RSS

Sempatik Değilim...

‘Bazen bana bir şey sorulduğunda , soruyu anlamadığım çok oluyor…O anki soran kişiye yoğunlaşmamamdan dolayı kelimeleri duymuş gibi yaptığım çok oluyor…Verdiğim cevaplar da kısa kısa onaylar nitelikte,anlamadan etmeden…Bu huyumu değiştirmem lazım…Kötü hissettiğim bir başka durumsa : soruyu anlamayıp karşımdaki kişiden sorusunu tekrarlamasını istemem ve yeniden soruyu anlamamam…Çok gıcık bir durum ama elden ne gelir…Bazen sürekli soru sormayın en iyisi…

‘Boyfriend kotu da son dönemde moda oldu…Biz mesela ‘girlfriend eteği’ giysek acayip olurdu ama kadın kısmında bu özgürlük var…Kadınlar boyfriend kotu giyince kendilerine daha çok özgüven mi geliyor ? Bunu merak ediyorum…Genel olarak özgüven eksikliği yaşayan kadınların bu sorunu gidermede bir yolu da bu mu oldu acaba ? Hem niye “boyfriend kotu” Tamlama zaten yabancı , kendisi daha bir yabancı geliyor bana…Ukalalık mı ediyorum ?

‘Bakarız kelimesi canımı sıkıyor…Neye bakarız , nasıl bakarız ? En önemlisi ne zaman ‘bakarız’ ? Kendim de kullanıyorum bunu kaçış mekanizması gibi…Dehşete düşüren bir cevap bu : “bakarız…” Genel olarak “hayır”a yakın bu yüzden de antipatik…

‘Sokakta tavla oynayan insanlara sözüm yok da , onların yanında bulunan bazen ufak bir tribünü oluştaracak kadar insan varlığının davranışları canımı sıkıyor…Taraf tutma bu insanların en tipik özelliklerinden ; fakat hem oyuna müdahele ediyorlar hem de çevreye orada sanki önemli bir olay oluyormuş izlenimi verip duruyorlar…Alt tarafı tavla oynuyorsunuz…Gözler bir de hep tavla tahtasında…O şekilde iletişim kuruyorlar…Günün dörtte ikisini tavla başında geçirmek nasıl bir şey bilmiyorum…Salla pulları , zarları…

‘Pul demişken , balık pullarını huylandırıcı buluyorum…Balıklara değinmem gerekirse , pişmeden önceki hallerini kesinlikle sevmiyorum…Bu yüzden kılçık ve deri yüzme işleriyle uğraşmıyorum…Piştikten sonra da , yine de balığın kafasını yiyemiyorum…Yiyemem…

‘Atasözlerini kullanan insanlara bir ilgim var ve fikirlerini merak ederim ama fazlası da bana mantıksız geliyor…Her fikrini bir atasözüne bağlama huyu , karşıdaki insanı bunaltıyor bence…Sürekli bu şekilde konuştuğu için karşındaki insanın samimi mi yoksa soğuk mu olduğunu kestiremiyorsun…

‘Aynı şey , anlamını bilmediğim ve öğrenmeye üşendiğim sözcük kalıbını çok sık kullanan insanlarla iletişim kurarken de oluyor…”Hasbel kader” deyimini uzun süredir araştırmamıştım ve sürekli de kullanılan bir şey…Öğrenince de çok matah bir şey olmadığını anladım…Ama karşısınızda sürekli anlamadığınız ve sadece onun bildiği bir şeyi söyleyen insan olması canınızı sıkabiliyor…Evet ukalayım…

‘Hayatı anlık yaşıyorum ve bunu seviyorum diyen insanların gerçekten bunu yapıp yapmadığını görmek için çok uğraşmam…Zaten anlatamazlar da…Onlar , yaptıklarını sanırlar…

‘Özgür kız , özgür genç , özgür oda , özgür yaşam gibi söylemleri içinde barındıran reklamlara tek diyebileceğim şey : özgürlüğün sloganda değil de insanın kendinde olduğudur…Özgürlük kişiyle birlikte yanan bir meşale gibidir…İstediğin kadar reklam yap…Reklam reklamdır , özgürlük değil…

‘Sinirli bir insan değilim ama bazen çığrımdan çıkmak için çırpındığım oluyor…Buna da bir şekilde karşı koyabiliyorum…Ama içimde ukte kalıyor , o sinirin getirdiği yıkımı gerçekleştirememek…Şuan yazı yazdığım klavyenin bana gıcıklık yapması , benim onu un ufak parçalara ayırmam için yeterli bir sebep değil mi ?

‘Yaşamda rakip belirleyip onlar üstünden kendi varlıklarını ortaya koymaya çalışan insanlardan uzak durmaya çalışıyorum…Rakibim olsa bile bu kendim olabilir…Benim rakibim “benim”…

Sempatik Değilim...

‘Reklam yapmanın da bu kadarı dedim içimden…Dolmuşta giderken bir pastanenin üst kısmında “Baklava” yazısını görmemle bunu düşündüm…Diyeceksiniz ki sana mı kaldı reklam yapmanın incelikleri…Normal bir reklam olmadığı kesindi , baklava yazısı alevler içindeki arkaplandan görünüyordu…Bu kadar da abartılmaz…İlgi çekmek için böyle bir şey düşünülmüş olabilir ama baklavaya “hasta” olan beni bile baklavadan soğuttu, bilemiyorum…Ukalalık boyutundayım…Evet…

‘Kızların her biri farklı , her biri ayrı ayrı incelenmeli…Onlarla yarışamadığımız konu belki de “saç”…Tamam saçlarınız güzel olabilir de , yüzünü bile göremediğimiz kızlar var…Bunları her tarafta göremezsiniz ; zaten azınlıkta kalmaları daha iyi oluyor…”Emo” filan değildi ama , gördüğüm kız çok ilginçti ; uzun sarı saçları vardı fakat gözlüğünü bile zor seçebildim saçlarının arasından…Böyle olmanın getirisi çoksa biz de başvuralım veya başvurmayalım…Hayret bir şey…

‘Yeri gelmişken , bu tür kızlar sıkça güzellik merkezine gidiyordur diye düşünüyorum…Ama onların akıllarına gelmeyen ve güzellik merkeziyle ilgili benim takıldığım ve merak ettiğim konu şu : merkez denilen yerin “bir” adet olması gerekmiyor mu ? Genelde bir yerin bir tane merkezi olur…Ama bu güzellik merkezi her yerde var…Bunu anlamadım…Diğer bir konu da güzellik görece bir kavram…Her oraya giden güzel olarak mı çıkıyor burası kesin değil…En güzel güzellik merkezi bence insanın içidir…Ayrıca içtiğimiz zaman da güzel oluyoruz , o zaman içtiğimiz yer güzelik merkezi olabilir mi ? Tamam hadi olmasın…

‘Bütün bunlara rağmen , kadınların “güzel” olduğu bir gerçek…Bugüne kadar erkekler kadınlar hakkında yazdılar , çizdiler , şarkılar bestelediler…Sonsuza kadar da devam eder bu şey…Değinmek istediğim çok ufak bir konu var : o da bazılarının “kız” ve “kadın” diye çok büyük bir ayrım gözetmesi…Kadınların sözlere gereğinden fazla anlamlar yüklemesi çok doğal…Sanırım bu yüzden de bunu da abartıyorlar…”Kadın” çok genel bir kavram.Pembe nüfus cüzdanında da cinsiyetiniz “kadın” diye geçiyor zaten…Kadın güzel de bir kelime , neresi kötü ki ? Kadın…Gayet şuh ve güzel…

‘Pembe demişken , pembe veya mavi , cinsiyetlerin böyle renklere ayrılmasını sevmiyorum…
Kimine göre kadının rengi kırmızı , erkeğin siyahtır…Kim bilir…

‘Dondurma yerken külaha peçete sarmak , dondurmadan alınan zevki düşürüyor mu acaba?…Bence evet…Elin de kirlensin yani ne olacak…Titizlik o dondurmadan alınan zevki düşürüyor…Ben peçete sarmıyorum…

‘Zevk demişken , zevkine düşkün insanların eleştirilmesini eleştirmek istiyorum…Belki de bir insanı en çok üzen şeylerden birisi : onun zevkle yaptığı şeyleri engellemek…Birinin hevesini kırmak , hevesini boğazında bırakmak çoğu zaman koyuyor…Bırakın da insanlar ağlarken zevkle ağlasınlar…”Ağlama ağlama” diye telkinde bulunmak kötü bir şey bence…

‘Küçük çocuklara söylenirdi bu laf…”Ağlama ağlama , bak bir şey olmadı”…Çocuklar salak bir şey anlamaz derken , büyükler kendilerinin onları bu duruma soktuğunun farkında değiller mi acaba ?

‘Çocuklar bu tür durumları göre göre , alışıyorlar ve 'zaten' zeki olduklarından patlama noktaları oluyor…Büyükler yine çok garip bir olaymış gibi , “a-aa şuna bak boyundan büyük laflar ediyor!” diyorlar…Yani aslında çocuğu bu duruma düşürürken , kendileri küçük düşüyor gibi geliyor bana bu tür insanların…Evet amma ukalayım…

Sempatik Değilim...

‘Komşuluk ilişkisi kalmadı diyorlar da ; cidden kalmadı…Fakat bu 'yıllardır görüşen komşu samimiyeti' sergilemek niye ? Bunu anlamıyorum…Genellikle bunun yansıması günün birinde 'ilk kez' görülen komşunun size “aşure” getirmesiyle oluyor…Birincil şahıs olarak kapıyı ben açıyorum…Gelen kişi ise komşunun yine bilinmeyen bir aile üyesi…Buradaki yapmacık tabloyu bozmamak için bir oyun oynamak zorunda hissediyorum kendimi…”Teşekkürler” sözcüğünü çok sık kullanmadığımdan , ağızda ilginç durması bu esnada fark ettiğim bir şey…İlk aşamada soğukluk olmadığı anlaşılırsa , günler sonra , tuz , kap veya başka bir şey için gelebiliyor samimi(!) komşu…

‘Aşure demişken , aşureyi sevmiyorum kardeşim.Zorla sunuluyor bir de : çok güzel bu yemelisin diye.Bu kadar şeker oranının fazla olduğu , 'çorba' gibi bir tatlı daha bilmiyorum.Şekerli ve sütlü tatlıları seviyorum amenna.Sütlaçtan vazgeçmem…

‘Komşuluğun azaldığı iyi oldu aslında , kapı önünde saatlerce konuşmalar olmuyor artık…

‘Cnbc-e dizilerinin sonunda bitip ekonominin başladığı saatler var ya en çok o saatleri seviyorum.Böylece beyinleri "Desperate Housewives" ile dolu bünyeler bir an olsun gerçek
dünyaya dönebiliyorlar.Yoksa böyle düşünmekle ben mi desperate oluyorum ? Kim bilir…Ukalalık parayla değil...

‘Tugay’lı Vodafone reklamının etkisinden çıkmak için neler yapmam gerekiyor bilmiyorum.Alışmak için ne yapmam gerekiyor onu da bilmiyorum.Tugay’ın şok edici saç stili ile onu görmeye alışmadığımız tavırları beni dumura uğratıyor yeterince.”Tugay zaten biliyordu” diye de bitiriliyor reklam.İyi güzel de, biz bilmiyorduk.Yani böyle , illaki birileri gelip bize “mış mış” “şöyle bir şey var mış” diye anlatmalı mı bazı reklamlarda?…Direk söyleseniz ya , 3G budur diye…

‘Evde televizyon ve televizyon kumandasının hakimiyeti diye bir olay var.Bu çok önemli bir şey bana göre.Tüm yaşamsal zevklerinizden bir an uzaklaşıp bir an için bu otoritenin tadını çıkarmak ilginç bir deneyim.Müthiş bir güce sahip oluyormuşsunuz gibi oluyor.Veya bu kadar küçük bir şeyden ben mutlu olabiliyorum…Fakat bu otoritenin dışında nefret ettiğim bir şey var , o da pil yeri ters olan kumandalar…Bütün o imparatorluğunuzu yıkıveriyor…

‘Bazen evdeki kapılarlarla savaşıyorum.Kapattığım halde dil bölümü denilen yer tekrar tekrar çıkıyor…Bu sorun , benim kapıya gereğinden fazla nezaketimle çözülebiliyor.Fakat bu zaman kaybı moral bozmaya birebir…

‘Dünyaya güzel bir şeyler bırakmak çabasını oldukça seviyorum.Bu çabada olmak için ne yapılabilir diye düşünüyorum.Beyinlerimiz kafatasımızda kalmasa da yerlerde dolaşsa , belki dünya bilinçlenir…
Görüntü olarak kötü olsa bile , daha esnek bir ortam olurdu sanırım.Akıl akıldan üstündür sözü aklıma geliyor şimdi.Beyinlerden oluşan bir katman olsa fena olmazdı."Brainosfer" olurdu adı belki.

‘Huzur isteyen insanların , huzuru ararken huzursuzluk yaratmaları da bende huzursuzluğa yol açıyor çoğu zaman…İsteklerinizi ben bunu yapmak istiyorum demeden yapamıyor musunuz ? Tam tersi oluyor nedense…

‘Son olarak , tek bir sözle tüm dünyası yıkılabilen insanların , onca iltifata rağmen bu güzellikleri anlamaması şaşırtıcı gelmiyor bana…Ortasını bulamıyorlar bir türlü…Bunun nedeni : bu tür insanların acının ve olumsuz duyguların da yaşamın bir parçası olduğunu kabullenmemeleri…

Sempatik Değilim...

‘Düğünler ilginç gelir bana…Düğünlere katılmamak elde değil zaten…Sürekli sırıtışın eksik olmadığı bir ortam…Daha düğün başlamadan , sinir olmaya başlıyorum…Sabah erkenden kalkmak , tarzım olmayan kıyafetleri giymek…Aceleci olduğumdan dolayı , burada da bunu sergiliyorum …Sinir olduğum şey erkeklerin kısa sürede hazırlanıp , geri kalan zamanın –ki düğün saatine kadar yaklaşık yedi-sekiz saate denk gelir bu- kadınların hazırlanmasını beklemesidir… Kadınların şu saç savaşına değinmek istiyorum elbette…Bunun daha kısa sürede yapılma ‘ihtimali’ dahi yok mu ? Anlamıyorum…Bununla birlikte düğünlerde makyajdan dolayı , çoğu yakınımı tanımadığım olabiliyor son zamanlarda…İlginç evet…Sinir bozucu birçok detay var aslında düğüne kadar…Çok kişinin olması ve telaşın buna eklenmesi…Düğünler mümkünse lütfen yazın yapılmasın…Gıcık bir durum , zaten sıcak…Yapın ne güzel buz gibi havada…Ben olsam dünya evine yazın girmezdim…Ev sonuçta…Yazın yapılması şart ise , düğünler art arda olmasın mümkünse…

‘Düğün mantıklı bir anlamı olan , iki insanın yaşamlarını birleştirmesinin töreni…Peki taraflar neden oluyor peki ? Bunu da anlamlandıramamışımdır çoğu zaman…Erkek tarafı ve kız tarafı…Kazanan oluyor mu ? Hayır…Peki kaybeden ? O da yok…O zaman neden bu iki tarafın da gerginliği ve ayrı ayrı oluşu ? Normalde ben düğünün bir kaynaşma ortamı olması gerektiğini düşünüyorum…Halbuki oyunlar bile ayrı oynanıyor…Böyle bir yarışma havasında oluyor nedense…Bir tarafın diğerinden daha güzel olduğunun veya daha yakışıklı olması gerektiğinin veya her açıdan daha üstün olduğunu çabalamasının örneği var belki de...Samimi değil pek...İyi ki ablamız veya abimiz evleniyor…Siz yarışın diye başka bir ortam bulamamıştık zaten…Kaynaşma noktası yok…Erime noktası da yok…

‘Son olarak şunu ekleyebilirim…Düğünlerdeki şarkıları org'un başında fütursuzca çalan kişi sana sesleniyorum…Daha iyi yapabilirsin işini…Somurtarak değil...Severek yani…Yapmak zorunda olduğun için değil…

‘Yazın sıcağından ve neminden nefret etmemek elde değil…Bu yüzden sonbaharı ve kışı özlüyorum…İlkbaharı da gücendirmiyorum tabii ki…Demek istediğim : üretilsin artık şu sırta yapışmayan t-shirt…İnsanın derisi evrim geçirmeli bu ter hususunda…Zira , dışarı çıktığım ikinci dakikada sırılsıklam olmaktan bıktım…

‘Uzmanlar uzmanlar , yeri gelmişken , yazın ortaya çıkan uzmanları sevmiyorum…Samimiyetsiz oldukları ortada…Atıp tutma değil ama , bir şeyi bildikleri için onu insanların gözünün içine sokma potansiyelleri çok yüksek oluyor…Kendilerini yaza saklayıp , zorla ortaya çıkma isteklerinden kelli ; bu isteklerini abartıyorlar…Bir yönden de haklılar ama öğlen vakti dışarı çıkmak tam bir aptallık…Ama sen bunu döverek anlatamazsın ki…

‘Boş geçen tatillerde geçirdiğim zamandan çok , okulun zorunlu tatil olduğu zamanları daha çok seviyorum…Özellikle yılbaşından sonra şöyle rahat bir hafta tatil olsa fena olmaz…Olmadı kar tatilleri okumayı olanaksız kılsın uzunca bir süre…Biz de ‘tatilin’ keyfini çıkaralım…

‘Sözlerini yutarak ve bağırarak haber sunan insanları sevmesem mi ona da karar veremiyorum…Heyecanlanıp , kelimeleri yanlış okudukları zaman da bu sinir olma hissim geçiyor…Bir nevi tezatlık…

‘Karşıtlık , karşısına geçip neden karşı olduğunu karşındakine kanıtlama çabandır bence…Ama bunu yapamayan insanlar ben şuna ‘karşıtım’ demesin…Karşı ve karşıt olduğun konu ne ise onu erdemli şekilde yap değil mi ? Doğanın kirlenmesine karşıyım…Hadi ordan…Demekle olsaydı…

‘Bazen insanları kandırıyorum , bundan ben de hoşlanmıyorum…Sürü psikolojisini görmem açısından iyi oluyor…İnsanlar hemen her şeye inanabiliyor , sorup soruşturmadan…Enteresan...

Sempatik Değilim...

‘Şu son zamanlarda kimilerinin diline çok dolanan Sertab Erener’in malum şarkısı…İlk dinlediğimde , Sertab Erener’in takındığı o ruh hali gibi ben de şarkıya karşı tepkisiz kalmıştım …Tamamını dinlemedim bir süre…Sonra buralara düştü ve youtube’a düştü…İster istemez ben de şarkının tamamını dinlemek zorunda kaldım…Çok sevdiğim söylenemez…Öncelikle popülerliği çok abartıldı , aman aman süper dendi…Herkes msn kişisel iletisine “aşk seni bulabilir de…” ile başlayan şeyler yazmaya başladı…
Evet bana kızın , bana sinirlenin bunu istiyorum…Sinir olun…Bence berbat bir şarkı…Sözlerine gelmek istiyorum hızla tabii ki…İyi güzel bir şekilde başlıyor sanıyorum…
O zor günler, solan güller eskidendi geçti
O zaman aşık olduğum rüzgarlar esti esti geçti
Tamam…Peki…Zannediyorum ki şarkı bunun üzerinden devam edecek…
Geriye sadece yarım yarım sevgiler
Yüzüme inceden uzun uzun çizgiler
Şarkı burada biraz kemanla filan duygusal bir havaya giriyor…Bana ters gelen şey burada : “bitti” , “esti geçti” denilen şeylerin tam unutulmamış olması…Mademki esti geçti , yarım sevgiler diyerek niye kendini kandırıyorsun…Burada Sertab Erener’in yüzünü merak ederdim doğrusu…Herneyse…
Öznesi kalan süresi kısalan cümleler
Yalan dolan birkaç resim kaldı
Bir cümlenin öznesi kalırsa kısalmaz ; o zaman zaten cümle olmaz…Asıl tümleç olmazsa cümle kısalır…Bir de yüklem olmadan cümle olmaz zaten bunu da bilmiyormuş sanırım Sertab Erener ve bu şarkının sözlerini yazan kişi…Çünkü şarkının neredeyse “tamamına yakını” bitmeyen cümlelerden oluşuyor…Evet Türkçe uzmanı filan değilim ama bunu çocuklara öğretiyorlar 3.sınıfta…”Yalan dolan” resimden kastınız ne anlamıyorum ? Msn kişisel iletisine “aşk seni bulabilir de…” filan yazanlar size sesleniyorum…Biri bana bunu açıklasın…Evet , ben aşkı bilmiyorum bu satırlardan öğrenebilirim sayenizde(!)…
Aşk seni bulabilir de
Uzakta durabilir de
Samimi oluyor derken
Mesafe koyabilir de…
En hoşuma gitmeyen yer burası tahmin edebileceğiniz gibi…”Sen ne diyosun be asıl en güzel yeri burası , anlamıyor musun aptal” şeklindeki serzenişleri duyar gibiyim içinizden…Belki de daha kötüsünü ama ben de tam bu serzenişi istiyorum zaten , sinir olun…Bir kere aşk seni bulmaz…Karşı cinsten birisi seni bulabilir…Onun yerine X seni bulabilir de , uzakta durabilir de denilse daha anlamlı olurdu ama sanırım bu ,msn’e yazanların hoşuna gitmezdi…Aşk-ı memnu’da da yayınlandı bu şarkı , “samimi oluyor derken” iyice tiksinç oldu bence…
Cümleler bitmiyor kardeşim ; evet aynen devam ediyor böyle…Bu böyle olabilir de olmayabilir de , gelebilir de gidebilir de…Tamamen aşktan bağımsız bir takım sözler bunlar ve insanlar da çok güzel diyorlar buna…”de” bağlacını kullanmaktan utandım cidden…Ben sevmiyorum bu şarkıyı ; bu böyle…

‘Bir de yeri gelmişken söylemek istediğim bir şey var…Türk halkı olarak fotoğraf’a resim diyoruz…Resim çekinmek , resim çekilmek…Resimlere bakmak…Ben çekilmiyorum bu tür şeyler…Bazen fotoğraf çekiyorum…Duyduğumda resim diyen insanları oradan uzaklaşmak istiyorum olmuyor…

‘Lütfen kampanyası vardı bir ara futbolda…O kampanya ayrıca “fotoğrafını 60 70 derecelik açılarla çeken kızlar” için de yapılsın ve bu olay tamamen kapansın…Hem kalitesiz hem de tekdüze…Olmadı hep aynı tarz fotoğraf çeken kızlar testere filmindeki şırınga dolu havuza atlasınlar…

‘Bilmeyenler , bilmemeye devam etsin…Bilenler de çok umursamasın…Msn’de çok samimi olduğum insanlara “naber” demiyorum…Nasılsın demeye gayret gösteriyorum…Amaaan…

‘Araba alarmı deli etti bugün beni gece 11 12 gibi…Polis arandı ve yaklaşık bir saattir mahalleyi rahatsız eden alarmı susmayan araba çekildi…Şu alarmlar neden başka bir melodi ile olmuyor?! Şundan bıktım : “dırii dıırii, voooooooooooyn , RIIG RIIIG RIIIG , vaov vaov vaov vaov , dııııııı…” Nefret ettim…

‘Ukalasın diyenler, evet ukalayım…”

Kırrevininverandasında

Damlalar…Dökülüyordu bardaktan boşanırcasına…Yağmuru çoğu kez tatmış olan evinin ahşap duvarları o kadar halsiz görünüyordu ki…Pencerenin pervazları yağmur damlaları onu birçok kez dövdüğünden olsa gerek , bir eziklik ve bir burukluk içindeydi…Ama o da halsizlik konusunda komşusu duvara rakip olabilirdi…
Riz , dışarıya öylece baktı…Sokağı , şehrin aslında çok yoğun bölgesine hemen yakın arka sokaklardan birisiydi…Yağmur buraya yağdığı zaman , seli andıran bir görüntü oluşuyordu ve çocukların oyuncaklarının bu sele karışıp gitmesi çok sık rastlanan bir şeydi…Riz için bu sıradan olmaktan çıkıp , onu daha çok hüzünlendiriyordu artık…Suların , çaresiz çocuklardan çekip aldığı oyuncaklar , yitip gidiyordu birbir…Aynı o’nun hayalleri gibi…Bir an için dalmıştı , yağmur damlalarını seyrederken…Başını cama yasladığını hayal meyal hatırlıyordu…Buhar oluşturdu camda , fakat bundan vazgeçmesi uzun sürmedi…Gözlerini sokaktaki kaostan salondaki maun masaya çevirdi…Nedendir bilinmez , gözlerini oraya çevirirken bütün bunlar yavaş çekim bir filmmiş gibi geldi ona…İlerlemek için hamle yaptı , fakat ayağının yerde sert bir cisme takıldığını hissetti…Bu kez dikkatini ona yoğunlaştırdı…Bir kibrit kutusu kadar olan bu nesne ona annesinden kalan değerli bir giysi tokasıydı…Bir davette bunu kullanmıştı , uzun süredir de arıyordu…Bunu bulduğuna o an için çok sevindi…Kederli haline dönmesi , onun masanın üzerindeki zarfa loş bir ışık yayan lambayı görmesiyle hızlandı…Merak ve endişe hakimdi bedenine sanki…Bu yüzden rahatlamak hissettiğini düşündü ve kendisine biraz viski koydu…Büyük salona sessizlik hakimdi…Sessizliği bozan tek şey dışarıdaki sert yağmurdu ; biraz daha hızlanmıştı sanki…Nihayet masaya yöneldi…Ayağının sağlamlığından çok emin olmadığı bir sandalyeyi çekti ,bardağını masanın bir köşesine koydu ve daha önceden açmış olduğu zarfı eline aldı…Kimden ve nereden geldiğini bilmiyordu…Normalde üstünde belirtilmesi gereken “gönderenin” ismi ve adresi postacı tarafından son anda kasten karalanmıştı belli ki…Bu durum Riz’i bir hayli meraklandırmıştı…Bununla birlikte artık sürprizleri kaldıramayan hassas bir bünyeye sahip olmuştu zamanla…İçinin rahatsız olması , bundandı belki de…Sıkılgan bir şekilde zihninde , geçmişte olup bitenleri gözden geçirdi…Bu mektubu ona kimin gönderebileceğini düşündü…Ailesiyle birlikte kalmıyordu…Onlarla bir ay gibi kısa bir süre önce görüşmüştü…Bulundukları şehirden çok daha sıcak bir yerde tatil geçiriyorlardı…Böyle gizli bir mektubu Riz’e yollamaları anlamsız olurdu…Bir sevgilisi olmuştu uzun zaman önce...Onunla bütün defterleri kapatmışlardı…Onu yeteri kadar tanıyordu…Onun kendisine mektup yazmayacak kadar yoğun bir adam olduğunu biliyordu…Hiç de yazmamıştı zaten…Riz'in sürpriz konusunda ağzı çok yanmamıştı…En azından bu durumdan hoşnut kalmayacak kadar çok şey yaşamamıştı…Fakat yine de bu durumdan bitkin düştüğünü düşünüyordu…Uzunca bir süredir dostlarıyla görüşmüyordu…Onlar da mektup yazan insanlar değillerdi…Riz’in posta kutusuna gelen şeyler arasında genelde mağaza ilanları ve pizzasını çok beğenmediği bir pizzacının reklamı vardı…Viskisinden bir yudum aldı…Kafası karışmıştı…Ne bekliyordu böyle gizli bir mektuptan ? Gerçekten bilmiyordu…Belki de gönderen istediğini elde etmişti…Onun kafasını karıştırmıştı…Riz viskisinden bir yudum daha aldı…Bütün bu düşüncelerle boğuşurken , hala zarftan mektubu çıkarmamıştı…Kararsızlık, onu hayatı boyunca bir ahtopot gibi saran bir kötü huydu…Bununla yaşamaya alışmıştı neyse ki…Şimdi yapması gereken o mektubu okuyup okumama arasında seçim yapmaktı…Ruh halinin buna uygun olup olmadığını kendisi de bilmiyordu…Ama mademki bunun başına oturmuştu , yapması gerekiyordu…Geri dönüşü olmadığını düşündü…Sert yağmur sesinin yerini şimdi sokaktaki sel benzeri suların yağmurun bittiğini haberdar eden o kaotik sesi almıştı…Bardağındaki viskiden son bir yudum aldı…Elini zarfın içine doğru götürdü…



Yavaşça çıkardığı parşömen kağıdını özenle masanın üstüne koydu…Ne yazdığına bakmak için yeltendi fakat birden beyninin yazılanı anlamayacak kadar yorgun olduğunu hissetti…Viski onu vurmuş olmalıydı…Ama bu onu kararından geri çevirecek kadar güçlü bir darbe değildi…Masanın üzerindeki lamba loş olan odanın tek parlatıcısı gibiydi…Hava kararmamıştı fakat sel etkisi yaratan yağmurun sahibi kara bulutlar da hala dağılmamış , havayı boğuyordu…Birden elektrikler kesildi…Bulunduğu yer her ne kadar şehir merkezine yakın olsa da elektrik konusunda çaresizdi…Riz’in artık umursamadığı elektrikler , tekrar gelmeyecekti bir süre…Çünkü her defasında bu ritüeli ezberlemişti…Masanın üzerindeki lambanın kapatma tuşuna bastı sanki elektrik varmış gibi…Gözlerini parşömene çevirdi fakat oda onun okumasına izin vermeyecek kadar loştu…Salonun köşesine doğru , ışığa doğru ilerledi…Yağmur durmuştu fakat camların üzerindeki buhar camı terk etmediği için Riz buna bir çözüm aradı…Pencereyi sonuna kadar açtı…Burnuna gelen o güzel yağmur sonrası koku onun bir an kendini cennette zannetmesine yol açtı…Onun bu havasını bozan şey dışarının soğuk havası oldu…Aniden bastıran rüzgar tenine işlemişti ve onu tekrar hayata döndürdü…Parşömen elindeydi…Çok şey yazılmışa benzemiyordu…Sadece tek bir cümle olduğuna emindi…Kağıdı dışarı doğru tuttu daha iyi görebilmek için…Eski bir el yazısına benzer bir yazıydı belli ki…Daha okumaya henüz başlamıştı ki kağıt rüzgardan etkilenip ikiye katlandı…Riz ilk kelimeyi okumayı başarabilmişti buna rağmen…”Dünün…” yazıyordu…Sol elinde tuttuğu kağıdı düzeltmek için sağ eliyle hamle yaptı…Her şey o anda oldu…Yağmurun başlamasından bitişine kadar olan sürede okumadığı bu kağıdı şimdi okuduğu için pişmanlık duyuyordu ki kağıt elinden kayıp gidiverdi…Kızgınlığını ifade etmek için sertçe pencerenin önündeki demirliklere vurdu...Kendini suçlamalıydı belki de…Sayısız kararsızlıktan , ender kararlar çıkarmıştı…Bu da onlardan birisiydi ve bunu da değerlendirememişti…O yazının ne anlama geldiğini merak etti…”Dünün…” diye başlıyordu cümle ve çok uzun değildi…Altında ne bir imza vardı ne de kimin yazdığına dair bir belirti…Kayıp gitmişti zaten , bunların artık bir önemi yoktu…Dışarıda kağıdı tutması için sesleneceği kimse yoktu…Yağmurun o sel etkisi yaratan suları yerini sokaktaki küçük bir dereye bırakmıştı…Parşömen havada taklalar attı , rüzgar onu arkasından itekledi ve suya ulaşmasını hızlandırdı…Parşömeninin açık kahverengi sulara karışmasını izledi...Çok uzaklarda birkaç küçük çocuk , oyuncaklarının derdine düşmüş görünüyordu…Riz onlara seslenmek istedi fakat bunu yapamadı…Çok yorgundu…Mektubu yollayan kişi ona tekrar aynı mektubu yazar mıydı ? Riz’in bu mektubu okuyamadığını öğrenseydi üzülür müydü ? Riz , üzülmüştü , sahiden…Pencereyi kapattı , yağmurun yıprattığı pervazlara baktı…Sonra yüzünü masaya döndü ; ama zarfa bakma düşüncesini kafasından attı…Daha önce çokça incelemişti zaten…Herhangi bir işaret yoktu…Yazılar karalanmıştı…Annesinin bir arkadaşının yazın onlara hediye ettiği , antika radyonun düğmelerine bastı, çalışır umuduyla…Belki yaşadığı az önceki talihsizliği giderir diye müzik dinlemek istedi…Sonra elektriklerin olmadığını hatırlaması , onu daha da hüzünlendirdi…Onunla bu loş odada , elektrikler kesildiğinde beraber yapılan aktivitelerden birisi olan “sessiz sinema” oyununu oynayabilecek bir arkadaşı bile yoktu yanında…Dünyada yalnız kalmayı başarabilen ender insanlardan olduğunu düşündü…Sakin olan yaşamı , iyice durağanlaşmıştı son günlerde…Loş oda , her şeye rağmen , sıcaktı…Koltuklardan babasının sıkça tercih ettiği tekli antika birine oturdu…Düşündü tekrar…”Dünün…” “Dünün…” ne ? Çok saçma dedi kendince…Saçma demesi , onun parşömeni kaybetmesinden dolayı bir teselli arayışıydı belki de ama yeterli değildi…Kaç saattir salonda oturuyordu…Elektrikler kesikti hala , kulağı seslere daha duyarlı olmuştu…Odasına doğru yöneldi…Farklı bir yer olması , onu biraz daha neşelendirirdi belki…Odanın kapısına gelmişti…Kapı kapalıydı bir an duraksadı…İçeriden tahtayı sıyıran bir ses gelmişti…Çok korktuğu bu sesin nedeni neydi ?


Kapıyı açmaya korktu ama tüm cesaretini toplayıp içeri girdiğinde odanın her zamanki halinde olduğunu anladı…Korkulacak ne olabilir ki diye düşündü…Kafası hızlı bir şekilde çalıştı…Yaptığı hareketler sanki onda bir slow-motion filmde oynuyormuş hissi uyandırdı…Deja-vu olduğu anlardan birisiydi…Hafif sarhoşlukla birleşince bu durum onun algılarını güçsüzleştirmişti…Bazen insanlarla konuştuğunda onlardan gelen bir soruyu ilk anda duyuyor olmasına rağmen anlamayıp , sonra bir iki dakika sonra cevabını verdiği birçok durum olmuştu…Sanki bu da öyleydi…Ses üst kattaki komşudan gelmişti…Çoğu zaman üst kattaki sesler Riz’i bunaltmıştı…Buna da alıştı zamanla…Elektriğin gelmemesi eskiden onu sinirlendirirdi ; fakat şimdi sessizlik olduğu için daha mutlu olduğunu düşünüyordu…Kendiyle baş başa kaldığı ender zamanlardı bunlar…Teknoloji ile de arasında çok sıkı bir bağ yoktu…Zamanını boşa harcamayı sevmeyen bir tavır içindeydi…Ama son zamanlarda çok değişmişti…Kendine sorduğu yine sordu cevap alabileceğine sanarak…Kim ona , onda bu denli karışıklık yaratacak bir mektup gönderebilirdi ki ? Bunun cevabını araması yersizdi…Çünkü mektup çoktan sularla birlikte adresi belli olmayan bir yere gitmişti…Yapacağı çok şey olmadığını anladığı her zaman kendisini yatakta bulması şaşırtıcı değildi…Çünkü bu tür durumlarda hislerini yoğunlaştırmak yerine bedenini rahat bırakıyordu ki rahatlasın…Uyumanın ne güzel bir şey olduğunu düşündü…Yağmurun sesi de gittikçe azalmıştı biten bir şarkının son üç dört saniyesi gibi…Uyandı…Yeni bir şarkı başlamadı uyanmasıyla birlikte…Elektriğin olmadığını anlaması uzun sürmedi…El yordamıyla yanıbaşındaki lambanın anahtarını buldu…Açtı ve kapattı…Emin olmadığını belirtmek istiyormuşçasına aynı şeyi tekrarladı…Kafasını tekrar yastığa attığında sadece bitkin olduğunu düşündü…Uyku da ona yaramadıysa ne yarayacaktı ? Biraz da sinirle ayağa kalktı ve mutfağa doğru yöneldi…Mutfağın küçüklüğü ilk anda bu evi alırlarken annesi tarafından çok eleştirilmişti…Ama nedense Riz annesiyle aynı fikirde değildi…Mutfak penceresi küçük sokağa bakan bir pencereydi…Riz dışarı baktığında kara bulutların hala yerli yerinde olduğunu gördü…Sessizce bekliyorlardı…Gözünü sokağa doğru çevirdi…Mutfak penceresinden apartmanın girişi birazcık görülebiliyordu…Aşağıda top oynayan çocukların ahengini bozan tek şey hafif uzun boylu bir adamdı…Adam topun ona doğru geldiğini gördü ve hızlıca toptan kaçtı…Adamın hareketleri kaldırımda normal yürüyen bir insandan bir hayli farklıydı…Akabinde apartmana doğru ilerledi ve uzun siyah takım elbisesinden bir zarf çıkardı…Zarfın üstünü Riz’in tükenmez olduğunu sandığı bir kalemle çizmeye başladı…Riz ilk başta ne olduğunu anlayamadı…Kafasında bir şimşek çaktı…Bu beynine gelen işaret hızla aşağı , akciğerlerinin sol orta kısmına doğru gitti…Adamın yüzünü seçemiyordu…Siyah takım elbiseli adam çok gizli bir iş yapıyormuş edasıyla hızlı hızlı ilerledi…Riz adamı köşe başında siyah bir nokta oluncaya kadar izledi…Sonra yapması gereken şeyin her şeyi bırakıp o adamın peşinden koşmak olduğunu düşündü…Ona hareket etmek hiç bu kadar zor ve ağır gelmemişti…Genel olarak sakinliği amaç edinmişti…Hızlı olaylar onda sadece sürprizlere yol açardı…Merdivenlerden indiğini bile anlamadı…Adımlarını çok hızlı atmaya gayret etti…Apartman kapısını açık buldu , şanslı olduğunu düşündü bir an…Yola adımını attığında birkaç çocuk onun önünde bağıra çağıra top oynuyordu…Riz köşe başına doğru koşturdu…Mektubu alıp bakmak aklına hiç gelmemişti…Bir karar vermeliydi…Karar vermek hayatında yapmak isteyeceği en son şeylerden birisiydi…Az önce bitkin olduğu konusunda kendisine haksızlık etmişti...Onu bu kadar telaşa sürükleyen şeyler de oluyordu demek ki…Köşe başına gelmeden biraz önce öylece durdu ve kendisine çekindiği soruyu sordu : “Geri dönüp mektuba bakmalı mıydı ? Yoksa bu mektubu bırakan ve şimdiden kayıplara karışmış olabilecek gizemli adamı takip mi etmeliydi ? Kafasını çalıştırıp mantıklı olanı seçmesi uzun sürmedi…Buna kendisi de hayret etti…Adımlarını buraya kadar hiç atmamış gibi , köşe başına gelirken attığı adımlardan daha hızlı bir şekilde gerisin geri koşturdu…Riz kendini bu halde daha önce hiç görmemişti…Tanıyamıyordu kendisini…Olanlara bir türlü anlam veremiyordu…Apartmanın girişindeki gümüşle yazılmış 3 numaralı posta kutusunun önünde soluklanmaya başladı…Anahtarı almış mıydı ? Büyük sorunun cevabı “evetti” …Hızla aşağı inerken bu küçük anahtarı almayı unutmamıştı…Anahtarı beceriksiz bir şekilde deliğe soktu ve demir kafesi açtı…İçinde mektup filan yoktu…Sanki beynindeki hücrelerin teker teker yandığını hissetti…Sürprizleri severdi ama bu onun kabul edemeyeceği kadar kötü bir sürprizdi…

Kendini kandırılmış hissetmekle beraber , tanımadığı bu kişiye çok öfkelenmişti…Paltolu bir adam geliyor , aynen ona gelen mektupta olduğu gibi mektubu karalıyor ve posta kutusuna koyar gibi yapıp , onu kandırıyor ve kayıplara karışıyor…Bu kadar gizemli olmaya çalışması Riz’in zaten alışık olmadığı durumunu daha da güç bir hale getiriyordu…Riz dünyada sanki sadece kendisi ve o adam varmış gibi hissetti…Yapayalnızdı…Güçlüklerle başa çıkmayı zor da olsa başaran bir kişiydi Riz…Fakat bu kadar esrarengiz bir olayla ilk kez karşılaşıyordu…Adamı yakalama girişimi de zaten başarısızlıkla sonuçlanmıştı…Bu kadar bilinmezlik , onun canını bir hayli sıkmıştı…Yeter dedi kendi kendine…Bu tür saçmalıklardan vazgeçip , hemen yatağına gidip uyuması gerektiğini düşündü…Apartmanın girişinde fazladan süre harcayarak , kendisini dumura uğratmıştı…Son zamanlarda , kararsızlığının ön plana çıkmasından memnun değildi ; üstüne üstlük kabul edemeyeceği derecede bir temponun içinde buluvermişti kendisini…Günleri sıradandı Riz’in , ama bu şuan için geçerli değildi…Ne yapacağını bilmiyordu…Kafasını yukarı kaldırdı , sanki bir yol göstericinin ona gelip yardım etmesini bekliyordu…Sonra ,el yordamıyla kapı eşinde duvara dokunarak ilerledi…Gözü yerdeki birkaç postaya ilişti…Yeni açılan mağazaların reklamlarının olduğu şeylere artık bakmıyordu…Annesinin çok ilgi duyduğu bu şeylere bazen Riz’de ortak oluyordu ; ama içeriğini çok da önemsemiyordu…Dikkatini toplamaya çalıştı…Apartmanda sessizlik hakimdi…Bazen iliklerine kadar işleyebilecek apartman arasındaki boşluğun soğukluğunu hissetti…Fakat onu biraz olsun ısındıracak şey , bir işaret olabilirdi…Tam o anda , onu heyecanlandıran , sıradan(!) bir kağıt parçası yerde duruyordu…Gereksiz postaların arasından , en önemlisi gözüne çarpmıştı…Ona ilk gelen mektubun aksine , sarı bir zarftı ve yine üstü karalanmış bir mektuptu…Biri onunla dalga mı geçiyordu , yoksa aynı film tekrar mı gösterime girmişti ?…Bu kez mektubu hemen açtı…O gün pencereden düşürdüğü mektubun devamını okuyacağından artık emindi…Elini zarfın içine attı ve tek kağıdı çıkardı…”Dünün size bıraktığı , yarının size armağan edebileceği tek şey bugündür…” Kısa cümle el yazısıyla düzgün bir şekilde yazılmıştı…Anlamak için çabalamadı Riz…Beklediği gibi yazı anlaşılması zor bir mesaj içeriyordu…Gözünü kağıdın altına doğru indirdi ve italik harflerle “R.S 20.30” yazısını gördü…”Dünün…” “yarının armağanı” “bugündür” kelimeleriyle bir cümle oluşturmadan kelimeleri kendine söyledi…R.S ne olabilirdi ? Gönderen kişinin adı olamazdı çünkü bu çok saçma diye düşündü Riz…Kendini bu denli saklayan kişi ismini verme gibi bir zahmete girmezdi…En mantıklısı buydu…Mantığına güvenirdi ama bu kez içgüdülerine güvenmesi gerektiğini hissetti…İçgüsü onu harekete geçirdi…Beyni ondan bağımsız , bacaklarına yürüme emri vermişti çoktan…Sanki kendisini bir robot gibi hissetti…Her şey kontrolü dışında ilerliyordu…Saatin kaç olduğundan da haberi yoktu…20.30 R.S’nin hemen yanında belirtildiğine göre , bu ancak bir buluşma yeri ve saati anlamına geliyordu…RS ile başlayan veya içinde RS harfleri geçen yerleri düşündü…RS adlı bir banka vardı…Orası mıydı ? Cevap kesinlikle hayırdı…” Rising Sun ! “dedi sesli düşünerek…Bir keresinde çok fena sarhoş olduğu kafeyi aklına getirdi…Düşündü ve kendine sorduğu soruyu , yanıtladı : denemeliyim…Ayakları onu gecenin karanlığıyla birleştirdi…Yürüme mesafesindeki dar caddelerden birisindeydi “RS”…Saatin kaç olduğunu düşünmedi bile…Sadece koşar adım oraya ulaşmaya çalıştı…Beyniyle kalbini bir arada idare edemiyodu sanki…İkisi de farklı yönlere gitmek istiyordu…Etrafındaki insan sayısı dar sokaklarda olmasına rağmen birden artmıştı…Kalp ritimleri hızlanmıştı…Rising Sun , çok da gösterişli olmayan biraz tepede ve yolun başında bulunan sakin bir kafeydi…İyice yaklaşmıştı oraya…Siyah paltolu , adını bilmediği , sadece içgüdüleriyle ulaşmak istediği birisinin peşinden gitmişti…Saat 20.30’a geliyor mu gelmiyor mu hala umursamıyordu…Yoldaki insanlara bakmadığını fark etti…Ama daha sonra etrafında siyah paltolu bir insan aramaya başladı…Aradığı kişi mi ona gelecekti yoksa Riz mi onu bulacaktı bu belirsizdi…Her şey netleşmeye başladı…Hem de hiç beklemediği bir anda…Siyah paltolu iki üç adam gördü…Bu onu heyecanlandırmaya yetti…Ama aradığı kişi bunlardan birisi olamazdı…Çünkü o kişi tek başına gelmişti…Caddenin yüksekçe olan kısmında , altından küçük bir nehir geçiyordu…Parke taşlarından olan kısa bir köprünün üzerindeydi Riz şimdi…Küçük köprünün demirliklerine yaslandı ve heyecanını gizlemek için nehiri seyrediyormuş gibi yaptı…Sonra bundan vazgeçip yüzünü caddeye çevirdi ve oturdu…Kafe az ilerideydi , fakat Riz duraklamıştı…Gidemiyordu…İnsanlarla birlikte , arabalar da yoğunlaşmıştı…Şanslıydı ki arabalar Riz’in kafenin önünü görmesini engellemiyordu…Riz endişeli bir şekilde etrafına bakındı , gözlerini kafenin önünden ayırmadı…Kafeye gitmek için bir hamle yapmamıştı hala…Bu hareketinin nedenini de bilmiyordu…İki üç araba , birbirleriyle yarışırcasına önünden geçtiler…Siyah paltolu bir adam , garip bir yürüyüşle yolun karşı tarafından ilerliyordu…Kafenin önünden geçti…Riz o anda donakaldı…Bu ona mektubu atan kişi olmalıydı…Başka seçenek yoktu…Ama bu kişi Riz’i fark etmemişti belli ki…Rising Sun tabelasının önünden hızla geçip saatine baktı…Kafasını hafifçe Riz’e doğru çevirdi…Yüzü seçilemiyordu ama artık Riz aradığı kişinin o kişi olduğundan emindi…Paltolu adam Riz’le tanışmak üzere geliyordu…Riz korkmuştu…Bir şeyler bu kadar normal ilerleyemezdi…Çok garip bir durumdu ama bu kadar da normal olamazdı …Mutlaka beni başka birisiyle karıştırıyor diye düşündü…Adamın belli olmayan suratı , sol tarafından gelen beyaz bir ışıkla aydınlandı…Yolun tam ortasındaydı şimdi…Riz çığlık attı…Bağırıyordu avazı çıktığı kadar…Arabanın ışığı , adamı saniyeler içinde ışıklar altında bırakacaktı…Belliydi…Hayal meyal o yüzü gördü Riz…Kendisi şimdi gerisin geri düşüyordu arkaya doğru…Görünmez bir el onu , aynı o gün rüzgarın mektubu savurduğu gibi Riz’i aşağıya doğru savurmuştu…Nehir onu çekiyordu aşağıya doğru adeta bir yaratık gibi…Girdabın içinde boğuluyordu…Uzaklaşıyordu…

Öksürdü…Boğazı kurumuştu…Yastığı ter içindeydi…Ne hissediyordu ? Yorgundu…Kalktı ve halsiz bir şekilde , salona gitti…Dün gece rüyasında parşömeni düşürdüğü pencereyi açtı…Tek hissettiği şey : temiz havaydı…


Demur

Köşe başından döndü…İlerliyordu hızlı denilebilecek adımlarla…Karşısındaki kadının yüzünü sadece anlık görmüştü…Sola adım attı…Kadın sağa adım attı…Sonra sağa adım attı…Kadın da buna karşılık sola adım attı…Ve sonra bu tekrarlanmadı…Sonra tanımadığı başka biriyle karşılaştı , bu kez emindi ama yine ayaklar emirlere uymadı…
İnsanın , bu ilginç eylemi hep ilgimi çekmiştir…Aslında bilerek yapılmadığı için eylem demek ne kadar doğru bilmiyorum ; öte yandan içgüdüsel bir şey olabileceğini de düşünmeden edemiyorum…Nedenini araştırdığınızda bunun, büyük olasılıkla cevabı bulunamayan gerçeklerden birisi olduğunu anlayacaksınız…Bununla birlikte bence bunun temelde yatan nedeni ; insanın kendisinin ve başkalarının “farkında” olamaması durumudur…
İlk olarak düşündüğüm şey herhalde insanın bencil doğası oldu bu konuyla ilgili…Çünkü doğuştan gelen birtakım özellikler bizi buna itiyor…Hep kendi istediğimizin olmasını dilemek , ileriki yaşlarda garip şekillerde kendisini gösteriyor demek ki…Hep kendi istediğimiz yöne adımımızı atıyoruz…Farkında değiliz başkalarının…Kendimizin farkında olduğumuzu düşünmek , bunu yeterli görmek çok büyük bir farkında olamama durumu değil mi?…Çünkü insan sosyal bir varlık…Adımlarımızı toplum içine atıyoruz…Adımlarımız bizi bir hedef varsa oraya taşıyor…Farkında olmadığımızda ise attığımız her adımı kara bir deliğe atmış gibi oluyoruz…
Adımlarla başlayan ve birbirine yol vermek isterken , yol veremeyen insanın yapısı diğer olaylarda da kendisini gösteriyor…Fark edemediğimiz en önemli şey belki de diğer insanların düşünceleri…Aklın akıldan üstün olduğunu söyleyen sözün , unutulduğunun , fark edilmediğinin belki de en önemli göstergesi , sağa adım attığımızda karşımızdaki insanın da sola adım atması…Vurgulanmak istenen şey , bu benim yolum , bu benim düşüncem ve asla bundan vazgeçmeyeceğim düşüncesi…Durum böyle olunca , her iki tarafın da mesajı alması sonucunda problem çözülüyor gibi görünüyor…Ama aslında eylemden çok verilen mesaj önemli sanırım burada…
İnsanın fark etmekle ilgili yanılgılarından birisi de büyük , önemli olduğunu zannettiği şeyleri fark etmesi ve diğer küçük şeylere ihtiyaç duymaması…Yine doğuştan gelen bencillikle doğru orantılı olarak , her zaman daha fazlasını istemek (bir kola reklamında olduğu gibi) her zaman daha fazla güce özlem duymak , onu fark etme yetisinden mahrum bırakıyor…Daha sonra bu huyu meleke haline geliyor…Aslında özlem duyulması gereken şey, küçük şeyleri daha çok fark etmek ve büyüğün de bunların bir toplamı olduğunu anlamak…Ama işte insan içgüdüsel midir olsa gerek ; bunu yapamıyor…Empoze etmek istediği şey , yine onun gibi düşünen insanların bunu 'fark etmesini' istemek…Evet , çok zor bir durum…
Fark etmenin yararları olduğunu bilmek kadar , fark etmemenin de zararlarını göz ardı etmemek önemli…Bu zararlar , bir sisteme göre bize geri dönüyor…Bu sistemin en can alıcı özelliği fark etmemekten kaynaklanan “unutmak”…Kendisini unutturmak…Evet , kim diyebilir ki fark etmediğimiz şeyler bizi hatırlıyor ? Fark etmediğimiz şeyleri , umursamıyoruz ve onlar da bizi unutuyor…Bu yüzden fark etmek ‘hatırlamakla’ , fark etmemek de ‘unutmakla’ birebirdir benim gözümde…Adımlarını kara bir deliğe atmakla , dünyaya atmak aynı şey mi ? Hayır…
Peki insanların hepsi mi aynı ? Elbette ki hayır…Peki adımlarını birbirine karıştırmamayı başarabilen veya bunun için çabalayan insanlar ? Bu insanlar belki nadiren görülebilir…Ama bu onların , az önce yukarıda dediğim özelliklerin hiçbirini taşımadığı anlamına gelmez…Belki bu duruma karşı bağışıklık kazanmaya çalıştığı için bir nebze diğer insanlardan farklıdırlar…
İnsanlar , yaşamları boyunca adımlarını hesaplamıyor ama hep böyle yaptığını zannediyor…Bu yanılgıyı “fark edemediklerinde” ise adımlarını hep birbirleriyle aynı yönlere atıyorlar…