RSS

Altun

İnsanlar düşüncelerinde önyargılı ve bir o kadar da ham…Hızlı tüketen varlıklar olmamızdan önce de durum böyle miydi acaba…Bu en boktan bir konu olsa bile sorgulamadan karar verip ,o konu hakkındaki yargımızı anında belirtmeyi, bir şeyi yüceltmeyi veya yerin dibine sokmayı çok seviyoruz…Bunu yaparken de küstahız…Görünürde alıp veremediğimiz şeyler olmasa bile sanki öyleymişiz gibi davranmak hoşumuza gidiyor sanırım…Eleştirmekte zorlanmazken , kafa yormakta ise aynı özveriyi(!) göstermiyoruz…Bu oldukça ironik…İnsanlara bir şeyi anlatmaya çok vaktimiz olduğu halde onların bizi dinlemeyeceğini düşünerek belki de bunu yapmaktan vazgeçiyoruz…Kendimi bu konuda kısıtlamadığım zamanlarda bazen çok konuştuğum söylenebilir…Evet , insanlar duymak istemedikleri şeyleri onlara söyleyen insanları sevmezler ve onların bir an önce susmasını , böylece ruhen rahatlayacaklarını düşünürler…
Kimin neyi sevip sevmediği gerçekten çok umrumda değil…Kafama takılan şey insanların önceliklerini veya beğenilerini belirlerken,bunlara ulaşırken izledikleri yöntem…Aslında bu kadar çok 'çabaladıklarını' da sanmıyorum bu tür insanların…Sevmediği bir sanatçıyı veya parçayı hayatında bir kere bile dinlememiş insanları anlamak çok güç…Acaba birinin bir şeyden hoşlanmamak için onun ismini duyması bile yeterli oluyor mu ? Burada toplumun olumsuz yönde bu kişileri etkilediği söylenebilir…Genel yargılar en az önyargılar kadar kötü…İkisi de aynı şey bence…”X” insan ortaya bir şey atar ve görevini tamamlar ; geriye sadece bu basmakalıp düşünceyi biçimlendirmek kalır…Bunu da çevrendeki insanlar yapar…Zaten içi boş bir şeyi nasıl dolu gibi gösterebilirsin ki başka ? Evet utanmadan bunu yaparlar ve sen de sıkıla sıkıla bunları izlersin…
Başka şeylere bok atmak yeri gelir kendi beğendiklerinin en saf koruyucusu haline gelir…Bunu benimsersin çevrendekilere benimsetirsin…Gocunmazsın ki buna gerek yoktur…Aklının ucuna bile gelmez…Çünkü bazıları sadece bu şekilde var olur...

İnsanlara , tutup neden bunu beğenmiyorsun diye sormak bazen gereksiz olabiliyor…Ben o konu hakkında “tamam eyvallah” demeden önceki soru cevap kısmı ilgilendiriyor beni asıl…Beğenmek zor, beğenmemek ise çok kolay…Birisine "Y" sanatçıyı neden beğenmediğini soruyorum ve kendi beğenisinden yola çıkarak(yani öncesinde ‘tamamen’ dinleyip , kendi zevkine uyup uymadığına karar vererek) değil de herkesin söylediği sıkıcı sözlerle yanıtlıyor beni…Ondan sonra çoğu zaman içimden ‘lanet olsun’ diyorum , keşke sormasaydım da beklentilerim yine boşa çıkmasaydı…
Sevgili Hakan Altun’un hiç tarzım olmasa bile bazı parçalarını severim…Bu adamın Türkiye’nin en çirkin adamlarından biri seçilip , sesine veya aldığı şan eğitimine bakılmadığını görünce gülüyorum…Sırf bu sebepten bu adamın popüler olmadığı söylenebilir…Aynı şey birçok sanatçı için de geçerli…Soner Sarıkabadayı ilk çıktığında , tipine , giydiklerine ve 'soyadına' bakıldı…Zaten bir müzisyenin veya şarkıcının en önemli şeyi soyadıdır değil mi? İlk olarak tek bir şarkı ve 1 TL’den sattığı albüm vardı bu adamın “Buz” diye ve çok farklı geldiği için dinleyip beğenmiştim…Aydilge çıktığında merak edip(evet kimileri bu zahmeti bile göstermiyor) dinleyip beğendim…Beğenmediğim birçok şarkıyı da öncesinde dinledim…Fakat diskografiler dinleyen , güya müziğin her bir bokunu bilen insanlar yorum yapmaya gelince bu yeteneklerini(!) sergileyemiyorlar nedense…Birisine soyadı ne garip diyor , öbürüne suratı iğrenç diyor , bir diğerine bu sesle rock değil türkü söyler anca diyor…
Evet arabesk veya bir başka tür senin tarzın olmayabilir ; ama bu onlara bok atma hakkını vermiyor sana…Onu dinleyen adam ondan zevk alıyor ve o kültürü yaşıyor…O insanlar da senin dinlediğin şeyden zevk almıyor…Evet bazı şeyleri beğenmiyorsun…Bu onlarla aynı şeyleri hissetmediğin için oluyor…Bu , sadece şarkılar için değil kitaplar ,diziler, filmler için de geçerli…
Şimdilerde önyargılı davranmak çok kolay…Bir söz söyleyip arkasında durmamak da kolay…Bu garip insanları anlamak ise çok zor…

Bardus

Görüşmek için zar zor zaman bulabildiğim , aslında bana ayıracak bol bol zamanı olduğunu düşündüğüm kişiyle karşılıklı oturduk ve konuşmaya başlamadan önce eğri oturup doğru konuşma pozisyonunu aldık…İlk sözü söylemek her zaman zordur… … "Nasılsın?" belki de cevabı anında verilebilecek bir soruyken , o ana kadar olan bütün olayları ve ondan sonra nasıl hissedildiğini anlattığı için sorulması zordur… "Merhaba" ise nedense samimi gelmez bana…Çoğu zaman alakasız bir sözle konunun açılmasını takdir etmişimdir…
Sigara yakmasına izin vermeden önce göz ucumla bakıp konuşmasını bekledim…Onu izlediğimi bilerek eliyle masanın üzerinde bir şeyler aramaya başladı ve gözlerini ışığa dikti…Yukarı bakıp sanki oradan cevap beklermiş gibi yaptı daha sonra gözlerini kapatıp : “ışığı kapatsan daha iyi olacak” dedi…Kalktım ve ışığı kapattım bu sırada eli çoktan bir dal sigarasına gitmişti…Geri döndüğümde odayı tek aydınlatan silüetini duman içinde bırakan sigarasıydı…”Blöf yapmaya bayılıyorsun değil mi ?“ diye sordum…Sürprizleri kendisinin icat ettiğini iddia etti ve suçlanmasının doğru olmadığını savundu…”Neden” sorusunu birbirimize sormayı ikimiz de çok severdik…İlk kimin soracağı , kuyuya atılan taşla eşdeğerdi…Neden onunla konuşmak istediğimi öğrenmek istiyordu belki de ama sormasına da gerek yoktu…Zira az önce konuşmaya başladığımızda anlatmasını isteyeceğim konuları kafasında birbir düşünmüştü önceden…Zekiydi…Düşünceli olduğunda dişleriyle dudaklarını ısırır ya da parmaklarını saçlarının arasına götürürdü…Baktı ve konuşmayı bana bırakıp kendini 'çok diyeceği varmış konumu'na soktu…Bunu seviyordu zaten…

"Neden?" diye sordum…”Neden bazen kendinle konuşmak varken , uzak duruyorsun , arkana bakmadan yürümek hoşuna gidiyor ve birilerinin gelip sana bunları demesine ihtiyaç duyuyorsun?” “Dışarıdan öyle mi görünüyorum” diye cevapladı…Verdiği yanıt,içinde mantık aranmasına izin vermiyordu…Şimdi gayet eğlenmiş görünüyordu ve koyu bir kahkaha attı…”Aslında” dedi söze başlarken heyecanlanmış hissi vermeye bayılırdı “Onları merak ediyorum…Birilerinin seninle ilgili atıp tutması eğlenceli…Bu aslında seni 'kendini bilmemekle' itham etmektir…Kendime baktığımda sıradan bir insanı görüyorum…'Önemli olan seni nasıl görmek istedikleri' değil mi zaten?“ Biraz duraksadı ve konuşmaya başlayınca susmayan halini takındı “Bunu gerçekten merak ediyor musun bilmem ama bana sorduğun sorulardan daha fazlasını kendime sordum ve yanıtladım…Neden arkama bakmadığımı , neden arkamda bıraktığıma sormuyorsun?” Soruma bu denli cevap verilebileceğini önceden kestirememiştim…Hayıflanmamın önemi yoktu ve karşımdaki kişi de bunu biliyordu “Boşver" dedi…"Saçmalıyorum…Her ne zaman birilerine bir şey desem akıllarını okuduklarımı zannedip kaçıyorlar…Bu benim kendi içsel sorgulamam…Kendine sunduğun hediyelerle kendi aklını çelmeye çalışmak boşuna…Kendini kandıramazsın , dünya bana bunu öğretti…İnsanlar konuşur , yaşarlar , sustuklarında da yaşarlar…” “Farkında mısın?” diye sordum ; neyi kastettiğimi ben de bilmiyordum…”Olan biteni , hayatı sen kendin yaşayınca farkındasındır…İnsanlara dünya senin etrafında dönüyormuş hissini verdikçe seni sevmezler…Saçmalarsın , bunu yapmaya devam edersin ve insanların seni düzeltmek için verdikleri savaşı görürsün…Eğlenirsin…Her biri seni değiştirmeye çalışır…Bunun uğrunda binlercesi belki milyonlarcası kaçıyor kendinden görmüyor musun?” Bir süre konuşmadık , sigara bittiği için karanlıkta oturup düşüncelere dalmıştık ikimiz de…”Biliyor musun , onları takdir ediyorum , böylesine bir çabayı kendim gösteremediğim için belki de…Hakkımda düşündüklerini çok umursamamayı öğrendim…Herkesi ve kendimi olduğum gibi kabul etmek bana en güzel gelen şey…” Karanlıkta gözlerimi seçebildiğini hissettim…”Çünkü bazen yaşamayı seviyorum” dedi ve ışığı açıp gitti…

Acedia

Banane dedim…İçten içe yozlaşan dünyanın içinde , kendimi biraz olsun 'alıkoymak' çok göze batmaz diye düşündüm…Sahi öyleydi…Hep öyleydi zaten…Çok hızlı olduğu söylenen dünyada , sadece beynimin hızlı çalıştığını bilmek beni bir bakıma rahatlatıyordu…Aslında bu, tam tersi bir etkiyle hareketlerime yansıyordu…İki adım aralıklarla atmadığım her adımda , bendeki aceleciliğe sahip olmayan birtakım insanları aklıma getiriyorum…Çoğu zaman bütün eforumu buna harcadığımı söyleyebilirim…Bir adım fazladan atmamak , beni yavaşlatacak ve düşüncelerime yön vermekte işe yarayacaktı…Beynimi çalıştıracak ve beni amacıma ulaştırmadan önceki düşüncemle buluşturacaktı…Erinmeliyim…Hem de hiç olmadığı kadar…
Bütün bunları üç gün önceden düşünmekle , üç gün sonra bunu yürürlüğe koymak arasında pek bir fark yok…Geçen zaman zaten seni yormakta yeterli…Bütün mesele seni buna iten sebebin kendisiyle yüzleşmek…Korkarım ki , bunu ben çok yaptım ve sonucu kendi lehime çevirip bunu içselleştirince biraz daha rahatladım…Bu aynı , söyleyeceğin bir şeyi unutup , beyninin tembelliğine kızmanın ardından , istesen de sonuca ulaşamayacağını anlayıp ,'tümden koyvermenin verdiği mutluluk hissi'ne benzer…Kimileriniz buna karşı çıkacaktır…Aslında hiç üşenmeyip , çabaladığı şeyin ardından çok koştuğunu iddia edecektir…Bunun su götürmez yegane sonucunun , kendilerini hırpalamanın onları bir yere getirmediği gerçeği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim…İnsanlar , kendi içsel çırpınışlarını gizlemektense bunu diğer insanlara göstermeye heveslidir…Bu 'yanıltıcıdır'…Aslında bir kelebek kadar zarif uçabilecekken , bile bile kanatlarına ağır yükler takarlar…Söyleceğini unutursun ama bu noktada kendine kızmak nafiledir…Övündüğün şeyi suçlamak mümkün olmayan bir şeydir ve birden bire yabancılaştığın aklına mağlup olman gerekir…En küçük zaferler böyle kazanılır…Akıntıya karşı kürek çekmeyi bırakıp alabora olsan bile boğulmazsın…Rüyanda gerçekten ölmediğin gibi…Sonra aklına gelir zaten ne söyleyeceğin…

Neysen “o”sundur aslında…Ne olmak istediğin ; ne olmaya çalışmadığındır…Kendini biraz olsun tanırsın zaten…Sonra biraz sırıtırsın , sana ne olduğunu söylemeye çalıştıklarında…Somurttuğun zamanlarda ise kendinle ilgili kabul edemediğin şeyler vardır…Bunu düzeltmek için çok çabalamana gerek yoktur…Cevap içinde gizlidir…Bu , fazla uzağa gitmiş olamaz , aynı oda içinde nereye kaybolabilir ki dediğin şeyleri ,daha önceden bulunduğun yerleri sırayla gezerek sonunda bulmak gibidir…Gülümsemek kızmak kadar kolaydır…Bunu başardığında zaten kendine kahkahalarla gülersin ve kendinle alay edersin…
Aradığın numaraya o anda ulaşılamaz…”Lütfen” deyip sanki yüreklendirilmeye ihtiyacın varmış gibi daha sonra tekrar denersin…Aslında bilirsin , bir saniye önce aradığın numaranın saniyeler içinde tekrar ulaşılabilir olmayacağını…Sonra beklemediğin anda ulaşılan 'sen' olursun…Daha sonra tekrar 'denememeyi' zamanla öğrenirsin…Bu küçük ama mutluluk veren bir şeydir…
Sonra bir de kolunu kaldıracak hali olmayan ama bunu söylemekten de geri kalmayan insanları düşünürsün…Yapmak istediklerini illaki geçerli bir nedene dayandırmanın zorunluluğunu, yapmacık bir şekilde sergilemelerini izlersin…Paha biçilemez(!) oyunculukların sahnelendiği bu yerde onları yalandan alkışlamaya bile üşenirsin…
Tüm bu tabloyu boş gözlerle izlemek ve buna anlam yüklemek zordur…Kendini bıraktığın anda ise her şey daha kolay gelmeye başlar…Bir süre sonra , hareketlerin yavaşlar ve göze batmaz…Aceleci olmazsın ve kendini alıkoyarsın…Sorgulamadan, istediğini düşünür ve yaşarsın en 'gizli' kendinle…Uyumadan önce...Sanane dersin…

Sempatik Değilim...

Bu "Komagene çiğköfteyi" filan hadi biraz anlıyorum da "Etiler Marmaris"i hiç anlamıyorum…Aslına bakarsanız bunu pek bir araştırdığımı söyleyemem ama , takıldığım nokta buna niçin 'Marmaris' dendiği…Yani böyle soğuk sandviçler , burgerlar , kaşarlı bilmem neler olunca bunların satıldığı yerin adı direk 'Marmaris' veya 'Marmaris büfe' mi oluyor? Marmaris’te çok mu satılıyor bunlar ? İstanbul’da falan ben çok görüyorum bu yerleri ve bir kere bile gidip de yediğim olmadı burada...

Buna benzer bir durum kumru , Ayvalık tostu , yengen yapan yerler için de geçerli sanıyorum…Kıyasıya bir kapışma var ; en güzel kumrunun 'X' yerde yapıldığına dair…Yani tamam İzmir’e özgü bir şey diye biliyorum ben de ama herkes ; İzmir dışında olan yerler bile en iyi kumruyu kendilerinin yaptığını söylüyorlar…"Kumru" da "yengen" gibi bir yiyeceğe verilmiş olan en garip isimlerden birisi…Ama kendilerini çok sevdiğimi söyleyebilirim…Her ne kadar sosisi çok sevmesem de tatlar karışınca güzel oluyor…"Dil peyniri" de niye dil peyniri bilmiyorum ; hiç estetik bir isme de sahip değil ama n’apalım…

Havaların soğumasıyla birlikte , artık "yarı kış yarı yaz giyinen insanlar"ın popülasyonunda ciddi bir azalma oldu…Okulda ve çevremde bu demografik yapıyı gözlemlediğim için mutluyum…Zaten anlamıyorum üzerine kaban vari bir şey giyip altına da şort giyen insanları…Hava zaten olmuş 10 derece filan , hala böyle insanlar görülüyor ender de olsa…Bu insanları ayrı bir başlık altında incelemek gerekir elbette ama o kadar uzun uzadıya anlatamayacağım…Evet çok ukalayım…

Sevgili "Havaş"a birtakım sözler hazırladım, son gördüğüm reklamları nedeniyle…”Milyonlarca farklı yolcuyu ve hep aynı heyecanı taşıdık.” diyor reklamda… Açıkcası burada verilmek istenen mesaj nedir diye düşündüm ben,çabaladım…Sadece havalimanına gitmek için binilen bir aracın sahibi şirketin kişiselleştirilerek bir heyecan taşıdığını zannetmesi biraz garip geliyor bana…Hangi heyecanı taşıyorlar? Hadi uçağa ilk kez binecek olanların heyecanını paylaştığını filan varsayalım, bunu anlarım ama onların sayısı da o kadar çok değildir…Havaşla gittiğim zaman bende bir heyecan olmuyor…Onun dışında milyonlarca farklı yolcu tabiri ise biraz fazla gibi geliyor bana…Bilemiyorum…

Televizyon dünyasında artık yarışmaların daha doğrusu jürili yarışmaların cılkı çıktı…Herhangi bir konuda güya uzman kişilerin jüri olup (3 kişi yeterli) , beğenileri doğrultusunda birilerini eleyip diğerlerini seçmeleri bana mantıklı gelmiyor pek…Bir de her şeyin jürisi çıktı...Yeteneğin,sesin,sıçmanın...Bu tür yarışmalara katılan insanların da kendi başarısını , yeteneğini göstereceği yer burası olmamalı diye düşünüyorum…Bu insanların hem yetenekli değilken bu yeteneğini(!) kendine saklaması hem de gerçekten yetenekli ise bunu başka mecralarda kullanması gerektiğini düşünüyorum…Gidip kitap yazabilir , albüm yapabilir veya evde amuda kalkabilirsin kardeşim ne bileyim…

Ev ortamında başarıyı bulduğunu söyleyen Jose Mourinho’nun oynadığı reklam için kaç para aldığını bilmiyorum ama o kadar parayı ben de alsam çıkar reklama böyle konuşurum…Şaka bir yana kendisi sevdiğim bir insandır ve reklamın dışında ortaya konulan evde huzur bulma fikri benim de kafama yatan bir şey…Evet insan evdeyken , dış dünyanın iğrençliklerinden uzak kalabiliyor ve güzel oluyor…Biraz da paran olacak tabii ki…Evde parayla ne yapılır demeyin , eve sipariş verebilirsin..Evet Jose Mourinho eminim öyle yapıyordur...Evet ikimiz de ukalayız…

Son olarak Ankara’da Öveçler semtine doğru giderken dolmuşta sürekli gözüme takılan bir alan var…Burası sanırım yıllardır herhangi bir konut , park gibi bir şeyle değerlendirilmemiş hala da öyle…Nedenini bilmiyorum ama böyle gayet futbol sahası büyüklüğünde bir yer bomboş…Ben burada in ve cinin top oynadığını düşünüyorum…O da olmazsa o alanın uzaylılara tahsis edilmesi yönünde güçlü isteklerim var…Evet olabilir bu…Neden olmasın…

Sempatik Değilim...

Sevgili kadınlar…Sizde kalıtsal olarak geliştiğinden şüphelendiğim-'iki elle kendini serinletmeye çalışma hareketnin bir diğer versiyonu olan- bir hareket daha var…Bunu neden yaptığınızı bilmiyorum ,zaten buna değinmemin nedeni de artık bunu görmekten bıkmış olmam…'Yanınızdaki erkek şahsa elinizde tuttuğunuz herhangi bir cisimle vuruyormuş gibi yapma hareketiniz'den bahsediyorum tabii ki(bir sonraki aşama ise gerçekten vurma)…En popüler kullanılan cisimler ise 'gazete , dergi vb.' ve 'çanta' sanırım…Bunu bize niye yapıyorsunuz anlamıyorum…Bu bir cezalandırma yöntemi mi veya bir nevi erkeği yola getirmeye çalışma girişimi mi? (Buna gerçekten ihtiyaç var mı ?) … Tamam diyorum yapıyorlar önemli değil ,ama bizim size aynı şekilde vurmaya çalıştığımızı düşünün bir de ? Ne kadar anlamsız değil mi ?

“Fark etmez”…Seçenekli sunulan bir soruya verilen bu belirsiz yanıtın günlük yaşamdaki yansıması çok ilginç…Bazı insanlar tarafından bunun insanları çözmeye çalışmakta kullanıldığını görünce sıkılıyorum…Daha doğrusu iki grup insan var : bunlardan birincisi soruya “fark etmez” diye cevap verenler ve diğeri de “bu fark etmez diyen insanları da anlamıyorum” diyen insanlar…Bu insanlara göre “fark etmez” diyen insanlar , ne istediğini bilmeyen ve illaki bir şıkkı seçmesi gereken insanlar…Bu biraz bana emrivaki bir durummuş gibi geliyor…Belki de adam çekimser olmayı seviyor veya her iki seçeneği de değerlendirmek istiyor…Kola mı çay mı ? Belki de ben önce çay içip üstüne de kola içmek istiyorum…Olamaz mı ? Ukalayım…Evet fark etmez…

Hayvanları yemek konusunda elimde olmayan besin zinciri formalitelerine karşı pek de söz söyleyemem…Ama şu da var ki yaşamak için yemek değil ; yemek için yaşayanlardan birisi sayılırım…Bazen bir hayvanı yerken içinde bulunduğum durumu garipsiyorum…Bir tavuğu yiyorsun veya bir balığı…O bir canlı ve öldükten sonra onun parçalarını yiyorsun…Elbette bunları yememeliyiz demiyorum ama yerken de garip hissediyorum…Birde bunların 'etinden sütünden yararlanma' gibi bir durum söz konusu…Bu benim anlamadığım ve sevmediğim bir tabir…Ben pek faydalandığımı zannetmiyorum…Çünkü gerçekten bir yarar sağladığımı düşünmüyorum…Evet…

Geçenlerde 'organik kıyafet gelmiştir' diye bir yazı gördüm de garip geldi…Nasıl yani organik ? Bizim giydiklerimiz inorganik mi ? Sanırım bu organik ayağına gelinen son noktalardan birisi de bu…Uzun bir soru-cevap diyaloğuna girmemek için mağazaya adımımı atmadım…Zaten 'organik kıyafet geldi' demişler , benim de üzerine herhangi bir şey demem saçma olur diye düşündüm…Giyen giyiyordur…Evet bazen çok inorganiğim…

Ankaray’da metro beklerken, daha ilerisine geçilmesi izin verilmeyen yasaklı bölgenin hemen yanındaki ne idüğü belirsiz 'dikdörtgen ayna'yı hep merak etmişimdir…Zaman zaman bu aynanın karşısına geçip kendime baktığım oldu…Amacını bilmiyordum ama bir rastlantı sonucu bunun ne işe yaradığını öğrendim…En öndeki vagonda bulunan makinistin bütün yolcuların binip binmediğini bu aynaya bakarak anladığını fark ettim…Bununla ilintili olarak ,zaten nasıl bütün yolcular bindiğinde kapıların otomatik olarak kapandığını da merak ediyordum böylece bu da çözümlenmiş oldu…İlginç…

Son olarak , satrancı çok seven bir insan olarak kabul edemediğim bir durum var…Gerek reklamlarda gerek bu oyunu çok bilmeyenler arasında 'şahı devirmek' gibi kendilerince eğlenceli ama bir o kadar da saçma bir ritüel var…Oyunun kurallarına göre , şahı almak veya devirmek söz konusu değil…Bunu yapan insanlar gerçekten şahı devirebildiğine inanıp satrancı güya eğlenceli hale getirdiklerini düşünüp zevk alıyor olabilirler ama bu görüntüden başka bir şey değil… Ayrıca satrancı sıkıcı bulan insanları da anlamıyorum ve sevmiyorum…Satrancı bilenler için oyun içinde şah-mat yapmaktan daha eğlenceli şeyler de vardır…Bunu bilmeyenlerin biraz 'kafa' yorması lazım sanırım…

Abyss

Vücudumun , aşağı doğru bakarsam yerçekimine göre en çok etkileneceği varsayılan kısmıyla dışarı baktım…Dirseklerimin biraz ilerisinde kendi resmini bırakmak isteyen pencere çerçevesinin plastik hezeyanını fark edip kollarımı oraya daha da çok bastırdım…Bir dizi hat bırakmak isteyen bu çerçeveyi çok düşünemezdim…Keşmekeş saçlarımın arasından bir şekilde yolunu bulup giren güneş ışınlarının beynimi ele geçirdiğini sandığım bir anda gözlerimi yaklaşık beş kat aşağıya diktiğimi hatırlıyorum…Pencereye sırtımı yaslayıp yukarı doğru bakmaya yeltenip bunu bile yapacak cesaretim olmadığını anlayınca ,buradan boşluğa atlamak nasıl bir histir diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım…Merakımı sigaramın son dumanını içime çekerek ertelemek için içeri kül tablasına doğru hamle yaptım…Aşağı atlamadığım için sevinmedim ; ama bunu düşünecek kadar vaktim olduğunu işaret eden yanan sigaramın , filtresine yakın beyaz kısmının varlığını koruyor olması beni sevindirdi…Bulunduğum yerin binanın temelini saymazsak beş kat yukarıda olması , aşağı inişin muhteşemliğini ortaya koyuyordu…Ama bu 'deneyerek anlamaya uğraşmadığım sayısız merakımın dehlizlerimden birisiydi' sadece…
Sol kolumda olmayan bir saate baktım ve herhalde öğlendir diye düşündüm…Güneşten kaçan insanların çok olduğu bu saatte dışarı çıkıp güneşin benden ne alıp veremediği varsa ödeşebileceğimiz doksan derecelik açıya iştirak edebilecektim böylece…Sigarayı tam söndürmeden ,gündüz gündüz yanan ışığın da 'lüzumlu' olduğuna kanaat getirdikten sonra onu kapatmadan apartmanın dışarıya nispeten daha soğuk boşluğuna adımımı attım…Kapının rüzgardan hızla çarpılacağını bildiğim için elimi hazır tutup kapıyı dumura uğratmak istiyordum , başardım da…Sonra kapıyı kitleyip , kitlediğimi bildiğim halde kendi ev kapımı bir hırsız gibi açmak için zorladım…Buna ne kadar devam ettim bilmiyorum ama vazgeçmek için çok da gecikmedim…Bu güne kadar niçin bir asansörün hiçbir zaman yukarı düğmesine değil de aşağı düğmesine basıldığında yukarı geldiğini anlayamadım…Yine de iki düğmeye birden basıp asansörün bulunduğum kata gelmesini bekledim…"Kabini görmeden binmeyiniz" uyarısını görmezden gelip asansörün kapısını yarı açık tutarak ilk önce 'sıfır' ve ardından 'bir' numaralı tuşa bastım ve kapattım…Ardından apartmanın sarmal merdivenlerinden deli gibi koşarak inmeye başladım…Az önce evimi soymuş ve hazinemle kaçıyormuş gibi hissettim kendimi…Önüme kimsenin çıkmaması işimi daha da kolaylaştırdı…Benden daha hızlı olup olmaması umrumda değildi ama asansörün birinci katta-kendi isteğimle-vakit kaybına uğrayıp beni geçemeyeceğini bilmek beni fazlasıyla tatmin etmişti…Dışarıya çıkmadan önce ondan önce geldiğim zemin katta asansörün 'yukarı' düğmesine defalarca bastım , böylece sonsuza dek aşağıda,'hiç var olmamış katlarda' kalacaktı…

Bunu başardığıma inanmıyordum ama kendimi dışarda bulmuştum…Ana caddenin ortasına gelmeden önce kendime düz bir hat belirledim ve sallanarak karşıya geçmek , araba reklamlarındaki gibi arabaların gerçekten mükemmel bir fren sistemi olup olmadığını görmek istiyordum…Halihazırda birkaç arabanın bu hayallerimi suya düşürmesi çok sürmedi…Şimdi geri kalan yolun dörtte birlik kısmında arabaların ortasında duruyor ve refüjle buluşmak için bekliyordum…Sadece bir insanın yürüyebileceği kadar genişlikteki kaldırıma geldiğimde cehennemi andıran sıcağın daha yeni farkına varmıştım…Etrafı kavuran bu sıcağın asfalt üzerindeki yaydığı ısıyı görüp , yoldan çıkan dumanın beni yutmaması için adımlarımı geldiğim yöne çevirdim…Gölgelerin içine , başladığım noktaya tekrar ulaştım…

O anda yukarıdan geldiğine adım gibi emin olduğum 'kendi' çığlığımı kulağımın çınlayan her noktasında duydum…Üzerime düşen 'ağırlığımla' yere yığıldım , birkaç saniyeliğine vücudumdaki hiçbir yeri hissetmediğimi düşündüm ve ilk kez yukarı bakmaya cesaret ettim ve orada 'kendimi' gördüm…Dibe ne kadar çok gözlerimi dikmiş bakıyorsam , o da bana o kadar yakından bakıyordu…

Quixote

Kırdığın tabağın veya sürahinin , yere eğilip parçalarını toplamaya çalıştığın zamanlar olur ya ,sanki onu tekrardan eski haline döndürecekmişsin gibi…Hayat da , yani yaptığın eylemler toplamı da böyle bir şeydir…Kırarsın; sanki onu birleştiriyormuşsun gibi yaşamaya devam edersin…Elinden kayıp düşerken o bardak , her ne kadar düşürmeyi istemeyip çabalasan da ; o bardağın düşmesini ve gözlerinin önünde parçalanmasını izlemek istediğin 'kaçınılmaz bir an' olur…O andan sonra , geriye dönüş yoktur ve bardağın kırılmasını zevkle izlemen gerekir…Ne kadar parça parça olursa ve her yere dağılırsa o kadar iyi olurmuş gibi gelir bana…
Toplamak , parçaları birleştirmek mevzusu insanın başaramadığı bir şeydir…Bunu yapmasına da gerek yoktur zaten , nasıl ki bir bebek altına yapar ve ağlar ama bunu anne babasından başka umursayan olmaz onun gibi işte…Bir bok yemek ve bir halt başarmış olmak , parçaları tekrardan onarıp eski haline getirebileceğin anlamına gelmez , hiçbir zaman gelmez…Bunu bilmiyormuş gibi yapmak kendini kandırmaktır…Yeni şeyler üretip , gidip bardağın yenisini alıp , yeniden kırmak yaşamın sana sunduğu ve biraz olsun doğal karşılanması gereken bir süreçtir…
Elinden kayıp giden bu şeyler ,sen onu elinde tutmayı beceremediğinden değil , onun senden ayrılmak istediğini anlamamandan kaynaklanır,zamanı tutamamak gibi…Tabak , bardak kırmak matah bir şey değildir…İnsan kendi parçalarını kırmalı ,fakat onarmamalıdır…Ne kadar kırılgan olursan o kadar iyidir…Çünkü bu seni yeniler,biraz olsun masum yapar…Parçalanmaktan korkan insan , parçalanma ihtimalinin kendisinden bile korkar ve sürekli kendisini korumak istediği kapalı bir yaşam tarzını benimser(çoğu zaman da bunda başarılı olamaz)…Böylece farkında olmadan yaşadığı yenilenmeyi anlayamayıp,üzülür…Elbette ki her insan aynı değildir ve düşünüş biçimleri kişiden kişiye değişir…

Hayata çomak sokup onu bozan , parçalanmasını isteyen insan , onu döndürmeye çalışanlardan daha çok saygıyı hak eder benim gözümde…Çünkü istemiştir , istediğini elde etmiştir…Bundan gocunmamıştır…Elini ,iğrenç olur düşüncesiyle burnuna sokamayan insan , eninde sonunda başkalarının elinin kendi burnuna sokulduğu hissine kapılır…İşte anahtar nokta budur…Yapmak istediğin şeyi , başkaları yaptığı zaman hoşuna gitmez,ama kendi yapabileceğin şeyi kendin bile yapamazken hayıflanmak boşunadır…Kendi düzenini sağlayan insan , bu kendi işlettiği çark bozuk da olsa(diğerlerine göre) , başkalarına hesap vermek zorunda değildir ve bununla mutlu olabilir…Bunu anlamak için büyümek gerekli değildir…Çoğu zaman bunu erkenden fark etmek gerekir…Geri kalan yılların için insanlar , sürekli seni eleştirir , sana kendi doğrularını dayatmaya çalışırlar…Zannederler ki sana dokunup , seni parçaladıklarında onlar sağlam kalacaklardır…Ve geride kalan yıllarından sonra , onlar bunu anlamak için çok çaba sarf etmezler…Bazıları anlar…O bazıları da sensindir aslında…Hayat böyledir ,tuhaftır…
Öpmek istediğinde öpersin hayatı , umursamazsın…Çevirip yüzünü sarılırsın ona…Gerçekten…Bazen küfredersin ,sikmek istersin hayatı ,vurdumduymazlığınla başarırsın hem de bunu başkalarının aksine…Bu seni kendi muazzam bilinçsizliğinde var eder işte…Umursamazsın…Sevdiğin bir parçada kaybolursun…Sessizliği de seversin aslında çoğu zaman …Kendini dinlemediğin anlar olur, kendin olmayan sen , kendini dinler böylece…Bırakırsın…Dışarı bakarsın gün ağarırken her zamanki gibi, sıradaki gündüz çoğu zaman hoşuna gitmese de , geceni kendine saklayıp , onu özlersin bir sonraki buluşman için…Umursamazsın…
Hayat tuhaftır , bir kedi gibidir de bazen…Son derece özgürdür o bıraktığın hayat , dışarı bıraktığında yine sana gelir , sen ‘sen’ oldukça…Ve yine son bir parmak hamlesiyle bırakırsın bardağı ve parçalanmasını zevkle izlersin…