RSS

Kırrevininverandasında

Damlalar…Dökülüyordu bardaktan boşanırcasına…Yağmuru çoğu kez tatmış olan evinin ahşap duvarları o kadar halsiz görünüyordu ki…Pencerenin pervazları yağmur damlaları onu birçok kez dövdüğünden olsa gerek , bir eziklik ve bir burukluk içindeydi…Ama o da halsizlik konusunda komşusu duvara rakip olabilirdi…
Riz , dışarıya öylece baktı…Sokağı , şehrin aslında çok yoğun bölgesine hemen yakın arka sokaklardan birisiydi…Yağmur buraya yağdığı zaman , seli andıran bir görüntü oluşuyordu ve çocukların oyuncaklarının bu sele karışıp gitmesi çok sık rastlanan bir şeydi…Riz için bu sıradan olmaktan çıkıp , onu daha çok hüzünlendiriyordu artık…Suların , çaresiz çocuklardan çekip aldığı oyuncaklar , yitip gidiyordu birbir…Aynı o’nun hayalleri gibi…Bir an için dalmıştı , yağmur damlalarını seyrederken…Başını cama yasladığını hayal meyal hatırlıyordu…Buhar oluşturdu camda , fakat bundan vazgeçmesi uzun sürmedi…Gözlerini sokaktaki kaostan salondaki maun masaya çevirdi…Nedendir bilinmez , gözlerini oraya çevirirken bütün bunlar yavaş çekim bir filmmiş gibi geldi ona…İlerlemek için hamle yaptı , fakat ayağının yerde sert bir cisme takıldığını hissetti…Bu kez dikkatini ona yoğunlaştırdı…Bir kibrit kutusu kadar olan bu nesne ona annesinden kalan değerli bir giysi tokasıydı…Bir davette bunu kullanmıştı , uzun süredir de arıyordu…Bunu bulduğuna o an için çok sevindi…Kederli haline dönmesi , onun masanın üzerindeki zarfa loş bir ışık yayan lambayı görmesiyle hızlandı…Merak ve endişe hakimdi bedenine sanki…Bu yüzden rahatlamak hissettiğini düşündü ve kendisine biraz viski koydu…Büyük salona sessizlik hakimdi…Sessizliği bozan tek şey dışarıdaki sert yağmurdu ; biraz daha hızlanmıştı sanki…Nihayet masaya yöneldi…Ayağının sağlamlığından çok emin olmadığı bir sandalyeyi çekti ,bardağını masanın bir köşesine koydu ve daha önceden açmış olduğu zarfı eline aldı…Kimden ve nereden geldiğini bilmiyordu…Normalde üstünde belirtilmesi gereken “gönderenin” ismi ve adresi postacı tarafından son anda kasten karalanmıştı belli ki…Bu durum Riz’i bir hayli meraklandırmıştı…Bununla birlikte artık sürprizleri kaldıramayan hassas bir bünyeye sahip olmuştu zamanla…İçinin rahatsız olması , bundandı belki de…Sıkılgan bir şekilde zihninde , geçmişte olup bitenleri gözden geçirdi…Bu mektubu ona kimin gönderebileceğini düşündü…Ailesiyle birlikte kalmıyordu…Onlarla bir ay gibi kısa bir süre önce görüşmüştü…Bulundukları şehirden çok daha sıcak bir yerde tatil geçiriyorlardı…Böyle gizli bir mektubu Riz’e yollamaları anlamsız olurdu…Bir sevgilisi olmuştu uzun zaman önce...Onunla bütün defterleri kapatmışlardı…Onu yeteri kadar tanıyordu…Onun kendisine mektup yazmayacak kadar yoğun bir adam olduğunu biliyordu…Hiç de yazmamıştı zaten…Riz'in sürpriz konusunda ağzı çok yanmamıştı…En azından bu durumdan hoşnut kalmayacak kadar çok şey yaşamamıştı…Fakat yine de bu durumdan bitkin düştüğünü düşünüyordu…Uzunca bir süredir dostlarıyla görüşmüyordu…Onlar da mektup yazan insanlar değillerdi…Riz’in posta kutusuna gelen şeyler arasında genelde mağaza ilanları ve pizzasını çok beğenmediği bir pizzacının reklamı vardı…Viskisinden bir yudum aldı…Kafası karışmıştı…Ne bekliyordu böyle gizli bir mektuptan ? Gerçekten bilmiyordu…Belki de gönderen istediğini elde etmişti…Onun kafasını karıştırmıştı…Riz viskisinden bir yudum daha aldı…Bütün bu düşüncelerle boğuşurken , hala zarftan mektubu çıkarmamıştı…Kararsızlık, onu hayatı boyunca bir ahtopot gibi saran bir kötü huydu…Bununla yaşamaya alışmıştı neyse ki…Şimdi yapması gereken o mektubu okuyup okumama arasında seçim yapmaktı…Ruh halinin buna uygun olup olmadığını kendisi de bilmiyordu…Ama mademki bunun başına oturmuştu , yapması gerekiyordu…Geri dönüşü olmadığını düşündü…Sert yağmur sesinin yerini şimdi sokaktaki sel benzeri suların yağmurun bittiğini haberdar eden o kaotik sesi almıştı…Bardağındaki viskiden son bir yudum aldı…Elini zarfın içine doğru götürdü…



Yavaşça çıkardığı parşömen kağıdını özenle masanın üstüne koydu…Ne yazdığına bakmak için yeltendi fakat birden beyninin yazılanı anlamayacak kadar yorgun olduğunu hissetti…Viski onu vurmuş olmalıydı…Ama bu onu kararından geri çevirecek kadar güçlü bir darbe değildi…Masanın üzerindeki lamba loş olan odanın tek parlatıcısı gibiydi…Hava kararmamıştı fakat sel etkisi yaratan yağmurun sahibi kara bulutlar da hala dağılmamış , havayı boğuyordu…Birden elektrikler kesildi…Bulunduğu yer her ne kadar şehir merkezine yakın olsa da elektrik konusunda çaresizdi…Riz’in artık umursamadığı elektrikler , tekrar gelmeyecekti bir süre…Çünkü her defasında bu ritüeli ezberlemişti…Masanın üzerindeki lambanın kapatma tuşuna bastı sanki elektrik varmış gibi…Gözlerini parşömene çevirdi fakat oda onun okumasına izin vermeyecek kadar loştu…Salonun köşesine doğru , ışığa doğru ilerledi…Yağmur durmuştu fakat camların üzerindeki buhar camı terk etmediği için Riz buna bir çözüm aradı…Pencereyi sonuna kadar açtı…Burnuna gelen o güzel yağmur sonrası koku onun bir an kendini cennette zannetmesine yol açtı…Onun bu havasını bozan şey dışarının soğuk havası oldu…Aniden bastıran rüzgar tenine işlemişti ve onu tekrar hayata döndürdü…Parşömen elindeydi…Çok şey yazılmışa benzemiyordu…Sadece tek bir cümle olduğuna emindi…Kağıdı dışarı doğru tuttu daha iyi görebilmek için…Eski bir el yazısına benzer bir yazıydı belli ki…Daha okumaya henüz başlamıştı ki kağıt rüzgardan etkilenip ikiye katlandı…Riz ilk kelimeyi okumayı başarabilmişti buna rağmen…”Dünün…” yazıyordu…Sol elinde tuttuğu kağıdı düzeltmek için sağ eliyle hamle yaptı…Her şey o anda oldu…Yağmurun başlamasından bitişine kadar olan sürede okumadığı bu kağıdı şimdi okuduğu için pişmanlık duyuyordu ki kağıt elinden kayıp gidiverdi…Kızgınlığını ifade etmek için sertçe pencerenin önündeki demirliklere vurdu...Kendini suçlamalıydı belki de…Sayısız kararsızlıktan , ender kararlar çıkarmıştı…Bu da onlardan birisiydi ve bunu da değerlendirememişti…O yazının ne anlama geldiğini merak etti…”Dünün…” diye başlıyordu cümle ve çok uzun değildi…Altında ne bir imza vardı ne de kimin yazdığına dair bir belirti…Kayıp gitmişti zaten , bunların artık bir önemi yoktu…Dışarıda kağıdı tutması için sesleneceği kimse yoktu…Yağmurun o sel etkisi yaratan suları yerini sokaktaki küçük bir dereye bırakmıştı…Parşömen havada taklalar attı , rüzgar onu arkasından itekledi ve suya ulaşmasını hızlandırdı…Parşömeninin açık kahverengi sulara karışmasını izledi...Çok uzaklarda birkaç küçük çocuk , oyuncaklarının derdine düşmüş görünüyordu…Riz onlara seslenmek istedi fakat bunu yapamadı…Çok yorgundu…Mektubu yollayan kişi ona tekrar aynı mektubu yazar mıydı ? Riz’in bu mektubu okuyamadığını öğrenseydi üzülür müydü ? Riz , üzülmüştü , sahiden…Pencereyi kapattı , yağmurun yıprattığı pervazlara baktı…Sonra yüzünü masaya döndü ; ama zarfa bakma düşüncesini kafasından attı…Daha önce çokça incelemişti zaten…Herhangi bir işaret yoktu…Yazılar karalanmıştı…Annesinin bir arkadaşının yazın onlara hediye ettiği , antika radyonun düğmelerine bastı, çalışır umuduyla…Belki yaşadığı az önceki talihsizliği giderir diye müzik dinlemek istedi…Sonra elektriklerin olmadığını hatırlaması , onu daha da hüzünlendirdi…Onunla bu loş odada , elektrikler kesildiğinde beraber yapılan aktivitelerden birisi olan “sessiz sinema” oyununu oynayabilecek bir arkadaşı bile yoktu yanında…Dünyada yalnız kalmayı başarabilen ender insanlardan olduğunu düşündü…Sakin olan yaşamı , iyice durağanlaşmıştı son günlerde…Loş oda , her şeye rağmen , sıcaktı…Koltuklardan babasının sıkça tercih ettiği tekli antika birine oturdu…Düşündü tekrar…”Dünün…” “Dünün…” ne ? Çok saçma dedi kendince…Saçma demesi , onun parşömeni kaybetmesinden dolayı bir teselli arayışıydı belki de ama yeterli değildi…Kaç saattir salonda oturuyordu…Elektrikler kesikti hala , kulağı seslere daha duyarlı olmuştu…Odasına doğru yöneldi…Farklı bir yer olması , onu biraz daha neşelendirirdi belki…Odanın kapısına gelmişti…Kapı kapalıydı bir an duraksadı…İçeriden tahtayı sıyıran bir ses gelmişti…Çok korktuğu bu sesin nedeni neydi ?


Kapıyı açmaya korktu ama tüm cesaretini toplayıp içeri girdiğinde odanın her zamanki halinde olduğunu anladı…Korkulacak ne olabilir ki diye düşündü…Kafası hızlı bir şekilde çalıştı…Yaptığı hareketler sanki onda bir slow-motion filmde oynuyormuş hissi uyandırdı…Deja-vu olduğu anlardan birisiydi…Hafif sarhoşlukla birleşince bu durum onun algılarını güçsüzleştirmişti…Bazen insanlarla konuştuğunda onlardan gelen bir soruyu ilk anda duyuyor olmasına rağmen anlamayıp , sonra bir iki dakika sonra cevabını verdiği birçok durum olmuştu…Sanki bu da öyleydi…Ses üst kattaki komşudan gelmişti…Çoğu zaman üst kattaki sesler Riz’i bunaltmıştı…Buna da alıştı zamanla…Elektriğin gelmemesi eskiden onu sinirlendirirdi ; fakat şimdi sessizlik olduğu için daha mutlu olduğunu düşünüyordu…Kendiyle baş başa kaldığı ender zamanlardı bunlar…Teknoloji ile de arasında çok sıkı bir bağ yoktu…Zamanını boşa harcamayı sevmeyen bir tavır içindeydi…Ama son zamanlarda çok değişmişti…Kendine sorduğu yine sordu cevap alabileceğine sanarak…Kim ona , onda bu denli karışıklık yaratacak bir mektup gönderebilirdi ki ? Bunun cevabını araması yersizdi…Çünkü mektup çoktan sularla birlikte adresi belli olmayan bir yere gitmişti…Yapacağı çok şey olmadığını anladığı her zaman kendisini yatakta bulması şaşırtıcı değildi…Çünkü bu tür durumlarda hislerini yoğunlaştırmak yerine bedenini rahat bırakıyordu ki rahatlasın…Uyumanın ne güzel bir şey olduğunu düşündü…Yağmurun sesi de gittikçe azalmıştı biten bir şarkının son üç dört saniyesi gibi…Uyandı…Yeni bir şarkı başlamadı uyanmasıyla birlikte…Elektriğin olmadığını anlaması uzun sürmedi…El yordamıyla yanıbaşındaki lambanın anahtarını buldu…Açtı ve kapattı…Emin olmadığını belirtmek istiyormuşçasına aynı şeyi tekrarladı…Kafasını tekrar yastığa attığında sadece bitkin olduğunu düşündü…Uyku da ona yaramadıysa ne yarayacaktı ? Biraz da sinirle ayağa kalktı ve mutfağa doğru yöneldi…Mutfağın küçüklüğü ilk anda bu evi alırlarken annesi tarafından çok eleştirilmişti…Ama nedense Riz annesiyle aynı fikirde değildi…Mutfak penceresi küçük sokağa bakan bir pencereydi…Riz dışarı baktığında kara bulutların hala yerli yerinde olduğunu gördü…Sessizce bekliyorlardı…Gözünü sokağa doğru çevirdi…Mutfak penceresinden apartmanın girişi birazcık görülebiliyordu…Aşağıda top oynayan çocukların ahengini bozan tek şey hafif uzun boylu bir adamdı…Adam topun ona doğru geldiğini gördü ve hızlıca toptan kaçtı…Adamın hareketleri kaldırımda normal yürüyen bir insandan bir hayli farklıydı…Akabinde apartmana doğru ilerledi ve uzun siyah takım elbisesinden bir zarf çıkardı…Zarfın üstünü Riz’in tükenmez olduğunu sandığı bir kalemle çizmeye başladı…Riz ilk başta ne olduğunu anlayamadı…Kafasında bir şimşek çaktı…Bu beynine gelen işaret hızla aşağı , akciğerlerinin sol orta kısmına doğru gitti…Adamın yüzünü seçemiyordu…Siyah takım elbiseli adam çok gizli bir iş yapıyormuş edasıyla hızlı hızlı ilerledi…Riz adamı köşe başında siyah bir nokta oluncaya kadar izledi…Sonra yapması gereken şeyin her şeyi bırakıp o adamın peşinden koşmak olduğunu düşündü…Ona hareket etmek hiç bu kadar zor ve ağır gelmemişti…Genel olarak sakinliği amaç edinmişti…Hızlı olaylar onda sadece sürprizlere yol açardı…Merdivenlerden indiğini bile anlamadı…Adımlarını çok hızlı atmaya gayret etti…Apartman kapısını açık buldu , şanslı olduğunu düşündü bir an…Yola adımını attığında birkaç çocuk onun önünde bağıra çağıra top oynuyordu…Riz köşe başına doğru koşturdu…Mektubu alıp bakmak aklına hiç gelmemişti…Bir karar vermeliydi…Karar vermek hayatında yapmak isteyeceği en son şeylerden birisiydi…Az önce bitkin olduğu konusunda kendisine haksızlık etmişti...Onu bu kadar telaşa sürükleyen şeyler de oluyordu demek ki…Köşe başına gelmeden biraz önce öylece durdu ve kendisine çekindiği soruyu sordu : “Geri dönüp mektuba bakmalı mıydı ? Yoksa bu mektubu bırakan ve şimdiden kayıplara karışmış olabilecek gizemli adamı takip mi etmeliydi ? Kafasını çalıştırıp mantıklı olanı seçmesi uzun sürmedi…Buna kendisi de hayret etti…Adımlarını buraya kadar hiç atmamış gibi , köşe başına gelirken attığı adımlardan daha hızlı bir şekilde gerisin geri koşturdu…Riz kendini bu halde daha önce hiç görmemişti…Tanıyamıyordu kendisini…Olanlara bir türlü anlam veremiyordu…Apartmanın girişindeki gümüşle yazılmış 3 numaralı posta kutusunun önünde soluklanmaya başladı…Anahtarı almış mıydı ? Büyük sorunun cevabı “evetti” …Hızla aşağı inerken bu küçük anahtarı almayı unutmamıştı…Anahtarı beceriksiz bir şekilde deliğe soktu ve demir kafesi açtı…İçinde mektup filan yoktu…Sanki beynindeki hücrelerin teker teker yandığını hissetti…Sürprizleri severdi ama bu onun kabul edemeyeceği kadar kötü bir sürprizdi…

Kendini kandırılmış hissetmekle beraber , tanımadığı bu kişiye çok öfkelenmişti…Paltolu bir adam geliyor , aynen ona gelen mektupta olduğu gibi mektubu karalıyor ve posta kutusuna koyar gibi yapıp , onu kandırıyor ve kayıplara karışıyor…Bu kadar gizemli olmaya çalışması Riz’in zaten alışık olmadığı durumunu daha da güç bir hale getiriyordu…Riz dünyada sanki sadece kendisi ve o adam varmış gibi hissetti…Yapayalnızdı…Güçlüklerle başa çıkmayı zor da olsa başaran bir kişiydi Riz…Fakat bu kadar esrarengiz bir olayla ilk kez karşılaşıyordu…Adamı yakalama girişimi de zaten başarısızlıkla sonuçlanmıştı…Bu kadar bilinmezlik , onun canını bir hayli sıkmıştı…Yeter dedi kendi kendine…Bu tür saçmalıklardan vazgeçip , hemen yatağına gidip uyuması gerektiğini düşündü…Apartmanın girişinde fazladan süre harcayarak , kendisini dumura uğratmıştı…Son zamanlarda , kararsızlığının ön plana çıkmasından memnun değildi ; üstüne üstlük kabul edemeyeceği derecede bir temponun içinde buluvermişti kendisini…Günleri sıradandı Riz’in , ama bu şuan için geçerli değildi…Ne yapacağını bilmiyordu…Kafasını yukarı kaldırdı , sanki bir yol göstericinin ona gelip yardım etmesini bekliyordu…Sonra ,el yordamıyla kapı eşinde duvara dokunarak ilerledi…Gözü yerdeki birkaç postaya ilişti…Yeni açılan mağazaların reklamlarının olduğu şeylere artık bakmıyordu…Annesinin çok ilgi duyduğu bu şeylere bazen Riz’de ortak oluyordu ; ama içeriğini çok da önemsemiyordu…Dikkatini toplamaya çalıştı…Apartmanda sessizlik hakimdi…Bazen iliklerine kadar işleyebilecek apartman arasındaki boşluğun soğukluğunu hissetti…Fakat onu biraz olsun ısındıracak şey , bir işaret olabilirdi…Tam o anda , onu heyecanlandıran , sıradan(!) bir kağıt parçası yerde duruyordu…Gereksiz postaların arasından , en önemlisi gözüne çarpmıştı…Ona ilk gelen mektubun aksine , sarı bir zarftı ve yine üstü karalanmış bir mektuptu…Biri onunla dalga mı geçiyordu , yoksa aynı film tekrar mı gösterime girmişti ?…Bu kez mektubu hemen açtı…O gün pencereden düşürdüğü mektubun devamını okuyacağından artık emindi…Elini zarfın içine attı ve tek kağıdı çıkardı…”Dünün size bıraktığı , yarının size armağan edebileceği tek şey bugündür…” Kısa cümle el yazısıyla düzgün bir şekilde yazılmıştı…Anlamak için çabalamadı Riz…Beklediği gibi yazı anlaşılması zor bir mesaj içeriyordu…Gözünü kağıdın altına doğru indirdi ve italik harflerle “R.S 20.30” yazısını gördü…”Dünün…” “yarının armağanı” “bugündür” kelimeleriyle bir cümle oluşturmadan kelimeleri kendine söyledi…R.S ne olabilirdi ? Gönderen kişinin adı olamazdı çünkü bu çok saçma diye düşündü Riz…Kendini bu denli saklayan kişi ismini verme gibi bir zahmete girmezdi…En mantıklısı buydu…Mantığına güvenirdi ama bu kez içgüdülerine güvenmesi gerektiğini hissetti…İçgüsü onu harekete geçirdi…Beyni ondan bağımsız , bacaklarına yürüme emri vermişti çoktan…Sanki kendisini bir robot gibi hissetti…Her şey kontrolü dışında ilerliyordu…Saatin kaç olduğundan da haberi yoktu…20.30 R.S’nin hemen yanında belirtildiğine göre , bu ancak bir buluşma yeri ve saati anlamına geliyordu…RS ile başlayan veya içinde RS harfleri geçen yerleri düşündü…RS adlı bir banka vardı…Orası mıydı ? Cevap kesinlikle hayırdı…” Rising Sun ! “dedi sesli düşünerek…Bir keresinde çok fena sarhoş olduğu kafeyi aklına getirdi…Düşündü ve kendine sorduğu soruyu , yanıtladı : denemeliyim…Ayakları onu gecenin karanlığıyla birleştirdi…Yürüme mesafesindeki dar caddelerden birisindeydi “RS”…Saatin kaç olduğunu düşünmedi bile…Sadece koşar adım oraya ulaşmaya çalıştı…Beyniyle kalbini bir arada idare edemiyodu sanki…İkisi de farklı yönlere gitmek istiyordu…Etrafındaki insan sayısı dar sokaklarda olmasına rağmen birden artmıştı…Kalp ritimleri hızlanmıştı…Rising Sun , çok da gösterişli olmayan biraz tepede ve yolun başında bulunan sakin bir kafeydi…İyice yaklaşmıştı oraya…Siyah paltolu , adını bilmediği , sadece içgüdüleriyle ulaşmak istediği birisinin peşinden gitmişti…Saat 20.30’a geliyor mu gelmiyor mu hala umursamıyordu…Yoldaki insanlara bakmadığını fark etti…Ama daha sonra etrafında siyah paltolu bir insan aramaya başladı…Aradığı kişi mi ona gelecekti yoksa Riz mi onu bulacaktı bu belirsizdi…Her şey netleşmeye başladı…Hem de hiç beklemediği bir anda…Siyah paltolu iki üç adam gördü…Bu onu heyecanlandırmaya yetti…Ama aradığı kişi bunlardan birisi olamazdı…Çünkü o kişi tek başına gelmişti…Caddenin yüksekçe olan kısmında , altından küçük bir nehir geçiyordu…Parke taşlarından olan kısa bir köprünün üzerindeydi Riz şimdi…Küçük köprünün demirliklerine yaslandı ve heyecanını gizlemek için nehiri seyrediyormuş gibi yaptı…Sonra bundan vazgeçip yüzünü caddeye çevirdi ve oturdu…Kafe az ilerideydi , fakat Riz duraklamıştı…Gidemiyordu…İnsanlarla birlikte , arabalar da yoğunlaşmıştı…Şanslıydı ki arabalar Riz’in kafenin önünü görmesini engellemiyordu…Riz endişeli bir şekilde etrafına bakındı , gözlerini kafenin önünden ayırmadı…Kafeye gitmek için bir hamle yapmamıştı hala…Bu hareketinin nedenini de bilmiyordu…İki üç araba , birbirleriyle yarışırcasına önünden geçtiler…Siyah paltolu bir adam , garip bir yürüyüşle yolun karşı tarafından ilerliyordu…Kafenin önünden geçti…Riz o anda donakaldı…Bu ona mektubu atan kişi olmalıydı…Başka seçenek yoktu…Ama bu kişi Riz’i fark etmemişti belli ki…Rising Sun tabelasının önünden hızla geçip saatine baktı…Kafasını hafifçe Riz’e doğru çevirdi…Yüzü seçilemiyordu ama artık Riz aradığı kişinin o kişi olduğundan emindi…Paltolu adam Riz’le tanışmak üzere geliyordu…Riz korkmuştu…Bir şeyler bu kadar normal ilerleyemezdi…Çok garip bir durumdu ama bu kadar da normal olamazdı …Mutlaka beni başka birisiyle karıştırıyor diye düşündü…Adamın belli olmayan suratı , sol tarafından gelen beyaz bir ışıkla aydınlandı…Yolun tam ortasındaydı şimdi…Riz çığlık attı…Bağırıyordu avazı çıktığı kadar…Arabanın ışığı , adamı saniyeler içinde ışıklar altında bırakacaktı…Belliydi…Hayal meyal o yüzü gördü Riz…Kendisi şimdi gerisin geri düşüyordu arkaya doğru…Görünmez bir el onu , aynı o gün rüzgarın mektubu savurduğu gibi Riz’i aşağıya doğru savurmuştu…Nehir onu çekiyordu aşağıya doğru adeta bir yaratık gibi…Girdabın içinde boğuluyordu…Uzaklaşıyordu…

Öksürdü…Boğazı kurumuştu…Yastığı ter içindeydi…Ne hissediyordu ? Yorgundu…Kalktı ve halsiz bir şekilde , salona gitti…Dün gece rüyasında parşömeni düşürdüğü pencereyi açtı…Tek hissettiği şey : temiz havaydı…


Demur

Köşe başından döndü…İlerliyordu hızlı denilebilecek adımlarla…Karşısındaki kadının yüzünü sadece anlık görmüştü…Sola adım attı…Kadın sağa adım attı…Sonra sağa adım attı…Kadın da buna karşılık sola adım attı…Ve sonra bu tekrarlanmadı…Sonra tanımadığı başka biriyle karşılaştı , bu kez emindi ama yine ayaklar emirlere uymadı…
İnsanın , bu ilginç eylemi hep ilgimi çekmiştir…Aslında bilerek yapılmadığı için eylem demek ne kadar doğru bilmiyorum ; öte yandan içgüdüsel bir şey olabileceğini de düşünmeden edemiyorum…Nedenini araştırdığınızda bunun, büyük olasılıkla cevabı bulunamayan gerçeklerden birisi olduğunu anlayacaksınız…Bununla birlikte bence bunun temelde yatan nedeni ; insanın kendisinin ve başkalarının “farkında” olamaması durumudur…
İlk olarak düşündüğüm şey herhalde insanın bencil doğası oldu bu konuyla ilgili…Çünkü doğuştan gelen birtakım özellikler bizi buna itiyor…Hep kendi istediğimizin olmasını dilemek , ileriki yaşlarda garip şekillerde kendisini gösteriyor demek ki…Hep kendi istediğimiz yöne adımımızı atıyoruz…Farkında değiliz başkalarının…Kendimizin farkında olduğumuzu düşünmek , bunu yeterli görmek çok büyük bir farkında olamama durumu değil mi?…Çünkü insan sosyal bir varlık…Adımlarımızı toplum içine atıyoruz…Adımlarımız bizi bir hedef varsa oraya taşıyor…Farkında olmadığımızda ise attığımız her adımı kara bir deliğe atmış gibi oluyoruz…
Adımlarla başlayan ve birbirine yol vermek isterken , yol veremeyen insanın yapısı diğer olaylarda da kendisini gösteriyor…Fark edemediğimiz en önemli şey belki de diğer insanların düşünceleri…Aklın akıldan üstün olduğunu söyleyen sözün , unutulduğunun , fark edilmediğinin belki de en önemli göstergesi , sağa adım attığımızda karşımızdaki insanın da sola adım atması…Vurgulanmak istenen şey , bu benim yolum , bu benim düşüncem ve asla bundan vazgeçmeyeceğim düşüncesi…Durum böyle olunca , her iki tarafın da mesajı alması sonucunda problem çözülüyor gibi görünüyor…Ama aslında eylemden çok verilen mesaj önemli sanırım burada…
İnsanın fark etmekle ilgili yanılgılarından birisi de büyük , önemli olduğunu zannettiği şeyleri fark etmesi ve diğer küçük şeylere ihtiyaç duymaması…Yine doğuştan gelen bencillikle doğru orantılı olarak , her zaman daha fazlasını istemek (bir kola reklamında olduğu gibi) her zaman daha fazla güce özlem duymak , onu fark etme yetisinden mahrum bırakıyor…Daha sonra bu huyu meleke haline geliyor…Aslında özlem duyulması gereken şey, küçük şeyleri daha çok fark etmek ve büyüğün de bunların bir toplamı olduğunu anlamak…Ama işte insan içgüdüsel midir olsa gerek ; bunu yapamıyor…Empoze etmek istediği şey , yine onun gibi düşünen insanların bunu 'fark etmesini' istemek…Evet , çok zor bir durum…
Fark etmenin yararları olduğunu bilmek kadar , fark etmemenin de zararlarını göz ardı etmemek önemli…Bu zararlar , bir sisteme göre bize geri dönüyor…Bu sistemin en can alıcı özelliği fark etmemekten kaynaklanan “unutmak”…Kendisini unutturmak…Evet , kim diyebilir ki fark etmediğimiz şeyler bizi hatırlıyor ? Fark etmediğimiz şeyleri , umursamıyoruz ve onlar da bizi unutuyor…Bu yüzden fark etmek ‘hatırlamakla’ , fark etmemek de ‘unutmakla’ birebirdir benim gözümde…Adımlarını kara bir deliğe atmakla , dünyaya atmak aynı şey mi ? Hayır…
Peki insanların hepsi mi aynı ? Elbette ki hayır…Peki adımlarını birbirine karıştırmamayı başarabilen veya bunun için çabalayan insanlar ? Bu insanlar belki nadiren görülebilir…Ama bu onların , az önce yukarıda dediğim özelliklerin hiçbirini taşımadığı anlamına gelmez…Belki bu duruma karşı bağışıklık kazanmaya çalıştığı için bir nebze diğer insanlardan farklıdırlar…
İnsanlar , yaşamları boyunca adımlarını hesaplamıyor ama hep böyle yaptığını zannediyor…Bu yanılgıyı “fark edemediklerinde” ise adımlarını hep birbirleriyle aynı yönlere atıyorlar…

Lucid (24 Haziran)

Saatine baktı…Çok geç olmuştu…Aslında çok sevdiği yatağına gitmek istemese de ; onunla buluştuğunda ve uyumayı tercih ettiğinde bunun daha iyi bir seçenek olduğunu anladı…Uyanıp , zaman geçirip , tekrar saatine bakıp , saatin geç olduğunu anlayacak , yatağına tekrar girecekti…
Bugünlerde çok sık duyduğum , kendimin de buna çoğu zaman ortak olduğu bir cümle var ki o da : “çok sıkıldım,yapacak bir şey yok” cümlesi…Aynı paydada buluşup birbirimizi bu konuda ne kadar çok ‘geçiştirmeye’ çalışsak da , olmuyor…Bunun nedenlerini oturup düşünmek bile insanı sıkıyor…Ama tahmin yapmak sanırım daha kolay…Hiç de zor bir çıkarım olacağını sanmıyorum ; sorun bence : “düşünmek”…Evet , kaynak noktası bu olsa gerek…Her konuda düşünmek…Zamanı düşünmek…
Kendimizle alıp veremediğimiz varmış gibi , “bugünün” insanları olarak hep bir savaş içindeyiz…Zamanın çoğu zaman değerli olduğu , iyi değerlendirilmesi gerektiği söylenir ya…Bununla birlikte zamanın da bir gün bizim yanımızda olduğunu görmedim…Farklı yönlerden onu ele aldığımızda , kafa yorup ; “düşündüğümüzde” , zaten var olan antipatik olan tavrını tamamen bir düşmanlığa çeviriyor zaman…Arkadan ve önden gelen iki merminin arasında kalıyorsunuz…Çünkü zamanın elinde tuttuğu silahın iki mermisi vardır…’Geçmiş’ ve ‘Gelecek’…
En çok hangisi canımızı acıtır diye sorulduğunda , sanırım benim yanıtım ikisinin de aynı etkiyi yaratacağı yönünde olurdu...İnsanı 'bugün' değerlendirdiğimizde şeffaf olarak düşünürsek , zamanın buna ters yönde etki edeceğini unutmamak gerekir…
Geçmişi ele alırsak, onsuz yapamadığımız bir gerçek…İnsanı insan yapan şeylerden birisi de onun geçmişidir ; fakat onu haddinden fazla ‘düşündüğümüzde’ ,bu durum saydamlığımızı etkiliyor…Geçmişi düşündükçe , geçmişin etkisini üstümüzden atamadıkça bugünkü şeffalığımız gidiyor ve yerine kaskatı bir ruh hali geliyor…Ben bunu kurşun geçirmez camlı bir araba sürücüsünün gelen kurşuna karşı camı açmasına benzetiyorum…O mermi geliyor ve sizin canınızı çok yakıyor…Aniden de geçmiyor geçmişin sizin vücudunuzda yarattığı merminin acısı…Düşündükçe derinliklerinize iniyor sızısı…
Gelecek ise bunun yanında daha iyimser durmasına karşın , beraberinde dikenlerini de getiriyor…Bu noktada geleceğin de aynı silahtan çıktığını unutmamak gerek…Bugünün insanının doğal bir tepkisi olarak geleceği düşünmek, ne yazık ki kaygıyla eşdeğer oluyor…Çevresel faktörler , kişisel istekler bu kaygıya yol açan temel şeyler…Ama bunların dışında herkes gibi ,basit bir konuda bile ilerde ne yapacağımı düşündüğümde işin içinden çıkamıyorum…Gariptir ki , geçmişte olan imkansızlık hissi burada da var…İlerde ne yapacağını bilememek , nerede olacağını bilememek de bir imkansızlık örneği bence…Çünkü gelecek de geçmiş gibi ulaşılmaz bir yerde…’Düşündükçe’yakıyor bedeninizi…Gelecek biraz daha farklı bu konuda…Kaskatı ruh hali yerine bu kez sizi çok ince bir tabaka haline getiriyor… Dokunduğunuzda kırılabilecek bir ruh hali…O kadar bembeyaz bir tablo ki ; hiçbir şey yok…Geleceğin bilinemezliğinin oluşturduğu o çok ince tabaka birden paramparça oluyor...
Bugünün insanı , ‘sıkılan’ insanı en çok da “bugün” düşünüyor…En önemli sorun da bu olsa gerek…Çünkü zamanı iliklerinize kadar en çok hissetiğiniz zaman “şuan”…Buna rağmen ‘bugünün’ bir avantajı varsa bence o da imkansızın olmadığını , zamanın mermilerinden korunabileceğimizi bize hissettirmesidir…Şeffaf olmayı başarabileceğimiz tek zaman dilimi bu sanırım…
Düşünmemek çözüm gibi görünüyor…Aynı zamanda bunun kolay olmayacağını da bilmek gerek…Evet , saat geç olmuş şuan bakıyorum da…Daha iyi seçenek ne şuanda onu da bilmiyorum…Yatağa girdiğimde ise sadece “düşünmüyorum”…

Dis (10 Haziran)

Aynanın karşısına geçti…Uzunca baktı kendisine ama aksinin ona bakışına anlam veremedi…Zaten ne için baktığını da bilmiyordu…Bilinçli bir şuursuzlukla bakıyordu…
Aynaya verdiğimiz anlamların en başında ne geliyor çok merak ediyorum…Ayna yapısı itibariyle zaten bize görmek istediğimiz şeyleri gösteriyor…Bu durumda insanın en çok görmek istediği şey sadece kendisi ve “kendisi”…Ondan başka bir beklentimiz olduğunu zannetmiyorum…
İnsanlar gözleri dışındaki hemen her yerini görebiliyor ayna yardımı olmaksızın…Aynaya baktığımızda ise çok farklı şeyler hissetmemizin nedeni belki de tek göremediğimiz yer olan “gözlerimizi” görmek…’Gözler insanın aynasıdır’ gibi bir söz kulağınıza çalınmıştır belki…Ama bu söz bana garip gelir…İnsanın ayna yardımı olmadan göremediği kendi gözlerinin de bir ayna olması çok ilginç…Daha da ilginci biz, gözlerimiz var diye aynayı görebiliyoruz…Ayna da bize, onu görmemizi sağlayan şeyi tekrar gösteriyor…Değişik bir döngü bu…İnsanoğlunun gözleri onun aynasıysa yine de gördüğü şey kendisi oluyor…Bu durumda dünyada aslında tek aynanın o bizim gördüğümüz ayna olmadığı gerçeğine ulaşılabilir…Yine bu sözü düşündüğümüzde, insanın gözleri onun aynasıysa , ayna da ona bakan şeyleri yansıtır…Gözümüze bakan bir kişi karşılığında kendini görüyor bu durumda herkes birbirini yansıtıyor…Garip bir denklem…Enteresan bir döngü…
İnsan dedim ya , aynadan kendisini görmekten başka bir istekte bulunmuyor diye…Bunun nedeni ne olabilir ? Sürekli onun karşısına geçip , saatlerimizi bile harcadığımız oluyor…Ayna belki de, kendimizi nasıl görmek istediğimizi bize gösteren bir şey…Kendimizi güzel görmek istiyoruz ve aynanın da bizi öyle gösterdiğini düşünüyoruz…Mutlu olduğumuzu aynaya bakmasak anlamıyormuşuz gibi gidip bir de aynaya bakıp kendimizi onaylıyoruz…Çirkiniz deyip aynadan bizimle aynı fikirde olması için görüşüp fikir teatisinde bulunuyoruz…İşte insan aynayı , kendisini ve kendi isteklerini görmek için kullanıyor belki de…Biraz da kendimizi kandırıyoruz…Ama yine de eğlenmiyor muyuz aynaya baktığımızda?…Dev aynasında , dev gibi olduğumuza inanıyoruz…Eğleniyoruz…
İnsanla ayna arasında garip bir bağ var…Bu bağın en temel özelliklerinden birisi de kendini kandırıp kandırmama olgusu…Hepimiz aynanın bizi kandırmayacağını düşünürüz değil mi ? Ayna ona gösterilen her şeyi birebir yansıtır…Tek yansıtamadığı şey bence aynanın “insanın” kendisi…İnsan kendini kandırıyor…Kendinize yalan söylemekle ve kendi uydurduğunuz yalana inanmakla aynı şeydir bu “aynaya bakmak”…Çünkü insan fikirleri olmadan kendisi olamaz…Fikirler de soyuttur…Aynaya baktığımızda aslında gördüğümüz şey somut “kendimiz” değil ; görmek istediğimiz “kendimiz”dir...Burada düpedüz danışıklı dövüş var ama yine de biz aynaya bakma oyununu her gün oynuyoruz…
Günlük hayatta sık sık duyduğumuz bir başka şey de “git bir aynaya bak , ne hale gelmişsin” gibi insanın aynayla arasındaki mesafeyi azaltmasını öğütleyen cümlelerdir…Aynadan uzak kalındığında insanın insan olmaktan çıktığını ima eden bu cümleyi hiç sevmem…Bu cümleyi kuran insanların aynayla arasındaki bağın ilerlediğini düşünmüşümdür hep…Git gide kendi telkinlerine kendilerini inandırıp , işin içinden çıkamayan insanlar da bu gruptandır herhalde…Haksızlık etmemek gerekir ki , ‘hiç’ aynaya bakmayan yaratıklar değiliz…
Aynanın bazen çok boş bir şey olduğuna inanmak istiyorum…Çünkü ortaya yepyeni bir şey koymuyor…Sadece var olan şeylerin varlığını kanıtlayan bir tutum içinde…Sandalye salonda bulunuyor ve ayna, sandalyenin salonda olduğunu bize gösteriyor…Dün olan bir şeyi bugün gösterip yarın da aynı şeyi gösterecek olan bir alet : ayna…Eleştirilmeyi de sevmiyor ayna…Ona ne dersen boş , dediğim dedik diyor…Dogmatik yapısı da var yani…Belki de aynaya çok bakmak insanın içinde bu tür şeyleri tetikliyor…Aynayı çok sevmek biraz gerçek dünyadan uzaklaşmak gibi geliyor bana…Bütün bunlardan ayrı olarak ,ayna kendi açısından özünde dürüst bir şey belki de…Ama kendimize baktığımızda biz dürüst olmayı ne kadar başarabiliyoruz ? Bunu da aynaya sorarak yapamıyoruz…Çünkü dürüstlüğü, sadece içimizdeki binlerce aynanın yansıttığı bir gerçek olarak düşünüyorum…
Düşünüp duruyoruz yaşam boyunca…Etrafımızdaki her bir eşyayı kullanıyoruz…İstisna olmayan şeylerden birisi de ayna…Karşısına geçip , uzunca bakıyoruz…Aksimize anlam veremiyoruz…Ne için baktığımızı da bilmiyoruz…Bilinçli bir şuursuzlukla bakıyoruz…

Klute (30 Mayıs)

Kum vari şeylerin üstünden kayar gibi geçti…Yukarı salınımını tamamlaması için çok uzun bir zaman dilimine gerek duymuyordu sanki…Küçük bir engel gibi görünen yemlerin verildiği küçük boruya dışarıdan çarpmış gibi görünmesine rağmen onu yalpaladı ve su yüzüne bir an olsun çıktı…
İnsanların da su yüzüne çıktığı anlar kesinlikle olmuştur…Yaşadığı toplumdan bazen sıyrılmayı,insan özlemler…Bunu bilerek mi yapar bilmiyorum ama içgüdüsel olduğu da bir yandan doğrudur bence…Okula gidiyoruz , eve gidiyoruz , işe gidiyoruz , arkadaşlarımızla konuşuyoruz , sevgilimizle dolaşıyoruz , ailemizle oturup tartışıyoruz , maç izliyoruz ama bunlardan da sıkıldığımız zamanlar olmuyor değil…İnsan mekanizmasının rutine ve alışılmışa bir isyan içinde olabileceğini düşünürüm hep…Her bir rutini severek , isteyerek yapamıyor insan…İnsan zaten her şeyi severek yapsaydı hayatı anlamlı olmazdı…O yüzden bazen değişik şekillerde su yüzüne çıkıyor…Aslında çok nefes alma ihtiyacı olduğu için değil farklılık olsun diye…Dünyanın böyle akvaryum gibi düzeni var…Rutin olarak akvaryumun belirli bir yerinde birkaç saat bekleyen balık gibi insanın da gün içinde gidip takıldığı belli yerler ve düşünceler var…Düşünsenize balıklar yerine insanların o akvaryum içinde olduğunu ve rollerimizin değiştiğini…Sanırım dünya balık kokusundan , akvaryum da insan dırdırından çekilmez olurdu…
Daha naif buluyorum akvaryumdaki yaşamı , yani karşısına geçip baktığımızda bütün dünyadan soyutlanıp “ aa şu balıklara bak” ‘neler yapıyorlar’ın derdine düşüyoruz ister istemez…Sanki bir anlam çıkartacakmışız gibi bir de bir balığın diğeriyle nasıl bir ilişki sürdürdüğünü merak ediyoruz…Balığın yaptığı hareketler anlamsız geldiği için belki de ,hafızasının güçsüz olduğunu düşünüp , neyin nerde olduğunu bilmeyen , salak hayvanlar olarak görüyoruz onları…Ama insanları o akvaryum içine koyduğumuzda o ortama ne kadar ayak uydurabilecekleri şüphe konusu bence…Ekseriyetle balığın ihtiyaçları insanın ihtiyaçları ile örtüşüyor…Yemek gerçi hepimizin ihtiyacı ama boş boş durmak da bence insanın diğer bir ihtiyacı…Daha önce de dedim galiba , durmadan çalışan , çalışmayı amaç edinmiş bir insanı anlamakta güçlük çekiyorum…Yani sadece bunun üstüne yüklenen , bundan başka bir şey düşünmeyen…Balıkların boş boş durması , mafsal yerlerde sürekli takılması , bizim onları çok boş ve tembel birer yaratık olarak görmemizi tetiklese de , aslında gerçeğin bu olmadığını bilmek gerek…Balık ne yapsın yani , o da her gün dolaşıyor , belki işi “dolaşmak” …Ama bir yerde de durup beş on dakika dinlendiğinde onlara haksızlık yapıyormuşuz gibi geliyor bana…
Dünya bir akvaryumsa elbette ki güç dengeleri de olmalı burada…Büyük balığın küçük balığı yediği bir sistemde az önceki naif akvaryumun yerini sarp kayalık dolu bir okyanus alıyor…Balıklar genelde oyun oynamayı çok sevmezler veya genellikle biz böyle algılarız…Ciddi dururlar hayata karşı her ne kadar tembel görünseler de…Büyük balık ise bazen oyun oynayabiliyor…İşte insan, bu akvaryumda “sadece” balık olmaya değil de büyük balık olmaya çalıştığında “oyun oynama” isteği de artıyor…Büyük balığın oyun olduğunu sandığı şey aslında yaşamda kalıp kalmama mücadelesi haline geliyor diğer taraf için…Böyle acımasız bir akvaryum gördünüz mü dünyadan başka?
Naif akvaryumun kuralları çok daha farklı…Orada çok daha sıradan ve umarsız bir yaşam var…Kaygısız hayvanlar listesinin en başında balık gelir herhalde...Böyle nasıl yaşayabiliyorlar , kaygısız bir şekilde ; anlamak güç ama cezbedici öte yandan…Rahatlıklarının nedeni belki de çok tehlikesiz yaşamaktan…Gelip onları yakalayıp tavaya atıp pişirecek bir güç yok…Balıkların rutini çok severmiş yapıları aslında bir yanılsama bence…İnsan yaşamı böyle ilerlemez çünkü…Balıkların da pul derisinin altında başka bir deri vardır aynı insanın tek yönlü olamayacağı gibi…İnsanla balık hep özdeşleşmez çünkü balıkların da hiç bilmediğimiz sistemleri vardır kendi içlerinde belki…Yine biz onlar hakkında konuşurken kendi düşüncelerimizi söyleriz…Hiç onların yerine geçip bir balık olmayı düşünmemişizdir…
Değişik...Garip geliyor böyle akvaryumun içine baktığımızda…Balık yaklaşınca size garip bir heyecan oluyor…Dünya yuvarlaktır ama akvaryumlar genelde dikdörtgen filan olur…Bu bence yine bir kendimizi kandırdığımız nokta…Akvaryumu ve yaşamı keskin hatlarıyla algılamayı kastediyorum…Kuralları ve rutini , isyan etmeden kabullenmeyi…
Gerçek ise akvaryumun içindeki şeyin “su” olduğu…Yani onu kıtalar arasından geçirirsen okyanus olur , iki kara arasından geçirirsen nehir olur ve dikdörtgen bir şeklin içine koyarsan akvaryum olur…Ama asla suya bir biçim veremezsiniz…Hayat da böyle değil midir ? Hep kayıp gidendir…Biçim veremediğimizdir ve hep biçim vermeye çalıştığımızdır…
Ve evet , hayat naif değil…Sonsuza dek süren bir su döngüsü olmadığı gibi hayatın sonunda da balığın kaderi biçimleniyor…
Balık yine kum vari şeylerin üstünden kayar gibi geçiyor…Ama bu sefer daha yavaş…Yukarı salınımının tamamlamasına çok az bir zaman kalıyor…Yemlerin verildiği küçük boruyu zor da olsa yalpalıyor…Su yüzüne bir an olsun çıkıyor…ve suya bir daha dönmüyor…

Miseria (18 Nisan)

Mutsuzluk…amaçsızlık…üşümek…düşünmemek…kayıp gitmek bir yıldız gibi…sönmek soluk bir fenerin son ışığının gece karanlığına karışması gibi…amaçsız işte…sebepsiz…zamansız ama sonsuz…kimsesiz…en çok da kaybolarak…
Mutsuzluk kimilerinin , benim gibilerin , özellikle de bunu gerçekten hissedenlerin sahiplenebildiği yegane şeylerden diye düşünüyorum…değerli de bir şey…onu açıklamak , tanımlamak gerçekten zor…çünkü ortada hiçbir sorun yokken “mutsuz” oluveriyorsun…
Zaten mutsuzduk fakat haberimiz yoktu , bunu işte ne çok geç ne de çok erken öğrendim…hayatın bizi çekip götürdüğü , sabitlediği bir yer var…buna artık yerçekimi kanunları mı denir ne denir bilinmez…mutsuzluk ise bunu beyinlerindeki kılcal damarlarına kadar hissettiren bir şey…karanlık bir tablonun altın çerçevesinin bile onu olduğundan soluk göstermesi buna eşdeğer belki de…bilir misiniz yüreğinin üstünde tonlarca beton varmışçasına yaşamayı ? ve ilginçliğini kaybetmiyor , çünkü bu “sebepsiz”…mutsuzluk , açık okyanusta girdabın oluşturduğu sonsuz dönen dalgaların her birine verilen isimdir bence…gerçekten sebebi yok bunun ? bu , şu veya “o” değil sorun…sorun değil bu , sahiplenilmesi gereken bir şey…anlaşılmasına fırsat vermeyen , bir o kadar da anlaşılmayı bekleyen başka ne olabilir ? gölgede kalan kısım bu mutsuzluk...kar yağdığında , tipi olduğunda bütün etrafta , ayağınız sonsuz bir çukura girer ya…bembeyaz olsa bile bu kardaki çukur ,içi her zaman gölgedir...siyahtır...
Yitip gitmişlik…yenilgi…kaçmak…bütün bunların önüne geçmeyi amaç edinmişler…onlarsız yaşamaktan mutlu olduğunu zannedenler hala mutsuzluklarını fark etmiyorlar mı ? ne kadar acı Neden hala herkes “sonsuz”(!) , “bitmeyecek”(!) olan mutluluk hallerini ve mutlu olma isteklerini dizginleyemiyor ? bunun dışında mutsuzluğu sahiplenmek “cesaret” istiyor…cesaret isteyen , anlaşılmak istenen şey her zaman zordur…anlaşılmasına gerek duyulmayan bir şey ise sadece geçicidir…
Mutsuzluk kalıcıdır…hep var olandır…insanların “mutlu” olduklarında sadece “mutsuzluklarından” uzaklaştığını “unuttuklarını” düşünürüm…ne kadar istemesek de mutsuzuz…kesinlikle bir döngü bu…kısır döngü…mademki istemiyoruz bunu bir gün de istemeyi deneyelim…farklı olanı yapmak her zaman gücümüze gidiyor ama burada bunun altında yatan gizli , sihirli , ruhani bir şeyler olduğunu düşünüyorum…somut bir şeyler değil bu kesinlikle…insanın kalbi var ama onun hissetikleri “somut” mu ? hayır…
Ağlamak , üzülmek , kahrolmak , depresyona girmek…bunların tedavisi var değil mi ? hepsinin var…peki mutsuzluğun ? bu sorunun cevabını kimse bugüne kadar veremedi…mutsuzluğu sahiplenmemin en büyük nedeni bu…yargılama ihtiyacı duymuyorum , bundan çok haz duymasam da buna alıştığım için “mutlu” yapabiliyor…insanı bir o kadar çelişkiye düşüren ama bir o kadar da somut düşündüğünü sanan insanlardan daha somut düşündürmeye iten bir şey bu mutsuzluk…hastalık , psikolojik bozukluklar , çöküntüler değil…ama karamsarlık mı ? siyah mı ? evet bence…açıklamak istersek bunlar olabilir…ama en çok da sıkılmak…
Bu “sıkılmak” konusunda kendini kandırmayı iyi başarabilen insanlar “mutsuz” değildir zaten…kandırmayı sevmem…kimseyi…mutsuzluk insanı daha gerçekçi yapıyor…acı veren şeyler gerçek olana daha yakın olan şeyler değil midir ? o zaman bu mutsuzluk acı veriyor…
işte “mutsuzluğun” diğer adı “sebepsiz” olan acı…bu öyle bir acı ki diğer acılara hiç benzemiyor…vücudunu günden güne siyaha boyamak gibi…siyahın tonu hiç değişmez sanmayın…simsiyah…daha siyah…acı olmaktan çıkıyor…büyüyor çığ gibi…ama kar beyazı bir çığ değil bu…
kesinlikle bir zaman sınırlaması yok…sonsuz olana arzumuz hepimizin olmuyor mu ? bu konuda en iyi sığınılabilecek liman “mutsuzluk”…diğer yolu deneyenler sadece o yolda kaza yapıyorlar…çünkü “mutsuzluk” dışında kalıcı olabilen bir şey yok…o her daim var…
mutsuzluğun en temel özelliği ve ortaya çıkma sebebi yapılan alışkanlıkların birden bırakılması ve her zaman yaptığınız şeyleri abartmak…
harika bir insan mıydım ? öyle sanıyordum…her şey güzel gidiyordu sence belki de…kendini huzurlu hissediyordun…ama öyle bir zaman geliyor ki yarış sonundaki ipi göğüslediğinizdeki bitiş anı gibi birden bitiveriyor bunlar…yarış bittikten sonra söyler misiniz insanlar nereye doğru koşuyorlar ? “belirsiz” , “sonsuz” başka bir “yarışa”…simsiyah…daha da siyah…siyahın tonu hiç değişmez sanmayın…
öyle bir dünya düşünün ki eliniz kolunuz bağlı…elinizi , kolunuzu hareket ettirdiğinizde bundan hoşnut olamıyorsunuz bazen…hiçbir şey yapmak istememek de büyük bir savaştır…bence en zorudur…ölümüne bir sıkılganlık hissediyorsunuz…asansörle birlikte aşağı düşmek gibi…katları teker teker düşüyorsunuz…durdurak bilmez bir yarış işte…
mutsuzluğu anımsatan şeyler , onu bizzat besleyen , oksijen-karbondioksit döngüsü gibi bir şey… bunu en çok kendi içimde ve sonra müziklerde hissediyorum…ona anlam katıyor sanki…inanılmaz bir boşluk içinde hissediyorsun…ama nedense bir şey atıyor kulakların çınlarken…siyah da olsa görebiliyorsun bazı şeyleri…ona alışmak zor değil…bulaşıcı bir şey mutsuzluk…yakalanmazsanız çok şey kaçırabilirsiniz…
bu yolda yaşamayı seçmiş insanlara her zaman şaşırtıcı şekilde bakılacak biliyorum…keşke bunu anlayabilecek durumda olsa herkes…ama anlamayacak insanların varlığı mutlaka gerekli bu noktada…
offf…mutsuzluk her zaman yanı başımızda…beş dakika hissetmesek altıncı dakika onu hissediyoruz…
kötü…mutsuzluk susturuyor insanları bir de...suskun yapıyor insanı günden güne...ama hayatı insana zindan eden bir şey değil bu…zindanın kendisi olmak belki de…kelimeler onu anlatmak da o kadar kifayetsiz kalıyor ki…
mutsuzluk geri dönüşü olmayan bir yol gibi…ters giden bir şeylerin hep olması…onları kanıksamak…lanet olsun dediğin her dakikaya sarılmak…danışıklı dövüş…
sert , acımasız…soğuk…düşünmüyorsun…amaçsız…sebepsiz işte… zamansız ama sonsuz…kimsesiz…en çok da kaybolarak…simsiyah…siyah...




Prozaic (31 Mart)

Asansörden beşinci kata çıkmasını beklerken onun birden bir kat aşağıya gitmesine anlam veremeyip sinirlendiğimiz anlar olmuştur…Asansöre hiç binmesem daha iyi olacaktı çoktan yukarı çıkmıştım veya çoktan aşağı inmiştim dediğiniz de olmuştur…*
Bunu, bizzat, insanın mantıklı hareketler aldığını zanneden- aslında - aptal olan mekanizmasıyla özdeşleştiriyorum…İnsan, doğası gereği ilginçlikleri içinde barındırıyor…Bazen mantığımız çok yanlış kararlar verebiliyor…Tek bir doğru karar olmadığı için insanın yanlışı seçme olasılığı da burada ortaya çıkıyor…Öyle olmasaydı, hepimiz doğru düzgün hareket etmez miydik?
Beyni , vücuduyla aynı çalışan ve birbirini tamamlayabilen insan var mıdır bilmiyorum…Belki de bunu başarabilenler sadece yüksek ilahi güce sahip olanlardı…Bizler ise sıradan insanlarız…İlginçtir ki hala üstün bir yaratık olduğumuzu zannedip duruyoruz…Belki de bu sahip olduğumuz sıradanlığa bir başkaldırıdır…Demek istediğim , çok atıp tutan , geyik insanlarız aslında…Ne kadar ciddi gibi olsak da iç dünyamızda kendi kendini geberten bir yaratık var…Bu yaratığı dışarı nasıl yansıtmıyoruz? Bunu kimse bilemez herhalde…Çünkü bunu açıklayabileceğini sanacak tek yaratık yine "insan"…
İnsanın doğası dedim , çünkü bazı filozofların da dediği gibi insan aslında çok iyi niyetlerle doğmuyor…Egoist tavırlar , kötümser bakış açısı insanların alt kimliklerini oluşturuyor…Bu durumda yaptığımız hareketler sadece bir “rol” den ibaret oluyor…İyimser insan bile bazen bu gerçekliğe teslim oluyor…Çünkü roller değişebiliyor yaşam içinde…
İnsanların karar almadaki en büyük yardımcısı onun mantığı oluyor...Mantıksızlık ise aslında bir seçimmiş gibi görünüyor insan yaşamında…Fakat biz mantıklı olanı seçsek bile bu genelgeçer bir doğruya uyum sağlamayabiliyor…Okul yaşamını ele alırsak , derslere çalışmamak bir "mantıksızlık" örneği , öğrenci olmanın gereklerine aldırış etmeme olarak görülebilir…Ders çalışınca , öğrenciliğin tüm gereklerine yerine getirince "değişen" pek bir şey olmuyor…"Madalya" vermiyorlar , "Oscar" vermiyorlar…Öğrencilikten profesörlüğe geçmiyorsun…Yine öğrenci kalıyorsun…
İnsan her şeyi doğru yapabilseydi "insan" olamazdı…Evet hep bu cümleye inanmışımdır…Önemli olan ise yanlışı kabullenebilmek…Elbette ki buradan çıkarılacak şey yanlış davranışların yanlış olduğunu unutmak değildir…Demek istediğim her iki ihtimali de düşünmek…
Başta demiş olduğum “aptal mekanizma”ya verilebilecek en iyi örnek “kendimdir” diyebilirim…Çünkü kimimiz de çıkıp ben aptal mekanizmaya sahip değilim , “süperim” , “çok çalışkanım” , “harika bir sevgilim” var , insanlar beni “kıskanıyor” , bu yazının ne dediği “umrumda” değil diyecektir…Hepsini bir arada demese bile bunların bir kısmını diyen çıkacaktır…
Öyle ki bazen beynimin istedikleri ile vücudum uyuşmuyor…Bu, yolda her gördüğü oyuncağın alınmasını isteyen çocuğun annesinden olumsuz yanıt almasına benziyor…Beynim uyumak istemiyor ama vücudum “hayır” diyor…Vücut, bu beyni nasıl barındırıyorum diye hoşnutsuzluk içinde…İşte ,yukarıda bahsettiğim içinde kendi kendini geberten yaratıktan kastım da buydu…Öyle ki bazen de vücudumun istekleriyle beynim uyuşmuyor…Bu da yolda her gördüğü oyuncağın alınmayacağını bilmesine rağmen çocuğun yine de ağlamasına benziyor…Vücudum “dinlen” diyor , beynim ona “hayır” diyor…Vücut ağlıyor belki ama istediğini çok çok zor elde ediyor…Çocuk ise sonunda her istediği oyuncağı alamıyor ama küçük bir oyuncakla avunabiliyor…Burada beyin ve vücut çarpışıyor..Çünkü “aptal mekanizmasının” doğal olan kısmı bu…
Bazen beyninizin “kendisiyle” bile uyuşmadığı oluyor…Vücutla olan savaşının dışında “kendisiyle” de savaşıyor beyin…Vücut da bazen ona özenebiliyor…
Beynin, vücuda beşinci kata çıkmasını söylediği anlarla vücudun onu bir kat aşağı götürmesini oturup saymaya kalksak işin içinden çıkamayız sanırım…
İnsan genel olarak , mantıksızlığını ne kadar idrak edebilirse o kadar insan olur diye düşünüyorum…Çünkü biz hep mantıklı olduğumuzu ve öyle hareket ettiğimizi sanarsak buna sonunda inanabiliyoruz…Yanlışı görebilmek de mantıklı bir harekettir…
Arasıra insan kendi kendini gebertebiliyor…Asansöre de biniyor…Merdivenden de çıkabiliyor…