İnsanlardaki , her şeyi bir kalıba sokma eğilimini bir türlü anlamıyorum…Bunun en açık örneğini ev dekorasyonlarında görebilirsiniz…Mutfak , banyo , çocuk odası gibi muhtelif yerlerdeki ‘kör göze parmak’ sıradanlıkların varlığı beni bunaltmış durumda…
Çoğu insanın “aa dur lan fayanslardaki desenlerde ne var” veya “çocuk odası , illaki çocukla alakalı ürünlerle mi dolu olmalı” gibi sorgulamaları yaptığını düşünmüyorum…Zira, bunların önemsenmeyecek derece küçük şeyler olduğu söylenebilir…
Duşakabin bence en can alıcı ve aynı zamanda en çok canımı sıkan banyo ürünü…Öncelikle 'duşakabin' sözcüğünü sevmiyorum…Bunu üreten insan “duş-kabin” diye bir şey olmaz , illaki ben araya “a” harfini eklemeliyim diye mi düşünmüş ? Duş aldığımız yer zaten başlı başına kapalı olması öngörülen bir yerken , sen bunun üstüne yönelme eki ekleyerek duşa kabin demişsin…Var olan şeyin üstüne bir kabin daha…Küvete veya duş aldığın yere kabin yapmak istersin o ayrı , ama bu , kabin yapmadığın zaman da orada duş aldığımız olgusunu değiştirmez…Duşakabin güya süper bir şeymiş gibi kabul edilir ama ,kendi nazarımda asla vasatı geçmeyen ,estetik olmayan yapılardır…
Duşakabinle ilgili canımı sıkan ayrıntı ise kabinin giriş çıkışının yapıldığı kapılarının (artık ona ne denirse) üstünde illaki denizle , okyanusla alakalı desenlerin olması…Bunların olması gerekiyor(!)…İçinde duş aldığımız yerin , yosunla , yunusla ,deniz yıldızıyla ne alakası var allasen…Halihazırdaki duş jelleri de bir alem açıkçası…Deniz yosunu özlü , akvaryum yemi bazlı , balina kakası özütü gibi milyonlarca çeşidi var…Demek ki biz duş almıyoruz arkadaş, deniz bilimci gibi , okyanus tabanlı kabinlerde , su altı deneyleri yapıyoruz…Bu kalıplar içerisinde başka bir şey aklıma gelmiyor ne yazık ki...
Çocuk odası dediğimiz şey baştan kaybediyor bence…Çocuk odası! İçinde çocukların yaşam sürdüğü , çocuk ruhluların girişinin serbest olduğ-…Açıkcası çocukların beyinleri doğru ve yanlışı ayırt edemiyor belli bir yaşa kadar…Soyut , zevkle alakalı, estetiğe yönelik duyguları tam gelişmiyor…Çocuklar ,kendilerine ayrılan bu odada , “çocuk dediğin bunları sever” gibi varsayımları da çözemiyordur bence…Onların istediği oyuncaktır , çocuk odası değil ki (‘çocuklara oyuncak verilmelidir’ bir kalıptır kabul ediyorum ama bugüne kadar oyuncak sevmeyen çocuk da tanımadım)…Çocuklar çoğu zaman oyuncaklarını salon gibi daha ferah yerlere getirip orada oynamayı seviyor…Bu da çocuk odasının ne kadar gereksiz bir şey olduğunu ortaya koyuyor bence…Çocuğun odasına salıncak alana kadar , çocuğun dışarda gidip parkta oynamasına izin ver yani…Çocuk odası yerine , bence oyun odası olmalı evlerde, bu ayrı bir konu biliyorum ama , çocuk odası kalıbı ne kadar banalse oyun odası da o kadar yaratıcı…
Mutfak dekorasyonunda , mutfak dolaplarının altındaki kısımda illaki bir şeyler olmalı(!)…Mutfak zengin durmalı(!)…Yemek yaptığın yerde , yiyeceklerle ilgili küçük tablolar kadar bayağı bir şey yoktur sanırım…Ben olsam elma tablosunu odama asarım,daha güzel durur…Tabak altlıkları desen onlar da berbat , desenli , meyveli , alacalı…Birileri bence bizimle alay ediyor…
Ev dekoratörü değilim , pedagog da değilim , duşakabin üreticisi hiç değilim; fakat bu tarz ayrıntıları gördükçe canım sıkılıyor…Bana oyuncak lazım…
Pattern
Yaftalar:
alacalı,
bayağı,
berbat,
çocuk,
çocuk odası,
dekorasyon,
duşakabin,
elma,
genç takımı,
kalıp,
küvet,
mutfak,
oyuncak,
rezil,
sıradan,
sıradanlık,
tabak altlığı
Bozuk
Bazen “yüz” veya “elli” lira bozdurmak dünyadaki en meşakkatli işlerden birisidir bence …Para bozdurmak veya bozdurabilmek yeteneğe bağlı bir şey midir bilmiyorum…Parayı nerede bozduracağınız önemli…Ben yakınlardaki market , mağaza , büfe tarzı yerleri sırayla deneyenlerdenim…Para bozdurmaya yeltenirken insan zaman içinde ümitsizliğe doğru yol alabiliyor…Her defasında bu tür olayları yaşadığım için para bozdurmaya yanaşmayanlar hakkında genelleme yapabilecek kadar ukalayım…
Öncelikle direkt olarak “Yüz lira mı? Abi VALLA bozuğum yok ya” insanından girizgah yapmak lazım…Yüzde seksen oranında bende şüphe uyandıran bu yaklaşım çeşitli fikirler doğuruyor beynimde…Sen market sahibisin kardeşim , yüz lirayı gayet bozabilecek durumdasın…Nedir bu “bende hiç yok , aslında hiç para kazanmıyorum tavrı”?…Anlamıyorum ki…Acaba kendimi çok acındırmadığım için mi ; karşı tarafa ‘çok zorda kaldım mutlaka bu parayı bozdurmam lazım hissi’ni veremediğim için mi yardım etmiyor diye soruyorum kendime…Onun dışında tipime bakıp para bozmuyor da olabilirler…Halbuki ben para bozdurmak isteyen bir kişiye bizzat yardım edebilecek bir kişiyim…Belki de sorun budur…Bir diğer konu da bozdurulacak paranın sahte olmasından kaynaklanan korku…Bunu da hasbelkader para bozmayı kabul edip , parayı gökyüzüne doğru tutan insanlarda görebilirsiniz…Verdiğim paradan sonra ben bile o paranın sahte olduğuna inanıyorum bazen…Parayı bozdurup ilerlerken sahte parayı nasıl da bozdurdum havası olmuyor değil…Karşı tarafa verdiğin o kuşku bile paha biçilemez olabiliyor…
Bazı insanları da vücut dilinden anlamak mümkün…”Buyrun , ne bakmıştınız?” bakışlarının ardından 'bir şey almayacağınızı sadece ve sadece oraya para bozdurmaya geldiğinizi' anlayan insanlar biraz tedirginlik içerisinde ellerini iki yana açarak : "bizde de yok ki para” tavrını sergiliyor…Evet bunu sorduğum saatte elinizde para olmayabilir ama akşam da sorsam aynı durumla karşılaşıyorum…Fazladan bir tiyatral çabaya gerek yok bence , gayet anlayabiliyorum para bozmayacağınızı…Teşekkürler deyip(hiçbir sonuç alamasak da teşekkür ederiz garip bir şekilde)çıkıyorum oradan…
Bunun dışında sempatik görünmeye çalışıp , karşı tarafı üzmemeye çalışan insanlar da mevcut…”Bozuğum hiç kalmadı ya güzelim” diyen satıcılar bile var…Niye bozmuyorsunuz lan parayı? Neden yani?
İnsanlara yardım etmek bu kadar zor bir şey midir ?
Empati kurarak karşımdakini anladığım durumlar da oluyor…Ben o yüz lirayı versem elinde hiçbir şekilde bozuk kalmayacak ve zorda kalacak…Böylesi durumlarda “kalsın gerek yok” diyorum…Çünkü bazı işletmelerde bozuk para çok lazım oluyor…Büfeler ise bu kastettiğim grubun içinde olamaz asla…
Para bozdurmak için ikna edebildiğiniz bazı kişiler paranızı tam bozamayabiliyor , onun için yakındaki bir yere kadar gitme zahmetini gösterebiliyor , bu da güzel bir davranış…Aksi halde zaten böyle bir işe hiç girişmiyorlar…
Parayı bozduramadan dolaşmak çok can sıkıcı bir şey…Geçen süre içinde ümitler tükenebiliyor…Er ya da geç birisi bulunuyor ama zaman kaybı yaşamanız bu durumu sorgulamanıza yol açıyor…Ben çoğu zaman bozuk parayla alışveriş yapmayı seviyorum…Sigara alırken , tam para üstüne bir de bozuk vererek daha hızlı alışveriş yapıyorum çoğu zaman…Ayrıca biriktirdiğim bozuklukları da markete veriyorum (onların çok istediği bir şeydir bu)…Para bozdurmak, öncesinde iyilikte bulunduğun biriyle veya bir yerle daha kolay oluyor…Burada bunun için altın kural vermeye gerek yok çünkü hiç tahmin etmediğiniz bir kişi bile para bozabiliyor…Sizin gibi gönüllü insanlar olması gerekiyor…
Para bozdurabilmeniz için bazı insanlar var…Bunlardan birincisi taksiciler ; ama dikkat etmeniz gereken şey ters birine denk gelmemeniz , ikincisi de şehir içindeki petrol ofislerindeki benzinci eleman…Onlarda kesin bozuk oluyor , kolay yoldan para bozdurabilirsiniz…
Tamamen rahat bir yaşam yok dışarıda…Atm’lerle bile papaz olabiliyorsunuz , yüz elli lira çekince çoğu zaman yüz ve elli lira olarak veriyor , bazen de elli liranın hepsini bozuk beşlik olarak verebiliyor…İşi riske atmamak için ben önce doksan ve sonradan altmış tl çekiyorum…Bildiğin gereksiz bir insan tavrı ama bunun çoğu zaman gerekli olduğunu sonradan anlıyorsunuz...
Öncelikle direkt olarak “Yüz lira mı? Abi VALLA bozuğum yok ya” insanından girizgah yapmak lazım…Yüzde seksen oranında bende şüphe uyandıran bu yaklaşım çeşitli fikirler doğuruyor beynimde…Sen market sahibisin kardeşim , yüz lirayı gayet bozabilecek durumdasın…Nedir bu “bende hiç yok , aslında hiç para kazanmıyorum tavrı”?…Anlamıyorum ki…Acaba kendimi çok acındırmadığım için mi ; karşı tarafa ‘çok zorda kaldım mutlaka bu parayı bozdurmam lazım hissi’ni veremediğim için mi yardım etmiyor diye soruyorum kendime…Onun dışında tipime bakıp para bozmuyor da olabilirler…Halbuki ben para bozdurmak isteyen bir kişiye bizzat yardım edebilecek bir kişiyim…Belki de sorun budur…Bir diğer konu da bozdurulacak paranın sahte olmasından kaynaklanan korku…Bunu da hasbelkader para bozmayı kabul edip , parayı gökyüzüne doğru tutan insanlarda görebilirsiniz…Verdiğim paradan sonra ben bile o paranın sahte olduğuna inanıyorum bazen…Parayı bozdurup ilerlerken sahte parayı nasıl da bozdurdum havası olmuyor değil…Karşı tarafa verdiğin o kuşku bile paha biçilemez olabiliyor…
Bazı insanları da vücut dilinden anlamak mümkün…”Buyrun , ne bakmıştınız?” bakışlarının ardından 'bir şey almayacağınızı sadece ve sadece oraya para bozdurmaya geldiğinizi' anlayan insanlar biraz tedirginlik içerisinde ellerini iki yana açarak : "bizde de yok ki para” tavrını sergiliyor…Evet bunu sorduğum saatte elinizde para olmayabilir ama akşam da sorsam aynı durumla karşılaşıyorum…Fazladan bir tiyatral çabaya gerek yok bence , gayet anlayabiliyorum para bozmayacağınızı…Teşekkürler deyip(hiçbir sonuç alamasak da teşekkür ederiz garip bir şekilde)çıkıyorum oradan…
Bunun dışında sempatik görünmeye çalışıp , karşı tarafı üzmemeye çalışan insanlar da mevcut…”Bozuğum hiç kalmadı ya güzelim” diyen satıcılar bile var…Niye bozmuyorsunuz lan parayı? Neden yani?
İnsanlara yardım etmek bu kadar zor bir şey midir ?
Empati kurarak karşımdakini anladığım durumlar da oluyor…Ben o yüz lirayı versem elinde hiçbir şekilde bozuk kalmayacak ve zorda kalacak…Böylesi durumlarda “kalsın gerek yok” diyorum…Çünkü bazı işletmelerde bozuk para çok lazım oluyor…Büfeler ise bu kastettiğim grubun içinde olamaz asla…
Para bozdurmak için ikna edebildiğiniz bazı kişiler paranızı tam bozamayabiliyor , onun için yakındaki bir yere kadar gitme zahmetini gösterebiliyor , bu da güzel bir davranış…Aksi halde zaten böyle bir işe hiç girişmiyorlar…
Parayı bozduramadan dolaşmak çok can sıkıcı bir şey…Geçen süre içinde ümitler tükenebiliyor…Er ya da geç birisi bulunuyor ama zaman kaybı yaşamanız bu durumu sorgulamanıza yol açıyor…Ben çoğu zaman bozuk parayla alışveriş yapmayı seviyorum…Sigara alırken , tam para üstüne bir de bozuk vererek daha hızlı alışveriş yapıyorum çoğu zaman…Ayrıca biriktirdiğim bozuklukları da markete veriyorum (onların çok istediği bir şeydir bu)…Para bozdurmak, öncesinde iyilikte bulunduğun biriyle veya bir yerle daha kolay oluyor…Burada bunun için altın kural vermeye gerek yok çünkü hiç tahmin etmediğiniz bir kişi bile para bozabiliyor…Sizin gibi gönüllü insanlar olması gerekiyor…
Para bozdurabilmeniz için bazı insanlar var…Bunlardan birincisi taksiciler ; ama dikkat etmeniz gereken şey ters birine denk gelmemeniz , ikincisi de şehir içindeki petrol ofislerindeki benzinci eleman…Onlarda kesin bozuk oluyor , kolay yoldan para bozdurabilirsiniz…
Tamamen rahat bir yaşam yok dışarıda…Atm’lerle bile papaz olabiliyorsunuz , yüz elli lira çekince çoğu zaman yüz ve elli lira olarak veriyor , bazen de elli liranın hepsini bozuk beşlik olarak verebiliyor…İşi riske atmamak için ben önce doksan ve sonradan altmış tl çekiyorum…Bildiğin gereksiz bir insan tavrı ama bunun çoğu zaman gerekli olduğunu sonradan anlıyorsunuz...
Yaftalar:
benzinci,
bozuk para,
para,
para bozdurmak,
para yok,
taksici,
valla
Perse
“İnsanların salak olmasına tahammülüm vardır ; ama bunda ısrarcı olanlara tahammülüm yoktur…” Bu sözü çoğu zaman doğru kabul etmişimdir…Bir şeyi öncesinde düşünmeden söyleyip ardından söylediğimle ilgili çok düşünürüm…Bu yüzden benim gibi insanlar , sadece kendi dediklerini değil diğer insanların dediklerini de çok düşünürler…Kulaklarımı tıkama imkanım yok...Toplum içinde fikirlerimi kendime saklamayı yeğliyorum…Böylece duymak istemediklerimi de duyuyorum…
Bazı insanların mevsim algısının yanlış olduğunu bilmek lazım…Çoğu mesnetsiz ifadeler de canımın sıkılması için hayli yeterli…
“Herhalde yaz gelmeyecek…”
Böyle talihsiz bir önermeyi duyunca içimdeki sıkılgan ve hiçbir şekilde memnun olmayan tavrım ortaya çıktı yeniden…Ne demek ‘yaz gelmeyecek‘ ? Her defasında, olağandan fazla kar yağan bir günde , böyle bir şey demek çoğu kimse için normal , esprili ve zeka ürünü(!) olarak adlandırılabilir…Benim için öyle değil… Bu 'matah' bir şey değil…Ayrıca bu 'gerizekalı' insanın , fikrini beyan ettiği yanındaki diğer insanlar da ona hak veriyor…Gerizekalılık ancak bu şekilde rasyonelleştirilebilir…Yaz gelmeyecek evet , hep kar yağacak hep kış olacak(!)…Zaten böyle insanların beyinlerine genelde yaz hiç uğramaz…Bu cümleyi akıl edip(!) kuran ve espri yaptığını sananların içten içe tutarsız olduklarını biliyorum…En başta , “kar” gibi kış mevsiminin doğal bir sonucu olan şeyi , aslında olmaması gereken garip bir doğa olayıymış gibi karşılıyorlar…Karın mevsimsiz yağmadığını , kış ayı olan “Şubat’ta” yağdığını anlamıyor bu insanlar…Ankara gibi bir yerde Mart ve Nisan’da bile kar yağabilir…Bu demek değildir ki Mayıs ve Haziran gelince havalar ısınmayacak ve katastrofik olaylar devam edecek…Bunu demek , “yarın güneş doğmayacak“ veya “dünya artık dönmeyecek” demekle aynı şey bence…Hiçbir farkı yok…Ama bu insanlar bu tarz cümleleri kurunca kendilerini bir mutlu zannederler…Çünkü onunla aynı mantıksızlık paydasında birleşmiş, onun gibi birkaç insan daha oradadır…

Bu tarz, kulağımı tıkamadığım anlardaki kendi kendime yaşadığım gel-gitleri söz konusu kişilere alenen belli etmiyorum…Evet çok sabırlı olduğum söylenemez ; bu da beni kendimi tutma konusunda alışmaya itiyor…Bu insanlar çevrede çok var , çoğalıyorlar…Kardan zevk aldıklarını hiç sanmıyorum…Bunun varyantı olarak gösterilebilecek diğer insan ise, yazın terden bunalan ve sıcağı özümseyemeyen , yazın ‘bitmeyecek’ olduğunu salık veren , kışın gelmesini çaresizce bekleyen insanlar…İçinde bulundukları çıkmaz bu işte…Bu durumdan onları kurtaracak herhangi birileri de olmadığı için , banal hallerini paylaşabileceği salak insanları bulurlar…”Yaz gelmeyecek “ , “kış bitmeyecek” insanının ekürisi buna gülen ve eşlik edendir…Cidden ben bu insanların bazen “inançsız” olduğunu düşünüyorum…İnançsızlık , dediklerine inanmama olgusunu çağrıştırıyor bende ilk olarak…Yoksa hangi insan inanabilir “yaz gelmeyecek” dediğinde kendisini buna inandırabileceğine? Böyle bir argümanı sunduktan sonra , bu insanların zaten neye inanabileceği de pek umurumda olmuyor açıkçası…
Evet yapıyorum bunu , gereğinden fazla düşünüyorum bazen…Çünkü iletişim önemli bir mecra…Neyden ne kadar çok bahsettiğin , çevrendeki insanların senle ilişkilerini , psikolojilerini çok etkiliyor…Artık dinletebilmekten vazgeçtiğin , dinlemek istemediklerinin çoğaldığı bir dönemde olduğunu hissediyorsun…Bu tabii ki hoş bir şey değil…Bundan güzel yanların çıkarılması da bir o kadar zor…
“Yaz gelmeyecek herhalde” insanı , şu haliyle kendinden memnundur , mutlu mesut yaşamına devam ediyordur sanırım…Toplum içinde söyleyebildiği bu- mantık(!) sürecinden çıkmış- mühim(!) iddiasının , onu salak konumuna soktuğunu hayal bile edememiştir eminim…Birilerinin bu dediklerini çok takmayacağını düşünmüştür belki…Ama ben varım dostum ve sabrım kalmadı…
Bazı insanların mevsim algısının yanlış olduğunu bilmek lazım…Çoğu mesnetsiz ifadeler de canımın sıkılması için hayli yeterli…
“Herhalde yaz gelmeyecek…”
Böyle talihsiz bir önermeyi duyunca içimdeki sıkılgan ve hiçbir şekilde memnun olmayan tavrım ortaya çıktı yeniden…Ne demek ‘yaz gelmeyecek‘ ? Her defasında, olağandan fazla kar yağan bir günde , böyle bir şey demek çoğu kimse için normal , esprili ve zeka ürünü(!) olarak adlandırılabilir…Benim için öyle değil… Bu 'matah' bir şey değil…Ayrıca bu 'gerizekalı' insanın , fikrini beyan ettiği yanındaki diğer insanlar da ona hak veriyor…Gerizekalılık ancak bu şekilde rasyonelleştirilebilir…Yaz gelmeyecek evet , hep kar yağacak hep kış olacak(!)…Zaten böyle insanların beyinlerine genelde yaz hiç uğramaz…Bu cümleyi akıl edip(!) kuran ve espri yaptığını sananların içten içe tutarsız olduklarını biliyorum…En başta , “kar” gibi kış mevsiminin doğal bir sonucu olan şeyi , aslında olmaması gereken garip bir doğa olayıymış gibi karşılıyorlar…Karın mevsimsiz yağmadığını , kış ayı olan “Şubat’ta” yağdığını anlamıyor bu insanlar…Ankara gibi bir yerde Mart ve Nisan’da bile kar yağabilir…Bu demek değildir ki Mayıs ve Haziran gelince havalar ısınmayacak ve katastrofik olaylar devam edecek…Bunu demek , “yarın güneş doğmayacak“ veya “dünya artık dönmeyecek” demekle aynı şey bence…Hiçbir farkı yok…Ama bu insanlar bu tarz cümleleri kurunca kendilerini bir mutlu zannederler…Çünkü onunla aynı mantıksızlık paydasında birleşmiş, onun gibi birkaç insan daha oradadır…

Bu tarz, kulağımı tıkamadığım anlardaki kendi kendime yaşadığım gel-gitleri söz konusu kişilere alenen belli etmiyorum…Evet çok sabırlı olduğum söylenemez ; bu da beni kendimi tutma konusunda alışmaya itiyor…Bu insanlar çevrede çok var , çoğalıyorlar…Kardan zevk aldıklarını hiç sanmıyorum…Bunun varyantı olarak gösterilebilecek diğer insan ise, yazın terden bunalan ve sıcağı özümseyemeyen , yazın ‘bitmeyecek’ olduğunu salık veren , kışın gelmesini çaresizce bekleyen insanlar…İçinde bulundukları çıkmaz bu işte…Bu durumdan onları kurtaracak herhangi birileri de olmadığı için , banal hallerini paylaşabileceği salak insanları bulurlar…”Yaz gelmeyecek “ , “kış bitmeyecek” insanının ekürisi buna gülen ve eşlik edendir…Cidden ben bu insanların bazen “inançsız” olduğunu düşünüyorum…İnançsızlık , dediklerine inanmama olgusunu çağrıştırıyor bende ilk olarak…Yoksa hangi insan inanabilir “yaz gelmeyecek” dediğinde kendisini buna inandırabileceğine? Böyle bir argümanı sunduktan sonra , bu insanların zaten neye inanabileceği de pek umurumda olmuyor açıkçası…
Evet yapıyorum bunu , gereğinden fazla düşünüyorum bazen…Çünkü iletişim önemli bir mecra…Neyden ne kadar çok bahsettiğin , çevrendeki insanların senle ilişkilerini , psikolojilerini çok etkiliyor…Artık dinletebilmekten vazgeçtiğin , dinlemek istemediklerinin çoğaldığı bir dönemde olduğunu hissediyorsun…Bu tabii ki hoş bir şey değil…Bundan güzel yanların çıkarılması da bir o kadar zor…
“Yaz gelmeyecek herhalde” insanı , şu haliyle kendinden memnundur , mutlu mesut yaşamına devam ediyordur sanırım…Toplum içinde söyleyebildiği bu- mantık(!) sürecinden çıkmış- mühim(!) iddiasının , onu salak konumuna soktuğunu hayal bile edememiştir eminim…Birilerinin bu dediklerini çok takmayacağını düşünmüştür belki…Ama ben varım dostum ve sabrım kalmadı…
Yaftalar:
argüman,
kar,
kış,
kışın bitmesi,
sabır,
salak,
salaklık,
şubat,
tahammül,
yaz gelmeyecek herhalde,
yazın gelmesi
Botames
“Doğranmış domates” ne lan! …Nedir yani ? Bana bildiğimiz domatesi alıp doğradığını ve ondan sonra da bunu konserve yaptığını mı söylüyorsun ? Utanmadan bir de bunu satıyorsun…Bazen anlamıyorum ne çok gereksiz şeyin hayatımızı işgal ettiğini…İşin içindeki 'küstahlık' canımı daha da çok sıkıyor…Sürekli gidip bu tarz doğranmış domates almadığım için bu durumu çok da siklediğim söylenemez ama domatesi çok sevdiğim için bu tarz ürünleri görünce moralim bozuluyor…Bazen insanların yaşamını kolaylaştıralım diye saçma sapan ürünler ortaya çıkabiliyor…Bu da onlardan birisi sadece…Evet belki de ben 'düz' bir adamım ; domatesin bir kilo alınıp eve gelince doğranmasını doğru buluyorum veya benim yerime başkası doğradığı zaman bunu konserve şekliyle alınca kendimi mutlu hissetmiyorum…Bunu kabul etmiyorum…Olabilir bunlar…Herkes zaten “kolaylaştırılmış(!) yaşam”ı tercih etmeyebilir…Neymiş biraz olsun haşlandığı için bu doğranmış domatesler salatalarda kullanılmasa iyi olurmuş…Ben bugüne kadar kabuğu soyulmuş ve sonradan doğranmış çoğu domatesin salatada kullanıldığını görmedim…Yani salak yerine koymaya gerek yok insanları…Elbette salataya veya yemeğe hangi domatesi koyacağımızı biliyoruz…

Aslında buradaki temel sorun , normalde bilmemiz gereken şeylerden uzaklaştırılıp , kolay ve pratik yaşam kisvesi altında bir şey bilmeden ot gibi yaşamak ve kendi deneyimlerimizle öğrenebileceğimiz güzel şeyleri es geçmek…Domates doğramayı bilmiyor musun ? Doğranmış var canım onu alabilirsin…Salata yapmak çok mu zor geliyor , hazır paket halinde var onu görmedin mi ? Sıradan , plastik , pratik(!) bir yaşamın esiri ediliyor insanlar günden güne…Bu da bir hayli can sıkıcı bir durum…İnsanoğlunun herhangi bir şeye çok çabuk inandırılabildiği ve birtakım basmakalıp yaşam formlarıyla yönetilebildiği bir dönemde yaşadığımızı düşünüyorum…İnanmak çok kolay…Doğru ve yanlışları sen belirlemiyorsun , senin yerine bunları belirleyen birileri var ve sen kolaya kaçıyorsun...Her gün sağlıklı(!) yaşamı öğütleyen birtakım uzmanlar “her gün” ne yemen gerektiğini söylüyorlar , hangi egzersizin sana iyi geleceğini söylüyorlar…İş hayatında gün içinde çok yoruluyorsun akşam eve geldiğinde televizyonda sana ‘yorulduğunu’ söylediklerinde on kat daha fazla yoruluyorsun…O uzmanların her söylediğini yapmıyorsun belki de ama içten içe aptal gibi inanıyorsun o dediklerine…Dışarıda birisi sana “o şey yararlı değil” dediğinde ona da inanıyorsun…Kendi düşüncelerin asla yok…Pratik yaşamla yapılmak istenen de bu zaten…
Eve gelip bir iki tane domates alıp bunları yıkayıp bir güzel kesmek için ise hiç vaktin yok(!)…Bu o kadar zor geliyor ki sana…Hiçbir bok bilmiyorsun , çünkü vaktin yok değil mi? Değerli(!) vaktin…
Bugünlerde insanı heyecanlarından alıkoyan , yaşamdan tat almasını engelleyen bir sistem var…Kendi yeteneklerini ortaya koymayı bırak , hevesle kendi üretebildiğin şeylerden bile mahrum bırakıldığın bir zamandan bahsediyorum…Güzel bir yemek yapmak için harcanması gereken eğlenceli dakikalar yok…Salataya sıkılan limon yok…İğrenç “çeri domates” var…Yemek yapılırken tuzlanıp bir dilim ağza atılan domates yok…Hepsi aynı boyutta küçücük tatsız domatesler var…Kocaman "Ödemiş patatesi" büyüklüğünde domatesler var…Söylediklerimden 'organik yanlısı' veya 'hormonlu ürün karşıtı' bir insan olduğum çıkartılabilir…Şanssızız ki bu dönemde neyin ne olduğunu çok da bilmiyoruz…O bakımdan manyak gibi organik ürün arayıp bunu bulabilen(!) insanlardan da değilim…Demek istediğim sadece işin içindeki o heyecanın kaybolmuş olması…Hazır olarak sunulan şeylerden memnun olmadığını bilen insanlar yine de boş veriyorlar,umursamıyorlar…Gerçi onları bu yoğun “kendini unutmayı sevdiren yaşamları”ndan soyutlamak çok zor…Bazı şeyler için ise geç değil…Kendimi tutamadığım zamanlar oluyor ister istemez…Bunlara katlanmak yerine bu konudaki öfkemi belirtmek , bu tarz insanların kendi bilinçsizliklerini matah bir şey sanmalarından daha değerlidir diye düşünüyorum…Doğranmış domatesin de aslında bir bok olmadığını , en azından 'onu öyle satmanın' bir bok olmadığını anlamak da çok zor olmasa gerek…

Aslında buradaki temel sorun , normalde bilmemiz gereken şeylerden uzaklaştırılıp , kolay ve pratik yaşam kisvesi altında bir şey bilmeden ot gibi yaşamak ve kendi deneyimlerimizle öğrenebileceğimiz güzel şeyleri es geçmek…Domates doğramayı bilmiyor musun ? Doğranmış var canım onu alabilirsin…Salata yapmak çok mu zor geliyor , hazır paket halinde var onu görmedin mi ? Sıradan , plastik , pratik(!) bir yaşamın esiri ediliyor insanlar günden güne…Bu da bir hayli can sıkıcı bir durum…İnsanoğlunun herhangi bir şeye çok çabuk inandırılabildiği ve birtakım basmakalıp yaşam formlarıyla yönetilebildiği bir dönemde yaşadığımızı düşünüyorum…İnanmak çok kolay…Doğru ve yanlışları sen belirlemiyorsun , senin yerine bunları belirleyen birileri var ve sen kolaya kaçıyorsun...Her gün sağlıklı(!) yaşamı öğütleyen birtakım uzmanlar “her gün” ne yemen gerektiğini söylüyorlar , hangi egzersizin sana iyi geleceğini söylüyorlar…İş hayatında gün içinde çok yoruluyorsun akşam eve geldiğinde televizyonda sana ‘yorulduğunu’ söylediklerinde on kat daha fazla yoruluyorsun…O uzmanların her söylediğini yapmıyorsun belki de ama içten içe aptal gibi inanıyorsun o dediklerine…Dışarıda birisi sana “o şey yararlı değil” dediğinde ona da inanıyorsun…Kendi düşüncelerin asla yok…Pratik yaşamla yapılmak istenen de bu zaten…
Eve gelip bir iki tane domates alıp bunları yıkayıp bir güzel kesmek için ise hiç vaktin yok(!)…Bu o kadar zor geliyor ki sana…Hiçbir bok bilmiyorsun , çünkü vaktin yok değil mi? Değerli(!) vaktin…
Bugünlerde insanı heyecanlarından alıkoyan , yaşamdan tat almasını engelleyen bir sistem var…Kendi yeteneklerini ortaya koymayı bırak , hevesle kendi üretebildiğin şeylerden bile mahrum bırakıldığın bir zamandan bahsediyorum…Güzel bir yemek yapmak için harcanması gereken eğlenceli dakikalar yok…Salataya sıkılan limon yok…İğrenç “çeri domates” var…Yemek yapılırken tuzlanıp bir dilim ağza atılan domates yok…Hepsi aynı boyutta küçücük tatsız domatesler var…Kocaman "Ödemiş patatesi" büyüklüğünde domatesler var…Söylediklerimden 'organik yanlısı' veya 'hormonlu ürün karşıtı' bir insan olduğum çıkartılabilir…Şanssızız ki bu dönemde neyin ne olduğunu çok da bilmiyoruz…O bakımdan manyak gibi organik ürün arayıp bunu bulabilen(!) insanlardan da değilim…Demek istediğim sadece işin içindeki o heyecanın kaybolmuş olması…Hazır olarak sunulan şeylerden memnun olmadığını bilen insanlar yine de boş veriyorlar,umursamıyorlar…Gerçi onları bu yoğun “kendini unutmayı sevdiren yaşamları”ndan soyutlamak çok zor…Bazı şeyler için ise geç değil…Kendimi tutamadığım zamanlar oluyor ister istemez…Bunlara katlanmak yerine bu konudaki öfkemi belirtmek , bu tarz insanların kendi bilinçsizliklerini matah bir şey sanmalarından daha değerlidir diye düşünüyorum…Doğranmış domatesin de aslında bir bok olmadığını , en azından 'onu öyle satmanın' bir bok olmadığını anlamak da çok zor olmasa gerek…
Yaftalar:
doğranmış domates,
domates,
eleştiri,
zevk
Altun
İnsanlar düşüncelerinde önyargılı ve bir o kadar da ham…Hızlı tüketen varlıklar olmamızdan önce de durum böyle miydi acaba…Bu en boktan bir konu olsa bile sorgulamadan karar verip ,o konu hakkındaki yargımızı anında belirtmeyi, bir şeyi yüceltmeyi veya yerin dibine sokmayı çok seviyoruz…Bunu yaparken de küstahız…Görünürde alıp veremediğimiz şeyler olmasa bile sanki öyleymişiz gibi davranmak hoşumuza gidiyor sanırım…Eleştirmekte zorlanmazken , kafa yormakta ise aynı özveriyi(!) göstermiyoruz…Bu oldukça ironik…İnsanlara bir şeyi anlatmaya çok vaktimiz olduğu halde onların bizi dinlemeyeceğini düşünerek belki de bunu yapmaktan vazgeçiyoruz…Kendimi bu konuda kısıtlamadığım zamanlarda bazen çok konuştuğum söylenebilir…Evet , insanlar duymak istemedikleri şeyleri onlara söyleyen insanları sevmezler ve onların bir an önce susmasını , böylece ruhen rahatlayacaklarını düşünürler…
Kimin neyi sevip sevmediği gerçekten çok umrumda değil…Kafama takılan şey insanların önceliklerini veya beğenilerini belirlerken,bunlara ulaşırken izledikleri yöntem…Aslında bu kadar çok 'çabaladıklarını' da sanmıyorum bu tür insanların…Sevmediği bir sanatçıyı veya parçayı hayatında bir kere bile dinlememiş insanları anlamak çok güç…Acaba birinin bir şeyden hoşlanmamak için onun ismini duyması bile yeterli oluyor mu ? Burada toplumun olumsuz yönde bu kişileri etkilediği söylenebilir…Genel yargılar en az önyargılar kadar kötü…İkisi de aynı şey bence…”X” insan ortaya bir şey atar ve görevini tamamlar ; geriye sadece bu basmakalıp düşünceyi biçimlendirmek kalır…Bunu da çevrendeki insanlar yapar…Zaten içi boş bir şeyi nasıl dolu gibi gösterebilirsin ki başka ? Evet utanmadan bunu yaparlar ve sen de sıkıla sıkıla bunları izlersin…
Başka şeylere bok atmak yeri gelir kendi beğendiklerinin en saf koruyucusu haline gelir…Bunu benimsersin çevrendekilere benimsetirsin…Gocunmazsın ki buna gerek yoktur…Aklının ucuna bile gelmez…Çünkü bazıları sadece bu şekilde var olur...

İnsanlara , tutup neden bunu beğenmiyorsun diye sormak bazen gereksiz olabiliyor…Ben o konu hakkında “tamam eyvallah” demeden önceki soru cevap kısmı ilgilendiriyor beni asıl…Beğenmek zor, beğenmemek ise çok kolay…Birisine "Y" sanatçıyı neden beğenmediğini soruyorum ve kendi beğenisinden yola çıkarak(yani öncesinde ‘tamamen’ dinleyip , kendi zevkine uyup uymadığına karar vererek) değil de herkesin söylediği sıkıcı sözlerle yanıtlıyor beni…Ondan sonra çoğu zaman içimden ‘lanet olsun’ diyorum , keşke sormasaydım da beklentilerim yine boşa çıkmasaydı…
Sevgili Hakan Altun’un hiç tarzım olmasa bile bazı parçalarını severim…Bu adamın Türkiye’nin en çirkin adamlarından biri seçilip , sesine veya aldığı şan eğitimine bakılmadığını görünce gülüyorum…Sırf bu sebepten bu adamın popüler olmadığı söylenebilir…Aynı şey birçok sanatçı için de geçerli…Soner Sarıkabadayı ilk çıktığında , tipine , giydiklerine ve 'soyadına' bakıldı…Zaten bir müzisyenin veya şarkıcının en önemli şeyi soyadıdır değil mi? İlk olarak tek bir şarkı ve 1 TL’den sattığı albüm vardı bu adamın “Buz” diye ve çok farklı geldiği için dinleyip beğenmiştim…Aydilge çıktığında merak edip(evet kimileri bu zahmeti bile göstermiyor) dinleyip beğendim…Beğenmediğim birçok şarkıyı da öncesinde dinledim…Fakat diskografiler dinleyen , güya müziğin her bir bokunu bilen insanlar yorum yapmaya gelince bu yeteneklerini(!) sergileyemiyorlar nedense…Birisine soyadı ne garip diyor , öbürüne suratı iğrenç diyor , bir diğerine bu sesle rock değil türkü söyler anca diyor…
Evet arabesk veya bir başka tür senin tarzın olmayabilir ; ama bu onlara bok atma hakkını vermiyor sana…Onu dinleyen adam ondan zevk alıyor ve o kültürü yaşıyor…O insanlar da senin dinlediğin şeyden zevk almıyor…Evet bazı şeyleri beğenmiyorsun…Bu onlarla aynı şeyleri hissetmediğin için oluyor…Bu , sadece şarkılar için değil kitaplar ,diziler, filmler için de geçerli…
Şimdilerde önyargılı davranmak çok kolay…Bir söz söyleyip arkasında durmamak da kolay…Bu garip insanları anlamak ise çok zor…
Kimin neyi sevip sevmediği gerçekten çok umrumda değil…Kafama takılan şey insanların önceliklerini veya beğenilerini belirlerken,bunlara ulaşırken izledikleri yöntem…Aslında bu kadar çok 'çabaladıklarını' da sanmıyorum bu tür insanların…Sevmediği bir sanatçıyı veya parçayı hayatında bir kere bile dinlememiş insanları anlamak çok güç…Acaba birinin bir şeyden hoşlanmamak için onun ismini duyması bile yeterli oluyor mu ? Burada toplumun olumsuz yönde bu kişileri etkilediği söylenebilir…Genel yargılar en az önyargılar kadar kötü…İkisi de aynı şey bence…”X” insan ortaya bir şey atar ve görevini tamamlar ; geriye sadece bu basmakalıp düşünceyi biçimlendirmek kalır…Bunu da çevrendeki insanlar yapar…Zaten içi boş bir şeyi nasıl dolu gibi gösterebilirsin ki başka ? Evet utanmadan bunu yaparlar ve sen de sıkıla sıkıla bunları izlersin…
Başka şeylere bok atmak yeri gelir kendi beğendiklerinin en saf koruyucusu haline gelir…Bunu benimsersin çevrendekilere benimsetirsin…Gocunmazsın ki buna gerek yoktur…Aklının ucuna bile gelmez…Çünkü bazıları sadece bu şekilde var olur...

İnsanlara , tutup neden bunu beğenmiyorsun diye sormak bazen gereksiz olabiliyor…Ben o konu hakkında “tamam eyvallah” demeden önceki soru cevap kısmı ilgilendiriyor beni asıl…Beğenmek zor, beğenmemek ise çok kolay…Birisine "Y" sanatçıyı neden beğenmediğini soruyorum ve kendi beğenisinden yola çıkarak(yani öncesinde ‘tamamen’ dinleyip , kendi zevkine uyup uymadığına karar vererek) değil de herkesin söylediği sıkıcı sözlerle yanıtlıyor beni…Ondan sonra çoğu zaman içimden ‘lanet olsun’ diyorum , keşke sormasaydım da beklentilerim yine boşa çıkmasaydı…
Sevgili Hakan Altun’un hiç tarzım olmasa bile bazı parçalarını severim…Bu adamın Türkiye’nin en çirkin adamlarından biri seçilip , sesine veya aldığı şan eğitimine bakılmadığını görünce gülüyorum…Sırf bu sebepten bu adamın popüler olmadığı söylenebilir…Aynı şey birçok sanatçı için de geçerli…Soner Sarıkabadayı ilk çıktığında , tipine , giydiklerine ve 'soyadına' bakıldı…Zaten bir müzisyenin veya şarkıcının en önemli şeyi soyadıdır değil mi? İlk olarak tek bir şarkı ve 1 TL’den sattığı albüm vardı bu adamın “Buz” diye ve çok farklı geldiği için dinleyip beğenmiştim…Aydilge çıktığında merak edip(evet kimileri bu zahmeti bile göstermiyor) dinleyip beğendim…Beğenmediğim birçok şarkıyı da öncesinde dinledim…Fakat diskografiler dinleyen , güya müziğin her bir bokunu bilen insanlar yorum yapmaya gelince bu yeteneklerini(!) sergileyemiyorlar nedense…Birisine soyadı ne garip diyor , öbürüne suratı iğrenç diyor , bir diğerine bu sesle rock değil türkü söyler anca diyor…
Evet arabesk veya bir başka tür senin tarzın olmayabilir ; ama bu onlara bok atma hakkını vermiyor sana…Onu dinleyen adam ondan zevk alıyor ve o kültürü yaşıyor…O insanlar da senin dinlediğin şeyden zevk almıyor…Evet bazı şeyleri beğenmiyorsun…Bu onlarla aynı şeyleri hissetmediğin için oluyor…Bu , sadece şarkılar için değil kitaplar ,diziler, filmler için de geçerli…
Şimdilerde önyargılı davranmak çok kolay…Bir söz söyleyip arkasında durmamak da kolay…Bu garip insanları anlamak ise çok zor…
Yaftalar:
aydilge,
beğeni,
beğenmemek,
buz,
garip,
hakan altun,
insanlar,
müzisyen,
önyargı,
soner sarıkabadayı,
şan eğitimi,
şarkıcı,
toplum
Bardus
Görüşmek için zar zor zaman bulabildiğim , aslında bana ayıracak bol bol zamanı olduğunu düşündüğüm kişiyle karşılıklı oturduk ve konuşmaya başlamadan önce eğri oturup doğru konuşma pozisyonunu aldık…İlk sözü söylemek her zaman zordur… … "Nasılsın?" belki de cevabı anında verilebilecek bir soruyken , o ana kadar olan bütün olayları ve ondan sonra nasıl hissedildiğini anlattığı için sorulması zordur… "Merhaba" ise nedense samimi gelmez bana…Çoğu zaman alakasız bir sözle konunun açılmasını takdir etmişimdir…
Sigara yakmasına izin vermeden önce göz ucumla bakıp konuşmasını bekledim…Onu izlediğimi bilerek eliyle masanın üzerinde bir şeyler aramaya başladı ve gözlerini ışığa dikti…Yukarı bakıp sanki oradan cevap beklermiş gibi yaptı daha sonra gözlerini kapatıp : “ışığı kapatsan daha iyi olacak” dedi…Kalktım ve ışığı kapattım bu sırada eli çoktan bir dal sigarasına gitmişti…Geri döndüğümde odayı tek aydınlatan silüetini duman içinde bırakan sigarasıydı…”Blöf yapmaya bayılıyorsun değil mi ?“ diye sordum…Sürprizleri kendisinin icat ettiğini iddia etti ve suçlanmasının doğru olmadığını savundu…”Neden” sorusunu birbirimize sormayı ikimiz de çok severdik…İlk kimin soracağı , kuyuya atılan taşla eşdeğerdi…Neden onunla konuşmak istediğimi öğrenmek istiyordu belki de ama sormasına da gerek yoktu…Zira az önce konuşmaya başladığımızda anlatmasını isteyeceğim konuları kafasında birbir düşünmüştü önceden…Zekiydi…Düşünceli olduğunda dişleriyle dudaklarını ısırır ya da parmaklarını saçlarının arasına götürürdü…Baktı ve konuşmayı bana bırakıp kendini 'çok diyeceği varmış konumu'na soktu…Bunu seviyordu zaten…

"Neden?" diye sordum…”Neden bazen kendinle konuşmak varken , uzak duruyorsun , arkana bakmadan yürümek hoşuna gidiyor ve birilerinin gelip sana bunları demesine ihtiyaç duyuyorsun?” “Dışarıdan öyle mi görünüyorum” diye cevapladı…Verdiği yanıt,içinde mantık aranmasına izin vermiyordu…Şimdi gayet eğlenmiş görünüyordu ve koyu bir kahkaha attı…”Aslında” dedi söze başlarken heyecanlanmış hissi vermeye bayılırdı “Onları merak ediyorum…Birilerinin seninle ilgili atıp tutması eğlenceli…Bu aslında seni 'kendini bilmemekle' itham etmektir…Kendime baktığımda sıradan bir insanı görüyorum…'Önemli olan seni nasıl görmek istedikleri' değil mi zaten?“ Biraz duraksadı ve konuşmaya başlayınca susmayan halini takındı “Bunu gerçekten merak ediyor musun bilmem ama bana sorduğun sorulardan daha fazlasını kendime sordum ve yanıtladım…Neden arkama bakmadığımı , neden arkamda bıraktığıma sormuyorsun?” Soruma bu denli cevap verilebileceğini önceden kestirememiştim…Hayıflanmamın önemi yoktu ve karşımdaki kişi de bunu biliyordu “Boşver" dedi…"Saçmalıyorum…Her ne zaman birilerine bir şey desem akıllarını okuduklarımı zannedip kaçıyorlar…Bu benim kendi içsel sorgulamam…Kendine sunduğun hediyelerle kendi aklını çelmeye çalışmak boşuna…Kendini kandıramazsın , dünya bana bunu öğretti…İnsanlar konuşur , yaşarlar , sustuklarında da yaşarlar…” “Farkında mısın?” diye sordum ; neyi kastettiğimi ben de bilmiyordum…”Olan biteni , hayatı sen kendin yaşayınca farkındasındır…İnsanlara dünya senin etrafında dönüyormuş hissini verdikçe seni sevmezler…Saçmalarsın , bunu yapmaya devam edersin ve insanların seni düzeltmek için verdikleri savaşı görürsün…Eğlenirsin…Her biri seni değiştirmeye çalışır…Bunun uğrunda binlercesi belki milyonlarcası kaçıyor kendinden görmüyor musun?” Bir süre konuşmadık , sigara bittiği için karanlıkta oturup düşüncelere dalmıştık ikimiz de…”Biliyor musun , onları takdir ediyorum , böylesine bir çabayı kendim gösteremediğim için belki de…Hakkımda düşündüklerini çok umursamamayı öğrendim…Herkesi ve kendimi olduğum gibi kabul etmek bana en güzel gelen şey…” Karanlıkta gözlerimi seçebildiğini hissettim…”Çünkü bazen yaşamayı seviyorum” dedi ve ışığı açıp gitti…
Sigara yakmasına izin vermeden önce göz ucumla bakıp konuşmasını bekledim…Onu izlediğimi bilerek eliyle masanın üzerinde bir şeyler aramaya başladı ve gözlerini ışığa dikti…Yukarı bakıp sanki oradan cevap beklermiş gibi yaptı daha sonra gözlerini kapatıp : “ışığı kapatsan daha iyi olacak” dedi…Kalktım ve ışığı kapattım bu sırada eli çoktan bir dal sigarasına gitmişti…Geri döndüğümde odayı tek aydınlatan silüetini duman içinde bırakan sigarasıydı…”Blöf yapmaya bayılıyorsun değil mi ?“ diye sordum…Sürprizleri kendisinin icat ettiğini iddia etti ve suçlanmasının doğru olmadığını savundu…”Neden” sorusunu birbirimize sormayı ikimiz de çok severdik…İlk kimin soracağı , kuyuya atılan taşla eşdeğerdi…Neden onunla konuşmak istediğimi öğrenmek istiyordu belki de ama sormasına da gerek yoktu…Zira az önce konuşmaya başladığımızda anlatmasını isteyeceğim konuları kafasında birbir düşünmüştü önceden…Zekiydi…Düşünceli olduğunda dişleriyle dudaklarını ısırır ya da parmaklarını saçlarının arasına götürürdü…Baktı ve konuşmayı bana bırakıp kendini 'çok diyeceği varmış konumu'na soktu…Bunu seviyordu zaten…

"Neden?" diye sordum…”Neden bazen kendinle konuşmak varken , uzak duruyorsun , arkana bakmadan yürümek hoşuna gidiyor ve birilerinin gelip sana bunları demesine ihtiyaç duyuyorsun?” “Dışarıdan öyle mi görünüyorum” diye cevapladı…Verdiği yanıt,içinde mantık aranmasına izin vermiyordu…Şimdi gayet eğlenmiş görünüyordu ve koyu bir kahkaha attı…”Aslında” dedi söze başlarken heyecanlanmış hissi vermeye bayılırdı “Onları merak ediyorum…Birilerinin seninle ilgili atıp tutması eğlenceli…Bu aslında seni 'kendini bilmemekle' itham etmektir…Kendime baktığımda sıradan bir insanı görüyorum…'Önemli olan seni nasıl görmek istedikleri' değil mi zaten?“ Biraz duraksadı ve konuşmaya başlayınca susmayan halini takındı “Bunu gerçekten merak ediyor musun bilmem ama bana sorduğun sorulardan daha fazlasını kendime sordum ve yanıtladım…Neden arkama bakmadığımı , neden arkamda bıraktığıma sormuyorsun?” Soruma bu denli cevap verilebileceğini önceden kestirememiştim…Hayıflanmamın önemi yoktu ve karşımdaki kişi de bunu biliyordu “Boşver" dedi…"Saçmalıyorum…Her ne zaman birilerine bir şey desem akıllarını okuduklarımı zannedip kaçıyorlar…Bu benim kendi içsel sorgulamam…Kendine sunduğun hediyelerle kendi aklını çelmeye çalışmak boşuna…Kendini kandıramazsın , dünya bana bunu öğretti…İnsanlar konuşur , yaşarlar , sustuklarında da yaşarlar…” “Farkında mısın?” diye sordum ; neyi kastettiğimi ben de bilmiyordum…”Olan biteni , hayatı sen kendin yaşayınca farkındasındır…İnsanlara dünya senin etrafında dönüyormuş hissini verdikçe seni sevmezler…Saçmalarsın , bunu yapmaya devam edersin ve insanların seni düzeltmek için verdikleri savaşı görürsün…Eğlenirsin…Her biri seni değiştirmeye çalışır…Bunun uğrunda binlercesi belki milyonlarcası kaçıyor kendinden görmüyor musun?” Bir süre konuşmadık , sigara bittiği için karanlıkta oturup düşüncelere dalmıştık ikimiz de…”Biliyor musun , onları takdir ediyorum , böylesine bir çabayı kendim gösteremediğim için belki de…Hakkımda düşündüklerini çok umursamamayı öğrendim…Herkesi ve kendimi olduğum gibi kabul etmek bana en güzel gelen şey…” Karanlıkta gözlerimi seçebildiğini hissettim…”Çünkü bazen yaşamayı seviyorum” dedi ve ışığı açıp gitti…
Yaftalar:
kendi,
neden,
saçmalamak,
sigara,
sormak
Acedia
Banane dedim…İçten içe yozlaşan dünyanın içinde , kendimi biraz olsun 'alıkoymak' çok göze batmaz diye düşündüm…Sahi öyleydi…Hep öyleydi zaten…Çok hızlı olduğu söylenen dünyada , sadece beynimin hızlı çalıştığını bilmek beni bir bakıma rahatlatıyordu…Aslında bu, tam tersi bir etkiyle hareketlerime yansıyordu…İki adım aralıklarla atmadığım her adımda , bendeki aceleciliğe sahip olmayan birtakım insanları aklıma getiriyorum…Çoğu zaman bütün eforumu buna harcadığımı söyleyebilirim…Bir adım fazladan atmamak , beni yavaşlatacak ve düşüncelerime yön vermekte işe yarayacaktı…Beynimi çalıştıracak ve beni amacıma ulaştırmadan önceki düşüncemle buluşturacaktı…Erinmeliyim…Hem de hiç olmadığı kadar…
Bütün bunları üç gün önceden düşünmekle , üç gün sonra bunu yürürlüğe koymak arasında pek bir fark yok…Geçen zaman zaten seni yormakta yeterli…Bütün mesele seni buna iten sebebin kendisiyle yüzleşmek…Korkarım ki , bunu ben çok yaptım ve sonucu kendi lehime çevirip bunu içselleştirince biraz daha rahatladım…Bu aynı , söyleyeceğin bir şeyi unutup , beyninin tembelliğine kızmanın ardından , istesen de sonuca ulaşamayacağını anlayıp ,'tümden koyvermenin verdiği mutluluk hissi'ne benzer…Kimileriniz buna karşı çıkacaktır…Aslında hiç üşenmeyip , çabaladığı şeyin ardından çok koştuğunu iddia edecektir…Bunun su götürmez yegane sonucunun , kendilerini hırpalamanın onları bir yere getirmediği gerçeği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim…İnsanlar , kendi içsel çırpınışlarını gizlemektense bunu diğer insanlara göstermeye heveslidir…Bu 'yanıltıcıdır'…Aslında bir kelebek kadar zarif uçabilecekken , bile bile kanatlarına ağır yükler takarlar…Söyleceğini unutursun ama bu noktada kendine kızmak nafiledir…Övündüğün şeyi suçlamak mümkün olmayan bir şeydir ve birden bire yabancılaştığın aklına mağlup olman gerekir…En küçük zaferler böyle kazanılır…Akıntıya karşı kürek çekmeyi bırakıp alabora olsan bile boğulmazsın…Rüyanda gerçekten ölmediğin gibi…Sonra aklına gelir zaten ne söyleyeceğin…

Neysen “o”sundur aslında…Ne olmak istediğin ; ne olmaya çalışmadığındır…Kendini biraz olsun tanırsın zaten…Sonra biraz sırıtırsın , sana ne olduğunu söylemeye çalıştıklarında…Somurttuğun zamanlarda ise kendinle ilgili kabul edemediğin şeyler vardır…Bunu düzeltmek için çok çabalamana gerek yoktur…Cevap içinde gizlidir…Bu , fazla uzağa gitmiş olamaz , aynı oda içinde nereye kaybolabilir ki dediğin şeyleri ,daha önceden bulunduğun yerleri sırayla gezerek sonunda bulmak gibidir…Gülümsemek kızmak kadar kolaydır…Bunu başardığında zaten kendine kahkahalarla gülersin ve kendinle alay edersin…
Aradığın numaraya o anda ulaşılamaz…”Lütfen” deyip sanki yüreklendirilmeye ihtiyacın varmış gibi daha sonra tekrar denersin…Aslında bilirsin , bir saniye önce aradığın numaranın saniyeler içinde tekrar ulaşılabilir olmayacağını…Sonra beklemediğin anda ulaşılan 'sen' olursun…Daha sonra tekrar 'denememeyi' zamanla öğrenirsin…Bu küçük ama mutluluk veren bir şeydir…
Sonra bir de kolunu kaldıracak hali olmayan ama bunu söylemekten de geri kalmayan insanları düşünürsün…Yapmak istediklerini illaki geçerli bir nedene dayandırmanın zorunluluğunu, yapmacık bir şekilde sergilemelerini izlersin…Paha biçilemez(!) oyunculukların sahnelendiği bu yerde onları yalandan alkışlamaya bile üşenirsin…
Tüm bu tabloyu boş gözlerle izlemek ve buna anlam yüklemek zordur…Kendini bıraktığın anda ise her şey daha kolay gelmeye başlar…Bir süre sonra , hareketlerin yavaşlar ve göze batmaz…Aceleci olmazsın ve kendini alıkoyarsın…Sorgulamadan, istediğini düşünür ve yaşarsın en 'gizli' kendinle…Uyumadan önce...Sanane dersin…
Bütün bunları üç gün önceden düşünmekle , üç gün sonra bunu yürürlüğe koymak arasında pek bir fark yok…Geçen zaman zaten seni yormakta yeterli…Bütün mesele seni buna iten sebebin kendisiyle yüzleşmek…Korkarım ki , bunu ben çok yaptım ve sonucu kendi lehime çevirip bunu içselleştirince biraz daha rahatladım…Bu aynı , söyleyeceğin bir şeyi unutup , beyninin tembelliğine kızmanın ardından , istesen de sonuca ulaşamayacağını anlayıp ,'tümden koyvermenin verdiği mutluluk hissi'ne benzer…Kimileriniz buna karşı çıkacaktır…Aslında hiç üşenmeyip , çabaladığı şeyin ardından çok koştuğunu iddia edecektir…Bunun su götürmez yegane sonucunun , kendilerini hırpalamanın onları bir yere getirmediği gerçeği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim…İnsanlar , kendi içsel çırpınışlarını gizlemektense bunu diğer insanlara göstermeye heveslidir…Bu 'yanıltıcıdır'…Aslında bir kelebek kadar zarif uçabilecekken , bile bile kanatlarına ağır yükler takarlar…Söyleceğini unutursun ama bu noktada kendine kızmak nafiledir…Övündüğün şeyi suçlamak mümkün olmayan bir şeydir ve birden bire yabancılaştığın aklına mağlup olman gerekir…En küçük zaferler böyle kazanılır…Akıntıya karşı kürek çekmeyi bırakıp alabora olsan bile boğulmazsın…Rüyanda gerçekten ölmediğin gibi…Sonra aklına gelir zaten ne söyleyeceğin…

Neysen “o”sundur aslında…Ne olmak istediğin ; ne olmaya çalışmadığındır…Kendini biraz olsun tanırsın zaten…Sonra biraz sırıtırsın , sana ne olduğunu söylemeye çalıştıklarında…Somurttuğun zamanlarda ise kendinle ilgili kabul edemediğin şeyler vardır…Bunu düzeltmek için çok çabalamana gerek yoktur…Cevap içinde gizlidir…Bu , fazla uzağa gitmiş olamaz , aynı oda içinde nereye kaybolabilir ki dediğin şeyleri ,daha önceden bulunduğun yerleri sırayla gezerek sonunda bulmak gibidir…Gülümsemek kızmak kadar kolaydır…Bunu başardığında zaten kendine kahkahalarla gülersin ve kendinle alay edersin…
Aradığın numaraya o anda ulaşılamaz…”Lütfen” deyip sanki yüreklendirilmeye ihtiyacın varmış gibi daha sonra tekrar denersin…Aslında bilirsin , bir saniye önce aradığın numaranın saniyeler içinde tekrar ulaşılabilir olmayacağını…Sonra beklemediğin anda ulaşılan 'sen' olursun…Daha sonra tekrar 'denememeyi' zamanla öğrenirsin…Bu küçük ama mutluluk veren bir şeydir…
Sonra bir de kolunu kaldıracak hali olmayan ama bunu söylemekten de geri kalmayan insanları düşünürsün…Yapmak istediklerini illaki geçerli bir nedene dayandırmanın zorunluluğunu, yapmacık bir şekilde sergilemelerini izlersin…Paha biçilemez(!) oyunculukların sahnelendiği bu yerde onları yalandan alkışlamaya bile üşenirsin…
Tüm bu tabloyu boş gözlerle izlemek ve buna anlam yüklemek zordur…Kendini bıraktığın anda ise her şey daha kolay gelmeye başlar…Bir süre sonra , hareketlerin yavaşlar ve göze batmaz…Aceleci olmazsın ve kendini alıkoyarsın…Sorgulamadan, istediğini düşünür ve yaşarsın en 'gizli' kendinle…Uyumadan önce...Sanane dersin…
Yaftalar:
tembellik
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


