kadar gerçekleştirmek elimizde olmayan bir şey…Bazı bilinçaltı süreçleri de böyle ilerliyor sanırım…Çok çabuk fikir değiştirmenin yerini , onu kapatabilecek daha olgun bir tavır alıyor…Değiştirmeyi bırakıp , sorgulamayı da bitirmeden , taşları biraz yerine koyuyormuş gibi hissediyor insan…Güneşle dalga geçmektense ona çaktırmadan bakmayı daha mantıklı buluyor…Bilinçaltı ve daha derinlerindeki fikirler bazen sızıyor dışarıya fakat bunu gizlemek bilmeden başardığımız bir eylem…
Belki de güzel olan budur…İçinden gelen soru sorma isteğini aşamazsın , en dehşet düşüncelerin nasıl olur da kimseye zarar vermez, samimiyetinin yakıcılığını kendin bilirsin ama bunu bilmesi gerekenler asla bilmez…En sonunda akıl sır erdiremeyip , bilemezsin, bilemezsin…En güzeli budur sanırım…
Gizemle kapladığın o güzelim denizlerin üstünü seyrederken gözlerin ışıldar , baktıkça bakarsın yorulmazsın…Gün ışığı evinin taşlarını çoktan ısıtmış içeriye girmek isterken panjurları indirip yine de biraz ışık girsin istersin…Daha fazlasını istemezsin…Elinin altında , cebinin içinde ne var bilinmesini hiç istemezsin…Adını bilmediğin bir rüzgar eser…Birazcık soğuk mu oldu ne ? Yeleğini giydiğinde üşüdüğün bilinsin istemezsin…Sıcacık yatağının içinde bütün korkularından uzak, başına geçirirsin yorganı , korkulardan saklarsın korkunu ve bilinmesini istemezsin…Bazen kendi adını bile bilmek istemezsin…
Adını bilmek istersin onun delice aynı zaman da bilmemek de hoş gelir…En güzel bilinmezlikleri göz kırparken hayatın , bana mı dersin ? Şaşırırsın , yüzünü aniden bir gülümseme sarıverir…Düşündüklerini bilip bilmediğini bilmezsin…En mahremi bilinmezdir onun…Bilmek de istemezsin , sırıtırsın içinden yine de biliyormuş gibi…Bilmem ki dersin…
Bilmem…

-14-


Sudan daha berrak,
Bir kelam…
İki elim,
İki gözüm…
Sağ selamet…
Kokluyor mis gibi leylakları
Bir burun…
Ketumdu bir aralar,
Çok konuşkan…
Binlerce fikrin zabıtı…
Bu dilim…
Dile kolay fakat
Ketum bu aralar…



















Bir-i deli…
Senden benden,
Akl-ı müstesna…
Kim bilir…
Sesimi duydum…
Belki…
Aklımı saldım…
Sandım ve
Sandım…
Yine kalan kalandı ya!
Sanan…
Bendi...
Bendi ve
yalnızlığım…

Çeççere


Siz de yaza bomba gibi BİR şarkıyla girmek mi istiyorsunuz? Fakat bunun için elinizde malzeme ve ilham yok mu? O zaman beş adımda incelediğimiz bu bölümde siz de bir 'çeççere' bir 'aysetupegu' , 'gargomonia' , 'saksafoni' gibi sikimsonik bir şarkıya sahip olabilirsiniz…

1-Portekizce ve İspanyolca kırması bir şarkı ve şarkıcı ismi…
Öncelikle son dönem moda olması nedeniyle şarkınızın dili bu dillerden birisi olmalı…Eski moda 'reggeaton' tınılarından sıyrılıp biraz daha çingenemsi bu dil tarzına ulaşmanız önemli…Şarkı isminin dinleyiciyi can evinden vurabilmesi için anlamı uzun, yazılışı kısa kelimeler seçilmeli…Balayı gibi isimler de olur…Önemli olan şenlik havası verilmiş gibi bir parça ismi…Yaza uygun…'Gel otur benim kamama,kaynaşalım sonra bir yolunu buluruz,havuza atlayalım da gerisi kolay’ın Portekizce karşılıkları buna örnektir…
Asıl isminiz de önem taşıyor…Portekizce herhangi bir isim olabilir ama ahenkli olmalı şarkıyla…Bunu daha sonra şarkı içinde söyleyeceğiz…Gustavo , Malyaryo , Marcelo , Telo , Melo bunun gibi…
 
2-Şarkı sözleri...

Daha önce de bahsettiğim gibi sözler , yazın it gibi doluşmuş kalabalığı coşturan (en azından onların öyle sanması için yeterli) cinsten olmalı…Şarkının hemen başında 'Gustavo!' dediğin zaman ortam alevlenmeli…Gustavo olmasın çok benzer olur…Romario olsun mesela…Kalabalık sizi bu isimle anmalı ki sonra sahneye çıktığınızda bir anlamınız olsun…Şarkı sözleri içinde elbette ki anlaşılmayan kısımlar olacak…Bunlar 1 ve 10.saniyeler arasında orgazm çığlıkları eşliğinde gelmeli…Romariowroowjıwaaaaah gibi bir serzeniş sizi sahnenin ateşine itmek için idealdir…Sahneye çıkışın ardından sözlere geçilebilir…Anlamsız kısımlar şarkımızın en can alıcı yeridir…'Mottoro Zotto , cumbaba mumbada' gibi ikilemeler hem söylenişi kolay hem de akılda sürekli kalacak olan söz gruplarıdır…Şarkının sonuna doğru kalabalığın tekrar isminizi söylemesi gerekli bu tarz bir parça yapacaksanız ; yoksa olmaz…Adına ne denir bilemiyorum ama söylerken mikrofonu kalabalığa tutup nakaratı veya o anlamsız kısmı söylemesi için bu hareketi yapmanız da gerekiyor…

3-Müzik
Altyapı ne kadar sıradan görünürse o kadar iyi…Akustik gitarlar bulunmalı ve sesi son derece kulağı tırmalayan tonda olmalı…Akordeon vari enstrümanlar Brezilya müziğinin temelinde mi var bilmiyorum ama o gelenek yine de bir köşesinden yakalanmalı…Bunların armonisi sözlerle çok uyumlu olmalı ki gerekli gereksiz sözler o çalgıların tınılarıyla zihinlerde yer edinmeli…Makaçomo derken müzik de makaçomo demeli…Müzik grubu arkaplanda şarkıcımızın önüne geçmemeli ; mümkünse halktan ve yoksul bir kesimmiş gibi görünmeli…Güney Amerika’daki birçok müzik kültüründe bunu görüyoruz…Bu çalgıcı grubunun en önemli tematik özelliği oradaki diğer insanların tam aksine bir rüküşlük ve çingenelik örneği sergilemesidir…

4-İmaj
Çingene kontenjanından en belirgin isim siz olmalısınız…Bütün yapılan işin özeti budur…Yazın sıcağında terleyerek , görünüş ne kadar deforme olursa o kadar çok sevilirsiniz…Şimdi diyeceksiniz ki Michel Telo kardeşimiz görünüşüyle , giyimiyle filan düzgün…Nasıl giyindiğin değil de yaşam tarzın ve ifade biçimin önemlidir…O açıdan çingene ruhun yoksa bu müziği yapma olasılığın da o kadar azalır…Felsefesi tam çözülemeyen bu tarza ortak olmak için yoğun çaba harcanmalı veya hiçbir çaba harcanmamalı…Giyim olarak , pembe renk ağırlıkla tercih edilmeli , saçlar sıcak havaya rağmen hiçbir şekilde esnek olmamalıdır…

5-Çeççere etkisi
Bu madde aslında ortaya karışık gibi bir şey…Ruhunuz , stiliniz her şey bir kenara ; yaptığınız müziğe (veya müzik midir bu gerçekten emin değilim) hiçbir şekilde inanmamanız lazım…Eğer inanır , buna göre hareket ederseniz zaten olmayacaktır…Bunu sizi dinleyen topluluk bile hemen kavrayabilir…Ki bu da bizim istediğimiz etkileşim değil…Demek istediğim bu müziği yapmadan önce iki kez düşünmek faydalı olabilir…Amacınız ilgi çekmek , bir yaz dinlenip unutulmak ise buna girişin , yoksa beyninize hücum eden bu melodileri dinlemekle yetinin…

Şimal


Durduğum yerde terliyorum…Evin içinde ve dışında terliyorum…Aniden sıcak bastırıyor,terler boşanıyor vücudumdan ,süngerimsi tişörtüm onları çekiyor…Alnım çok terliyor , yer çekimiyle birlikte ter damlaları göğsüme doğru yol alıyor…Tişörtüm sırılsıklam…Yapışan tişörtümü değiştirmiyorum ; bir diğerinin akıbeti de aynı olacak çünkü…Bu kötülüğü giysilerime yapmıyorum…Duş almıyorum , zaten çok almam…Aldığım zaman ise biraz da havluları ıslatıyorum ter banyosuyla…Yazın ortasında çorap giyiyorum…Ayağımın altı simsiyah kirlenmesin diye…Kirlenirse güzelim koltuklara zarar gelirmiş diye…Terlik giymiyorum…Pranga takılmış gibi hissediyorum kendimi onları giyince…Çorap iyi…
Soluk alıyorum , salonun kuzeye doğru açık tek penceresinden ölümüne poyrazlar essin diye bekliyorum…Onun taklidi anlık esintiler , ter damlalarına bir anlık dur diyebiliyor sadece…Sonrası malum…Dışarıdan sesler geliyor ; tanıdık , monoton , yeryüzünde duymak istemeyeceğiniz kadar çok ses…Susturmanın imkanı yok…Betonu delen alet  , kafatasımı deliyormuş gibi…Şehrin güzel görüneceğine dair boş inancın eseri olan yeniden yapılan kaldırımlar garip insanları ağırlıyor…Kendi aralarındaki sohbeti bol olmayan bir yığın insan…Yolun kenarında bacak bacak üstüne atmış ,ununu elemiş eleğini asmış yaşlı adamlar onları boş gözlerle izliyor…Belki aralarında bir şeyler tartışıyorlar amansız bir şekilde , gözleriyle …Bu ses , bu şehir insanları sağır ediyor…
Sigara içmek istiyorum boşluğa uzun uzun bakıp…Kaybolan binlerce çakmağımın yerine hiçbir zaman sevmediğim sıradan çakmaklar ve bazen de ocak ateşi eşlik ediyor bu yakma eylemine…Kül tablasının çok küçük olanını hiç anlamıyorum…Büyük olanlarını ise elimle zar zor tutup bir yere koyana kadar çabalıyorum…Ellerim titriyor…Aklımdan acaba çok sigara kokan bir insan mıyım diye geçiriyorum bazen…Önemsemiyorum , çünkü bunun farkında olmayanlardanım…Bir dal sigaranın ardından ikincisi gelebiliyor…Sadece sigarayı yaktığımda esmeye başlıyor hava , benimle alay eder gibi…Küller savruluyor…Mütemadiyen içim titriyor , kalbim cız ediyor bu şehirde suya değen bitmiş sigara gibi…

Off diyorum…Saat 16.47 olmamalı…Bir insan bu saatte uyanmaz…Başımın altındaki süngeri fark ediyorum ilk olarak…Bütün sabah, gecenin vermiş olduğu yorgunluğu çekmiş bir sünger…Buna rağmen kış ortasında kalmış gibi örtüye sarınıyorum uyumadan önce…Belki o beni anlar diye…Açken bir şey yemek istemiyorum…Açım diyorum evet acıktım ama yemek istemiyorum…Farksızım bir tişörtten , bir yığın boşluktan ve terden…Kendine acıyamıyor insan biliyor musun…Çok zor…
Anılar birikiyor…Kaç tane sigara bitmiş saymıyorum…Saatler geçiyor , gece olmaya çok yakın…
Kaptanı olduğum tek kişilik gemiye biniyorum…Önümde siyah bir gökyüzü birkaç yıldız…Gözlerimi dikiyorum farkına varmadığım saatlerce….Gece daha sessiz…Sineklerin dostluğu(!) elzem…En az bir kere ısırıldığımda ödeşmiş mi oluyoruz bilmiyorum…Onları bazen katletsem de bu onlara ders olmuyor…Bomboş sanrılar eşliğinde sürüp gidiyor zaman , açık okyanusta…Şahane bir boşluk…Eylemsizlik sürünüyor…
Offf çekiyorum bir kez daha…Bu , gece versiyonu…Kollarımı koltuğa verip filmlerdeki gibi kendini yorgun bi şekilde koltuğa bırakan insanlar gibi…Ne yapıyorum lan ben…Sağıma soluma bakıyorum , sessizce…Bir sigara daha yakıyorum…
Gözlerimi kapatınca bir anlık başımın sağından soluna doğru bir sızı geçiyor…Anılar çoğalıyor birden aklımın odalarında…Bir sigara daha? Geçiriyor işte ağrıyı…Geçiriyor…
Kendimi bulamıyorum bazen…En büyük yanılgım kendim…Binlerce insan , binlerce kişi…Susan , konuşan daha çok konuşan ama gece sonunda susan…ve gecenin ortasında açık okyanusta sadece bir ben…İstemeden,
Yalnızlığımı taçlandırıyorum…
Ve bu dünya bana çok saçma geliyor…

Çok özlüyorum…