RSS

"Sen..."

Evet , yazmak için en doğru zaman olmayabilir ama senin için yazarım sanırım…
Ki zaten okumadığını bildiğim için bu yazdıklarımda samimilik derecemi abartabilirim şuursuzca…
Mektup gibi giriş yapmak istemiyorum ama…
Aklım hala otobüste gördüğüm kızda…Yani “o”nda…
Çok saçma giriş olmasını ben de istemezdim ama kafam biraz iyi olunca bu kaçınılmaz oluyor…Bu satırları bile doğru düzgün yazmazdım normalde; fakat sahip olduğum melekeler yüzünden bu beni biraz engelliyor her şeye rağmen…Yazarken taviz vermek istemediğim yazım kurallarından olsa gerek , kafam biraz iyiyken bile buna dikkat ediyorum…Her neyse şuan yazıyorsam , kötü değilim demektir…Diğer şekilde çoktan yerde olurdum ve bu satırları yazmaya takatim olmazdı…

Otobüsteki kız dedim…Evet…Bu ender rastladığım bir olay diyebilirim…Hatta hayatımda daha önce hiç rastlamadığım bir kişi ,bir durum diyebilirim rahatlıkla…
Çok bir geçmişimiz olmadı…Geleceğimiz hiç olmadı…
Sadece ben ona baktım ve o bana baktı…Geçen zaman sanki havada asılı toz parçacıkları gibi ciddiyetini ve sakinliğini korudu…
İlerlemedi…Durağandı…Ama hoş muydu , evet sanki hoştu…
Aslında sahip olmadığım o çekingenlik bir an olsun peşimi bırakmadı o anda…Ben de anlamamıştım…
Gözümü dışarıdaki saçma şeylere yönlendirdim ; oysaki ona bakmak daha güzel olurdu…Ki kaçamak bakışlarımla onunkini birleştirmiştim…

Farkında olmadan bir şeylere kendimi kaptırdım o an…
Anlamadığım…
Çözümlemek için uğraşmadığım…
Üşenmek değil…

Tamamen “hoş”…
O “şuhtu”…Ben ise…
"Manasız"…
Sadece birbirimize baktık , sonsuz ufka bakar gibi…
Anlamlandırmak için uğraşmadık…
En azından ben böyle hissettim…
İçimizdeki sonsuzluğa uzanan denizde yüzeceğimizi mi hayal etmiştik bir an ?
"Evet"...
Ne olabilirdi ki ? En fazla…
Yaklaşık on dakika sonra farklı dünyalara ait olduğumuzu birbirimize ispatlayacaktık…
Bir araya geldiğimizdeki suskunluğun yarışması bizi birbirimize kırdıracaktı…
Saçmaladığımızdaki durgunluğu bozacak tek bir hareketi bile anlayamayacaktık ortaklaşa…
O an "ne desen yalan olacağı gerçeği" gözümüze ne kadar da sıradan ve acıtıcı gelecekti…
Bu durumu kabullenmeyi bir gurur meselesi haline getirip , yine de tekrar tekrar susup gözlerimizin içine bakıp kalacaktık , öylesine…Bomboş...
Söylemeye çalışacağımız her kelimenin kifayetsiz ve uyduruk kalacağını bilmenin verdiği garip his bedenlerimizi sarpasaracaktı…
Ve ben sana gülmezken , sen gülmek istemezken bile gülecektin ve ben bunu bilecektim…
Bu sonu gelmez düşüncelerin , sonuca vardırılması imkansızdı doğal olarak…

Sana baktım , yüzünü bir an olsun çevirdiğinde düşüncelerini okuduğumu hissettim…Ne düşündüğün , ne düşündüğümle aynı mıydı ?
“Evet” di cevap…

Var olan durumun değiştirilemeyeceği…
“Ne olabilir ki en fazla” cümlesinin yarattığı nahoş farkındalık…

Psikopatlık mı ? Hayır…Gerçekliğin ta kendisi…
Diyorum ya…
O “şuhtu”…Ben ise...
"Manasız"…
Belki ona göre öyle değildim…
Saçmalıyorum , ama…
Onunla ilgili yazmak istediklerimin sonu gelmez…Bunu biliyorum ve itiraf ediyorum…

Umarım seni bir kez daha görürüm…
O zaman geldiğinde belki çok şey değişmiş olur çoktan
Kim bilir...
Off ulen ! ! !

Absurde*

Yapıyordum , yapıyordum , yapmıştım…
Evet yine aynı saçmalığı yapıyordum…Bünyeme bir an olsun yenilip , kendimi yatağa attım…Daha önceden sanki hiç yapmamışım gibi , yine aynı şeyi yapıp , "lanet olsun" deyip uyuyacaktım…Kendime yenilecektim gün doğarken…

İnsanın kendisini yeneceğini kendi kendine öğütlemesinin ardından ve bu kararı yine kendi benliğiyle almışken tekrardan “kendisine” yenilmesi ne yaman bir çelişki…

Bok gibi bir durum evet…Zaten bunu kabulleniyorum…'Bok' gibi bir yaşam süren bir kişi elbette kendisini de 'bok' gibi görür…Konu buradan devam etmeyecek…Döneyim tekrar asıl mevzuya…

Sabahki derslere ki bunlar genelde 9.30 başlama saatine tekabül eden derslerdir…Derslerim demiyorum çünkü 'sahiplenecek' bir durumum yok…Her neyse bu derslere gireyim diye o günün gecesinden uyumuyorum…Bunu çoğu kez başardım ama son zamanlarda başaramıyordum…Sürekli otobüse binme saatimden bir veya birkaç saat önce uyuyordum ve o gün okulu asıyordum…

Tek gerçeklik şuanda bunu yazmam ve sizin bunu okumanız…
Yatağa girdim , buz gibi yorganı üstüme çektim…(Bunlar gerçektir ha uydurma değil) Yazının ortasında hatırlatmak daha uygun diye düşündüm…
Yastığa başımı koydum…Sonra telefonu alıp 7.51’e ayarladım…Amacım iki saat de olsa uyuyup hemen kalkmaktı…Dedim ki telefonu acaba gözden ırak bir yere mi koysam , böylece sürekli çalar ve uykumu kaçırır…Ama bütün bunları kafamda çok da kurcalamadan , uyuma moduna geçtim…Yine de uyanamayacağımı bildiğim için bu kararımdan da vazgeçtim,rahatsız oldum...[Bu olaylar bu yazıyı yazmamdan yaklaşık 10 dakika önce filan oluyor]
Kendi kendime duraksadım…Bilincim yerinde oluyor bu saatlerde ve neden ben yataktan çıkıp bunları yazmıyorum ki dedim…
Kalktım Nescafé yaptım…Şuan hala içiyorum…Gece 12-1 gibi içmiştim , sonra uykumu kaçırdı ve yine yukarda bahsettiğim kararlardan birini aldım…Uyumayacaktım…

Evet , buradayım şuan…
Kendime geldiğimde sarf ettiğim kelimelerin haddi hesabı yok…Aslında çok boş konuşmayı sevmem bunu da amaç edinmem…Ama bugünlük böyle olsun dedim…

Ey blog okuru ! Normalde böyle yazmadığımı bittabi anlayabilirsiniz sağdaki menüden diğer yazılarıma ulaşarak…Biraz da içimi dökmek istiyordum bahane oldu…
Bugün konu absürttü ve öyle devam etsin istiyorum ama bir yandan da gerçeklik payını ekliyorum…

Yaşamdan beklentilerimin tamamen kesildiği , iğrenç bir durumdayım…Bunun farkındayım ve değiştirmeye de uğraşmıyorum bakalım ne olacak…Belki bir süre sonra bu yazıyı okuduğumda “aa ben neler yazmışım böyle ; şimdi ise ne kadar ferah durumdayım ve sorunsuzum” diyeceğim kim bilir…İleride farklı bir modda olacağımı da garanti edemem…Tekrar geriye dönüp baktığımda çok da yol kat etmediğimi anlayabilirim bir diğer ihtimal olarak…

Günlerdir yapacağım dediğim şeyleri yapmıyorum…Ertelemekten , erteleme oyunu oynar oldum…Neyi ertelersem daha güzel olur gibi saçma bir kampanya başlattım kendi çapımda…
Boş hayallere dalmanın gereksizliğini bir erdem kabul ettim kendimce…Kime ne…

Günlerdir duş almıyorum…Evet çok pis bir insan olabilirim ama parfümüm güzel ve bu beni gizliyor…Bu kadar da küstahım…Dedim ya konu absürt ve gittiği kadar gidebilir…Saçmalamakta hudut tanımam…Ama gerçeklik payını da çorbaya eklemeden bırakmam…Zira burada okuduklarınız saçmalığın ötesinde gerçeğin ta kendisidir…

Değiştirmediğim kıyafetlerim benimle özdeşleşti…Benim kopyam onlar oldu…Dilleri olsa hallerinden rahatsız olduklarını açık yüreklilikle benle paylaşırlardı sanırım…
Benim onları sallamayıp siktir ettiğim gerçeği bir yana ,onlardan vazgeçemediğim de bir gerçek…Değiştirsem belki küserler diye düşünüyorum ve değiştirmiyorum…
Yaşama dair umutlarımı kaybettim gibi arabesk bir yapılanma sürecinde değilim…Ama cidden ne sınavlardan beklentim var , ne öğrendiklerimden , ne okuldan ve ne okuldan sonra ne olacağımdan…
Bütün bunları düşünmekten ,kafamı meşgul eden dakikaları toplasanız asırlar eder belki de…
Duygu ve düşüncelerim çok karışık…Fikirler , planlar , okunacak kitaplar , izlenecek filmler , dinlenecek müzikler , yapılması gerekenler , yapılması garip gelecek şeyler , yapılması düşünülüp olmayacağı anlaşılan şeyler…Hepsi bir girdap halinde beynimde…Çamaşır makinesinin içindeki renkli ve beyazların karışmış olması ve bu durumun kekremsiliği beni en iyi yansıtan şeydir galiba şuan…

Bu halim ne zaman sonlanır bilmiyorum…Zevk alıyor muyum ? Hayır ,onu da bilmiyorum…
Nescafé bitti , yazıyı uzatmak istemiyorum…Zaten buraya kadar okuduysanız eyvallah…Çok vakit kaybı yarattığımı düşünüyorum sizler adına ama cidden bir şeylerle ilgilenmesem uyuyup kalacaktım…
Farklı bir zamanda , yaşadıklarımı ve yaptıklarımı daha iyi anlatabildiğim bir zamanda görüşürüz umarım…

Calling…
Aradığınız kişiye şuanda ulaşılamıyor , lütfen daha sonra tekrar deneyiniz…
The person you have called cannot be reached at the moment , please try again later…
Dipnot : Şuan hiç uykum yok biliyor musunuz? Oh ne rahat :)
*Başlıkta kelimenin orjinalini kullanmak istedim…

Sözlem...



Bu adamı tanıyorsunuz değil mi? Ama benim idolüm olabileceğini aklınızın ucundan bile geçirmemişsinizdir eminim…Evet bugün bunu sorguluyorum...Nedenleriyle ele alayım…

‘”Bu noluyo? –Press TV”
Öncelikle girişken ruhlu olduğunu belirtelim bu kişinin…Röportaj yapılan ilk kişinin pasif yorumlarının devamında oluşan bu boşluğu abimiz(idolüm) tamamlıyor…Duruma el atması , aktifliği çok takdir edilesi bir davranış…Dalga geçmiyorum cidden bu böyle…Hangi birimiz bize mikrofon uzatıldığında konuşma cesareti gösterebiliyoruz ? Buradaki durum ise bambaşka : ilk mikrofon uzatılan kişiyi saf dışı bırakarak kendi sözünü dinletiyor…Tavizkar değil…

"Çok iyi de oldu , çok güzel iyi oldu tamam mı?"
Evet tamamen , kelimelerin birbirine karıştırıldığı bir durum söz konusu…Daha doğrusu söz dizimi yanlış gibi görünüyor ama baştaki girişken ruhun , atılımcılığın hemen ardına gelen bu sözler ancak bir heyecanın eseri olabilir…Kişi duygularını aslında , kafasında kurguladığı şekilde belirtiyor…Farklı bir sunum yapmak yerine , ilk düşündüğünü söyleyerek samimiliğini bozmuyor…

"Şimdi meselam türban olayını çok karıştırdılar…Ha! aralarında bir fark kaldı o farklan çok güzel oldu…"
Röportajın başını duyamadığımız için , kişinin konu hakkındaki tam bilgisini alamıyoruz…Hangi iki şeyin arasında fark kaldığı ise muallak…Ama yine de ülkemizdeki süregelen “türban” hadisesi hakkında kesin bir yargıya varıyor…O veya bu taraftan olmadığını belli eden , genel bir yorum yapıyor diyebiliriz…Objektif bu açıdan da…Evet çok karıştırıldı ,belli ki huzursuzluk çıkıyor ve adam da bunu görmüş…

"Meselam herkesin hayatına kimse karışamaz…”
Benim en çok beğendiğim ve özlü söz kabul ettiğim cümlelerinden birisi bu…Son derece tarafsız, liberal ve modern bir düşünüş tarzı…İnsanların düşüncelerini ifade edişi her zaman doğru olmayabilir…Kimilerinin de ifadesi çok düzgündür ; yanlış anlaşılabilir…Bu oluyor…Adamın Türkçe hatalarına az sonra değineceğim…Birbirimizin hayatına neredeyse karışmamanın anormal sayıldığı şu toplumda , böyle bir iyi niyet gösterisi alkışı hak ediyor bence…"Doğru noktaya ayak bastı" denir ya o cinsten bir açıklama…

"Ha! Nasıl karışamaz ? Ben bu şekli giyinirim , bu bayan şu şekli giyinir , şu şekli giyinir…”
Evet , tartışmaya mahal bırakmayacak bir devam söz konusu…Ki röportaj yapılırken üstünde bulunan spor kıyafet ise bence görüşlerinde ne kadar esnek olduğunun göstergesi…Kurduğu cümlenin üstüne verdiği örneğin ise kanıtlanabilirlik açısından hiçbir problemi yok…Hemen yakınındaki bir kişiyi göstererek , o kişinin istediğini giyebildiğini ve kendisinin de zaten buna riayet ettiğini anlatıyor…Aslında kime sorsanız giyim tarzlarına karşı toplumun bir önyargısı olduğunu söyleyebilir fakat burada adam biraz gerçekçi davranıp ortada pek bir sorunun olmadığını , olayların büyütüldüğünü söylemek istiyor bana kalırsa…Her şey somut ve elle tutulur…

"Ha! Hiç kimse kimseye karışmaya bir hakkı yok…Özgürlüğü bitirr…”
Özgürlüğün sınırlarını çizen bir cümle daha ve insanın yaşam felsefesi yapması gereken bir cümle…Birinin haklarına saygı göstermeyip müdahale ettiğinizde artık özgür olamayacağınızı anlatıyor…Daha fazla söze gerek yok…

"Ha! Başörtü ,kurban olduğum ya rasulullahtan gelebilir amma lakinki öyle değildir…"
Kesinlikle en çok dalga geçilen yer burası…Aslında çok da söylenecek söz yok…Anlatım bozukluğunu bence telafi ediyor düşüncelerinde…Türban veya başörtü herneyse , toplumu o kadar çok kutuplaştırdı ki , buna gerek yok demek istiyor…Siyasi simge yapılması vs. bunlar sizin de az çok iştirak olduğunuz şeylerdir eminim…

"Eyyorlamam bu kadar…Hadi hayırlı işler…"
Yine iyi niyetli bir mesaj var…Çok fazla konuşup saçmalamam diyerek yine benim savunduğum bir görüşü savunuyor…Kendi gibi bitiriyor , asla bir mesaj kaygısı yok…Zaten diyeceğini demiş…

Evet herkesin Türkçe hataları olabilir ama bence bu anlatmak istediğiniz şeyin karşı taraftan doğru algılanmasıyla göz ardı edilebilir bir olgu…İçten olmak çok güzel bir şey…Doğallık söz konusuydu burada ve kandırmaca yok…”Eyyorlamam bu kadar” benim de…

00.00

On iki dakika sonra…

Soluk hava…
Soğuk ve matemli…Üç yüz altmış dört günün ağırlığının tek bir güne yüklendiğini ve onu yıkıp geçtiğini düşlüyor…Bu duygu onu sarıveriyor…
Zaman içinde içinde bir şeyler katlanıyor ve katlandıkça katılaşıyor , esnekliğini yitiriyor…Açıldığında rahatlamanın aksine daha da berbat bir hale bürünecek gibi hissediyor…
Dünün onun için uzakta kaldığını düşünüyor…Gelecek de ondan farklı değil…Gelmiyor…
”Bugün”ün ulaştığı yer ise kısır döngünün tam ortası…
Düşünemiyor…”Düşünmeyeyim” diye düşünüyor…. Bu yüzden düşünceler buz gibi havada asılı kalıyor…
Bulanık havanın oluşturduğu müşkül tabloya biraz da o boya darbesi vuruyor…En soluk renklerden…Sonra o gamlı tabloyu satın alıyor…
Beyni , dışarıyı görmeyi güçleştiren ,otobüslerin camını incecik kaplayan bir buğu gibi…
Kafasında çizdiği şeyler bir bir saydamlaşıyor…Beyninin odalarına giren ışıklar , duvarlarını kör ediyor…Çizgiler biliyor…Varlıklarını sonsuza dek sürdüremeyeceklerini ve az sonra karanlığın yine onları esir alacağını…
Bu bir, bilinmezliğin istihdam sağladığı yalnızlık çeşidi…
Yürüyor…Karanlığın içine doğru…El yordamıyla değil…Her gün evine gidermiş gibi…Her gün içtiği su bardağının kulpundan tutarmış gibi…
Sıradan değil ama önemsenmesi gereken…

Milyonlarca insan eğleniyor , dakikalar sanki dünya için yeniden başlamış gibi…Halbuki “00.00” , geride bıraktığı “23.59”dan sadece “1” saniye uzak…Çok hızlı başlıyor her şey…Sonsuza gidecek dakikalara alkışlar ve çığlıklar eşlik ediyor…

Bir adam var ileride , umursamıyor…Elinde tuttuğu sigarasının dumanı onu kamufle ediyor…Yürüyor mu , duruyor mu belli değil…Kendisiyle değil de kadim bir dostuyla dertleşirmiş gibi karşısındaki boşluğa konuşuyor…Ağzında kelimeleri oluşturacak hareketin varlığı, kelimeleri anlamlandıracak sesin olmamasıyla birlikte anlamsızlaşıyor…Susuyor
Birden karnına çelikten sert bir yumruk yemiş gibi yere yığılıyor…Dizleri üzerine düşüyor…Sigara kayboluyor…Karnını tutuyor…
Suratındaki donuk ifade ise değişmiyor…Ağrı ve sızı yok…
Baktığı yer , ayın çokça parlattığı parkenin üzerindeki iki üç kan damlası…
Hissizleşiyor…Hissetmiyor…
Suratındaki donuk ifade ile beyni uyuşuyor ve donuyor saniyeler boyunca…

Ansızın…
Uzaklaşmak için kendisinde güç bulduğunda , hava sadece “1” derece daha ısınıyor…
Hava değişiminden dolayı , akciğerleriyle nedensiz bir anlaşmazlığa düşüyor…Öksürüyor…
Sonra susuyor

Karanlıkta onu bekleyen eli tutuyor…Hareketleri biraz daha hızlanıyor…
Ayakları uyum sağlıyor…Onunla dans ediyor…Sarılıyor sıkıca , hiçbir zaman bırakmayacakmışçasına…Gözlerini kapatıyor…
Dudakları dudaklarına değiyor…



Kan tadı yoğunlaşıyor…
Elleri hissizleşiyor…
İfadesi soluklaşıp , donuyor…

“Beni tanıyor musun?“ diye soruyor elin sahibi…
Boşluğa bakarak cevaplıyor :
“Evet…”

Sempatik Değilim...

‘Bir oluşumun , bir kurumun kurucusu diye adlandırılması gereken kişinin aslında bir “üye”den ibaret olması beni şaşırtıyor…Yani ben pek anlayamadım “kurucu üye” kavramını…Mademki üyelerden birisi kuruyor bu oluşumu diğer kişiler de üye olarak kalmasın boşuna…Ben olsam bu durumda üyeliği kabul edemezdim sanırım…Kurucu kişi daha farklı vasıflara sahip olmalı diye düşünüyorum…Çok da atıp tutmak istemem ;ama bir kişi “kurucu” olmadan önce “üye” olabilir gayet , bu aşamalardan geçebilir , ondan sonra kuruculuğunu yapabilir…”Kurucu üye” bende çok güzel bir izlenim bırakmıyor…Evet ukalayım…

‘Bir de çok ilgilenmediğim ama isimlerini garip bulduğum şeyler var…Bunlardan birisi de devlet kurumlarının isimleri…Daha doğrusu : o kurumların departmanları ilginç gelir bana…Küçükken ,biraz da babamdan dolayı, aşina olduğum “Özel Kalem” bölümü var…”Özel kalem” küçükken bana garip gelirdi…Büyüdüm ve hala bu değişmedi…Neyin özel kalemi ? Mesela valilik özel kalemi var…Orada ne yapıyorlar çok merak etmem araştırmadım ama “özel” olması benim takıldığım nokta…

‘Türkçe’deki yanlışlarla ilgili olsun , Türkçe’nin güzelliğiyle ilgili olsun ; bütün bunlarla ilgili daha önceki yazılarımda çok şey bahsetmiştim…”Yahu bu konulara girmesen olmuyor mu , belirtmeden geçemiyor musun ? Takma ! “diyenleriniz olabilir ama benim de yazma sebebimi bi nevi bunlar oluşturuyor…

‘Şunu da söyleyeyim hemen , kesinlikle Türkçe uzmanı değilim , Türkçe’mle övündüğüm filan da yok ama kafama takılmışken atlamayıp şunu söylemek istiyorum…Bir yerde , sanırım bir film fragmanıydı , gördüğüm yazı şuydu : “ Gitmesini , izlemesini sevenlere…” Tam olarak kelimelerden emin değilim ama önemli olan ekleri zaten…Benim bildiğim “gitmesini sevmek” diye bir şey olmaz…”Gitmeyi sevmek , ağlamayı unutmak” gibi kullanımlar uygun olur…Buna hiç dikkat etmiyoruz…Diğer kullanım bize hatırlatıldığında da : “aa evet daha güzel oldu” diyebiliyoruz öte yandan…İlginç…

‘Eskiden…Çocukken…Daha güzel zamanlarken…Bu vetire içinde sıkça karşılaştığım bir oyuncak vardı…Bunun genel bir adı yoktu…Yay diyebilirsiniz , yuvarlak oyuncak diyebilirsiniz , halka diyebilirsiniz…Manyakçasına oynardık , okula götürürdük…Ben bununla oynamanın anlamsızlığını çocukluğun saflığına bağlıyorum…Zira güzel de gelirdi…Hülasa, özlüyorum o zamanları , bu gibi şeyleri…

‘Sinan Çetin’in önceleri ayrı insanları barıştırma formatlı bir programı vardı…Hepimizin diline dolanan müzikleri sayesinde birçoğumuz izlerken biraz da yaşardık o programı…O program gerçek miydi değil miydi diye düşünmedim ; o zamanlarda da buna kafa yormamıştım…Fakat bugün gelinen noktada, bu tür programları düşünmekten kafam yoruldu diyebilirim…

‘Elbetteki saçma sapan bir çok evlilik programı var , düğün dernek programı var…Onlara hiç girmeyeceğim…Sinan Çetin’in şu sıralar bir reklamı var…Boşanan çiftleri davet edip onları bu kararından döndürmeye teşvik eden bir program ile ilgili…Tutacağı kesindir bence…Bir yandan bunu film olarak düşünüyor sanırım…Benim burada takıldığım küçük bir ayrıntı var…Günde “350” boşanma vakası oluyormuş…Bu bana garip geldi cidden var mıdır yılda “yüz yirmi yedi bin yedi yüz elli” boşanma hadisesi…Günde kaç düğün oluyor acaba bence daha azdır…Bu boşanmayla ilgili verilen rakam kafamı rahatlıkla karıştırdı…Evet , bazen anlayamıyorum…

”Zaferi ben sütte bulmuşum…”
Son olarak , çeşitli müzik gruplarının (ki bunlar genelde rock ağırlıklı oluyor) müziklerinin “süt” , “dondurma” , “çikolata” vb. reklamlarında kullanılmasını daha doğrusu müziğin sözlerinin “X” ürüne göre değiştirilmesini anlamıyorum…Sevemiyorum da…”Malayani” duruyor… Reklamcı değilim ; sadece ukalayım…Evet…

Sempatik Değilim...

‘Gözüme reklam panosunda bir reklam takıldı… Uzun cümleler ile anlatılmış reklamları aslında çok da umursamam ama bir okuyayım dedim…”Beğendik”in belirlediği slogan vari cümlede şu yazıyor : “Tek üründe değil,tüm sepette iyi fiyat garantisi…” Bununla ilgili birkaç bir şey söylemem lazım…Öncelikle “X şeyin garantisini veriyoruz” diyen bir çok marketin ben doğruluğunu kanıtladığını göremedim bugüne kadar…Sadece müşteri çekmek maksatlı yapılıyor bunlar…

‘İlk okuduğunuzda gerçekten iyi bir reklam olduğunu düşünebilirsiniz ama ben ikinci kez okuduğumda durumu anlayıp biraz sinirlenmiştim…Hem neden tek üründe değil de tüm sepette iyi fiyat ? Tek üründe iyi fiyat olsa otomatik olarak tüm sepette de iyi fiyat olmaz mı ? Ben böyle düşünüyorum…Biraz kandırmaca kokusu var tabii ki burada…Tüm sepette iyi fiyat diyerek ‘ancak’ çok alışveriş yaptığınız zaman uygulanan indirimden söz ediliyor galiba…Diyelim 150-200 TL’lik bir alışveriş yaptınız bunda biraz indirime gidiliyor ve tüm sepette iyi fiyat olmuş oluyor(!)…

‘Tek üründe iyi fiyat konusuna da değinmem gerekirse (ki ben bunu da çok gerçekçi bulmuyorum) belirli ürünlerde geçerli bu sadece…Örneğin tuvalet fırçası biraz olsun makul fiyattadır bu da kampanyayı belirleyenler için yeterli gibi görülebilir…Bilemiyorum çok samimi bulmuyorum açıkcası…İkisini de tercih etmiyorum…

‘Bardakta çorba olayını garipsemekten öte biraz çekiniyorum…Yani birkaç kere girişimim oldu bardaktan çorbayı içmekle ilgili ama başarısız oldum…Olmuyor bir türlü…Zaten içememe ritüelim “hazır çorba” pakedini gördüğüm andan itibaren başlıyor…Kaynar suyun bardağa konulmasını ve toz çorbanın bardağa eklenmesini dehşet içinde izliyorum…Bu, bardakta içilen çorbayı tabağa koyup bir de öyle deneyeceğim sanırım ama ondan da pek emin değilim…Tabaktan içmeye çalıştığımda onun bardakta içmek için üretilmiş bir çorba olduğunu düşünmekten kendimi alıkoyamayacağım ve yine de yapamayacağım…

‘Hapşırmak sürekli karşılaştığımız bir durum…Benim de hapşırdığım anlarla ilgili birkaç diyeceğim var…Bu anda insan kalbinin kısa süreliğine durduğu söylenir ve gözlerimizi de bu yüzden açamadığımız anlatılır…Evet insanın kısa bir süreliğine bedenen ölü olup ardından dirilmesi çok ilginç…Benim hapşırmakla ilgili takıldığım nokta : insanların bana “çok yaşa” deyip demediğini anlayamamam…Hapşırdığım anın hemen sonrasında bana “çok yaşa” diyen bir insana cevaben “sen de gör” diyebilmem için “çok yaşa”yı duymam gerekiyor ama bunu çoğu zaman duyamıyorum…İşte bu yüzden garip bir hal içerisindeyim…Bilemiyorum…

‘Bu altıncı his çok garip bir şey…Var olduğuna inanıyorum…Birçok olayı önceden hissedebiliyorsunuz veya ne olacağını söyleyebiliyorsunuz…Benim kişisel başarım sanırım 5 veya 10 saniye sonra ne olacağını tahmin etmek…Bence bu rekor olmaktan çok yetenekle alakalı bir şey…Çok film izlemedim ama bu altıncı hisle ilgili olayları deneyimledikçe her defasında şaşırıyorum…

‘Dejavu da çok sık oluyorum ve hayretler içerisinde kalabiliyorum zaman zaman…Güzel bir şey sanırım bu…Çünkü insanlık halinin en garip durumlarını yaşamak bana hep ilgi çekici gelmiştir…Dejavu yaşamak , altıncı hissi tatmak , değişik rüyalar görmek…Buna rağmen güçlerim olduğunu düşünmüyorum…

‘Bir de son olarak , artık bıktığım ve bitsin diye umutla beklediğim bir olay var o da “91 parça veya 101 parça yemek takımı”…Bunlardan artık gına geldi…Hangi insan gidip de bu kadar çok çatal bıçağa milyarlar verir bilmiyorum…Ayrıca sürekli misafir ağırlayan bir toplum halinden de çıktık biz…Bu tür yemek setlerine ihtiyacımız var mı hala bilemiyorum…Ben insanın yeteri kadar çatal,kaşık ve bıçağa sahip olması gerektiğine inanıyorum…Ukalalık yapıyorum…Evet…

Sempatik Değilim...

‘Geçenlerde kulağıma gelen ve biraz garipsediğim bir sözcük grubu duydum : “Kolay aşık olmuyorum…” Yani şunu diyesi geliyor insanın : “bir de kolay aşık olsaydın…” Kolay aşık olmak terimi belki sonradan aşina olduğumuz bir şey ama bana garip geliyor…Bir insan kolay aşık olabilir mi ? Bence hayır…Aşk dediğin şey büyük özveri ve çok büyük sorumluluk gerektiren bir şey olsa gerek diye düşünüyorum…Bu ‘araziye’ atacağın adım da öyle halıya atacağın adımla bir olmamalı bence…Kolay aşık olanlar ise kendini kandırıyor diyebilirim…Aşık olmak çok geniş ve ele alınması gereken bir kavram ;ama kolay aşık olmak “kekremsi” bir tabir gibi…

‘Evin tozunu almak kavramıyla ilgili benim geçmişten beri bir problemim var…Aslında bu problem annemin titizliğinden geliyor ve evin tozunu almasıyla ortaya çıkan birtakım olaylar dizisi buna sebebiyet veriyor diyebilirim…Benim ona yönelttiğim ; “evin tozunu üç dört gün alma ondan sonra al ; nasıl olsa bugün tozunu alsan yarın tekrar toz olacak” önerim annemin davranışları karşısında pek de geçersiz kalıyor…Aslında ben bunun çok mantıklı olduğunu düşünüyorum ama yapacak bir şey yok…Evin tozu genelde her gün alınıyor…

‘Geçenlerde durakta otobüs beklerken , önümden geçen ilginç Şahin marka bir arabadan bahsetmem lazım…Modifiyeli bir araç değildi…Arabanın sahibi artık bilgisayar oyunuyla kafasını ne kadar bozduysa , arabanın ön camına “Most Wanted” yazdırmıştı…İnsanların bu denli zevklerini yansıtmasını aslında çok kötü yorumlamıyorum…Belki o kişi için güzeldir ama garip bir huy olarak nitelendirilebilir…

“Nitelendirilebilir demişken , “edinilebilir” fiili bazen söylenirken insanın değişik bir haz almasına neden oluyor...En azından benim için öyle diyebilirim…Türkçe’nin belki de güzel bir dil olmasından kaynaklanıyor olabilir…Son derece yaratıcı bir dile sahip olduğumuzu düşünüyorum…

‘Burada şunu da söyleyebilirim , dilimizi çok kötü kullanan bir takım insanlar olduğu hepimizin bildiği bir gerçek…Zaten çoğu kişi de doğru düzgün kullanamıyor…Bence derdini anlatabiliyorsa , çok da insanları hırpalamamak lazım doğru Türkçe konusunda…Çünkü halk dili denilen bir şey var ve insanlar dışarda dil kurallarına bu kadar uymak zorunda değil…Farklılık ve eğlence yaratan dilimizdeki bu hatalı kullanımlardır diye düşünüyorum…

‘Sürekli gelen maillerden birinde (ki ben onları “gereksiz” olarak işaretlememe rağmen) beni bekleyen bir dişi şahsın olduğunu , takma isminin ise “Esmer Bomba” olduğunu öğrendim…Keşke işler bu kadar kolay olsa…Ama zor…Seni bekliyor ve takma isim kullanıyor…

‘Boğazıma düşkün bir insanımdır… Bununla birlikte pisboğaz değilimdir …Vazgeçemediğim ve asla “hayır” diyemediğim lezzetler var…Bunları söylemeden geçemem…Canınızı çektirmiş gibi olacak biraz ama yine de söyleyim…

‘Tabii ki kültürümüzde yeri apayrı olan kebaplardan…”Adana kebap” , “Beyti” , “İskender” ve “Lahmacun”…Bunlardan vazgeçemem işte…Tatlılardan ise ; “baklava” , “künefe” , “sütlaç” ve “revani”…Evet bu kadarla sınırlı değil tabii ki ama…

‘Şimdi diyebilirsiniz bu adam neden böyle aç bir haldeymiş gibi yazıyor bunları diye…Bunları yazarken gayet de toktum…Aslında gelmek istediğim nokta farklı…Tabii ki yukarda dediğim şeyleri sonuna kadar seviyorum ; ama bunun yanında bunların sadece ülkemizde olmasını ayrı bir seviyorum…Belki de kendimi şanslı bulduğum durumlardan birisi de Türkiye’de olup bu yemekleri yiyebilmemdir…Diyebilirsiniz ki yurtdışında da yapılıyor orada da var…Ama Adana Kebap’ı Adana’da yemek gibisi yoktur…Deneyin…Hiçbir şeye değişmem…

Sempatik Değilim...

‘Girişte gözüme bir not çarptı…Zaten ben böyle şeylere gelemediğim için veya belki de sizden daha çok ‘umursadığım’ için burada anlatmayı düşündüm…”Fakülteye giriş saati 7.45’te başlamaktadır…” yazıyor A4 kağıdı üzerine “Times New Roman” ile yazılmış bir yazıda…Bu yazıyı yazan kişinin , yazdığı şeyi çok önemsemediğini zaten “Times New Roman” ile yazmasından anlayabilirsiniz…

‘Umursamazlıktan çok önemle üzerinde durulması gereken şey şu : burası Türkiye’de dil üzerine eğitim veren en değerli okullardan birisi…Hadi diyelim bu notu düşen kişi Türkçe bilmiyor , fakülteyle çok alakalı bir insan değil ; sadece güvenlik vasıflarını yerine getiriyor…Ama hiçbir öğretmen seviyesindeki insan çıkıp da bunu görmüyor mu ? Garip…

‘Aslında acınası bir durum , dil ve tarih fakültesinde dil kurallarına uymayan böyle bir notu yazan , kendi dilinden habersiz bir takım insanların varlığı…Ayrıca şaşırmamak da gerekir , kendi tarihlerini de çok iyi bilmiyorlardır bu insanlar…Doğru fakültedeyiz(!)…

‘Faturalarla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum…Posta kutusunda elektrik , telefon , kredi kartı ile ilgili faturaları görünce bunları seviyorum…Nasıl ? diye sorabilirsiniz…Cevap şu : zarfın dış yüzeyleri böyle renkli ve albenili…Hem senin adına gönderilmiş…Bu yüzden ilgi çekici…Zarfın üstündeki reklamları öyle çok sevdiğimden değil ama onları ilginç bulurum…

‘Fatura demişken , telefon faturam geldi…Evimde telefon yok o yüzden sadece internet’i kullanmak için Hesaplı-Hat kullanıyorum …Bugün gelen faturada dikkatimi bir şey çekti : Aylık ücret dışında bir de diğer ücretler kısmı var faturada…Diğer ücretler kısmında yer alan ibare şu : “Çeşitli Borçlar” Hangi çeşitli borçlar bunun hakkında bilgi yok…Sorsan yine umurlarında olmaz…

‘Alışveriş arabasını kullanmayı seviyorum…Ehliyet sıkıntın yok , hız sorunun yine yok…Küçükken de çocukların oturması için açılan küçük bölmede oturmayı severmişim…O günden bugüne alışveriş yapılan büyük marketlerde tek ilgimi çeken şey de bu alışveriş arabasıdır…Diğer insanların bunlar annem babam bile olsa onların kullanmasını doğru bulmam…Arabayı kimseye vermem…Ukalayım…

‘Arabalarla ilgili küçük bir şey söyleyeyim , “dört teker değil mi gidiyor işte” sözünü çok doğru bulmuyorum…Bebek arabası da dört tekerli sonuçta…Araba dediğin biraz kullanışlı olacak , çok lüks olmasına gerek yok…Bunun yanı sıra insanın hayalleri de olur Ferrari almak gibi…Benim hayalim bir gün Ferrari almak…

‘Araba , motor , bisiklet diye aklımdan geçirirken bisiklette kaldım…Ne zamandır bisiklet kullanmadım ve çok özlediğimi düşünüyorum…Böyle akrabalarımı ziyaret ettiğimde filan varsa bisiklet kullanırım…Çocukken bisiklet manyağıydım diyebilirim…Toplam 6 tane bisiklet eskitmişimdir…Bazılarınız : “O da bir şey mi ben 15 tane eskittim” diye yarışa girebilirler benimle ama buna gerek yok…Evet ukalayım…

‘Bisikleti , yani gerçek bisikleti iki tekerli olanı duvara tutunmadan ilk sürdüğüm günü hala hatırlarım…Böylesine bir özgürlük tatmamışımdır belki o yaşlarda…Çevreden aldığım övgü, son dakikada golü atıp maçı kazandıran adamın aldığı övgüyle eşdeğerdi…Güzeldi ,unutmam…

‘Bisiklet demişken , üç tekerlekli garip bisikletten de söz etmem gerekir…Bu bisiklet türünü de kullandım ama bu bisikleti bırakmam bana motor çarpmasıyla aynı güne denk gelir…En azından öyle hatırlıyorum…Bir çok bisiklet çeşidim oldu…Gururluyum…

‘Son olarak , bisikletin zincirini çıkarıp tekrar takıp bisikleti çalışır hale getirmekten büyük zevk duyardım…Kirlense de elim önemi yoktu o an için…Nerede kaldı o günler ?

Sempatik Değilim...

‘”Size dürüstçe bir şey itiraf edeyim mi?” gibi veya buna benzer cümleleri duyduğumda çok umursamamışımdır…Ama bugün aklıma geldi ve gerçekten kendime de şaşırdım nasıl fark etmemişim diye ? “İtiraf” denilen şey zaten kendi içinde bir ‘dürüstlük’ barındırır…Dürüstçe itiraf nasıl oluyor , aklım alabilmiş değil ama bu kullanım var günlük hayatta…Bir de bununla birlikte “yalan itiraf” konusu var…Bir şeyi anlatırsın ve bu yalan olursa zaten itiraf olma özelliğini kaybeder...Garip…

‘Segment kelimesi , yabancı bir kelime çok sık da kullanmıyoruz , fakat tek kullanıldığı yer sanırım arabaları anlatırken yaptığımız sohbetler…İşte T marka araba üst “segmente” ait bir arabadır ; C marka araba orta “segmente” aittir…Aslında “segment” kelimesi anlamını çok da umursamadığımız ama ağzımızda şık durduğunu düşündüğümüz kelimelerden sadece birisidir belki de…Ukalalık yapıyorum evet…

‘Tek sigara olayını anlamıyorum…Aslında ne var canım anlamayacak diyebilirsiniz…Tam bir paket alamayacak kadar parası olmaması durumunda insanların yöneldikleri hareketlerden birisi bu sanırım…Ama zaten sigarayı özleyen bünyenin tek bir sigara ile idare edebileceğini düşünmek-en azından tiryakiler için-bir kendini kandırmaca diye düşünüyorum…Tek sigara alan insanın tavrı da komik gelir bana…Utanıyormuş gibi…

‘Siirt şekerini seviyorum…Geçmişte kaldı benim için ama sanırım tekrar bulsam hayır demem…Normal küp şekerle arasında dağlar kadar fark olduğunu söylemem lazım…Bir kere Siirt şekeri (veya ismi farklı bir şey de olabilir,küçüktüm hatırlamıyorum) , biçimsiz ve küçük bir taş parçası kadardı…Tadı çok daha yoğun ve tam bir şeker hissi alıyordunuz…Umarım bulur ve o şekerin tadına bakarsınız…Unutmadan ekleyim : çaya atılan bildiğimiz şeker bu , öyle akide şekeri tarzı bir şey sanmayın…

‘Geçenlerde gördüğüm bir reklam kafama takıldı , ona değinmeden edemeyeceğim…Reklamda kişi elmayı kesiyor gibi yapıyor sanırım ve elmanın birden suyu akıyor…Ardından havucu ikiye kırıyor ve havucun sarı suyu birden akmaya başlıyor bardağa…Karpuz var mıydı tam emin değilim…Bu makinanın özelliği “her şeyin suyunu sıkabilmekmiş”…Ne gerek var yani , bırakın da elma suyu da içmeyelim ; elmayı elimizle yiyelim…Havuç suyu da eksik kalsın…Anlamıyorum…Ukalalıksa ukalalık…

‘Bir de çoğu şeyin böyle suyu çıktı , nektarı ve karışımı çıktı…Kırmızı meyveler , sarı sebzeler…Turuncu baklagiller…Kahverengi saçmalıklar…Vişne suyu gibi mükemmel bir içecek varken , neden tutup sen bunu nar suyu ve diğerleriyle karıştırıyorsun ki ? Tadı da berbat tavsiye etmiyorum kimseye…Böyle şeyler yenilikten çok bayağı bir etki bırakıyor bende…Bilemiyorum…

‘Elektrikler her kesildiğinde artık buna gerekçe olarak “Trafo patladı” cümlesini duymaktan bıktım…Bunu anlamaya çalıştım ve kendimce bir sonuç çıkardım o da şu : sanırım bu işle ilgilenen kişiler , ilgilendikleri mevzu karmakarışık olduğundan ; dışarı verebilecekleri basit ve anlaşılır cevap “Trafo patladı” oluyor…Devresi yanmış olabilir , kabloların iletkenliği azalmış olabilir ama sonuç hep aynı “Trafo patladı”…

‘Elektriklerin uzun süre gelmemesiyle birlikte , insanın ne kadar elektronik aletlere ve elektriğe bağlı olduğunu görüp , şaşırıyorum ve üzülüyorum da…Elimiz kolumuz bağlanıyor gibi oluyor…Bunu hissetmek kötü gerçekten…Esir alındığımız bir konu da budur sanırım yüzyılımızda : “Elektrik”…

‘Buna rağmen elektrik geldiğindeki o ilk dakikalardaki yaşadığım sevinci çoğu zaman başka şeylerde yaşamamışımdır…İlginç…

Sempatik Değilim...

‘Geçenlerde marketten ‘çokokrem’ tarzı bir şey almam gerekti…Rafta uygun gördüğüm Chokella’yı aldım…Fakat alırken dikkatimden kaçmayan bir slogan gördüm paketin üstünde : ”Her dilimi öpücük garantili” yazıyordu…Buna eşlik eden, elinde tuttuğu ekmek dilimine Chokella sürüldüğünü anladığımız bir çocuk annesini öpüyordu…Bir kere her dilimden sonra bize bu lezzeti sunan kişiyi öpmek anlamsız…Ayrıca illa ki çocuklar mı teşekkürlerini sunuyor…Bunu büyükler de yiyebilir…O zaman öpücük konusu farklı boyutlar kazanabiliyor…Ben tek bir anlam çıkarmam buradan…Buna rağmen aldım Chokella’yı bilemiyorum…


‘Berber ki sadece biz erkeklerin aşina olduğu ortamdır…Orada yer alan bir olaydan bahsetmek istiyorum…Genelde saçlar kesildikten sonra yıkanıp yıkanmaması berber tarafından sorulur…Ben de genelde hayır derim bu soruya , ama bu sefer evet dediğim anlardan birisine denk geldi…Cidden iyi de oldu diye düşünüyorum…Sıcak suyun oranı ancak bu kadar ayarlanabilir…Evde bu kadar iyi bir ayarlama yapamazsınız o derece…Adamlar işi biliyor…

‘Saç demişken ; saçlarımı uzatma konusuna değinmek istiyorum…Bunu daha önce sıkça denedim , ama o uzun saç ile kısa saç arasındaki dönemi hiç sevmiyorum…Bununla birlikte zaten ben saçıma bakım filan yapmayı sevmiyorum öyle…Neden ? derseniz , bunun cevabı en basit şekilde “üşengeç” olduğumdur…Uzunken saçım çok dökülüyor…Bu yüzden bunlar beni saç uzatmaktan soğutuyor diyebilirim…

‘Uzun demişken kısaya da değinmeden edemem…Ben kısa saçı daha çok seviyorum diyebilirim…Yani uzunken çekeceğim çileye , bu kısa olduğu zamanlardaki rahat halimi yeğlerim…

‘Tembellik ve üşengeçlik çok çok önemli ve ele alınması gereken kavramlar…Tabii uzun uzun yazmak daha yararlı olur ama kısaca değinmem gerekiyor burada…Tembellik çoğu zaman yaptığım bir eylem…Bununla ilgili kararım ise asla ‘çok seviyorum’ veya ‘nefret ediyorum’ şeklinde değil , ikisinin ortasında bir şey…Kimi zaman berbat hissettiriyor mu ? Evet ama onun dışında çok da zararlı bir şey olduğunu görmedim duymadım…Ukalalık ediyorum evet…

‘Üşengeçlik , tembelliğin arkadaşı gibi…İnsanlarda vardır ya , yapılmaması gereken daha cazip gelir…Üşengeçlik de benim için böyle…Bırakın insanlar rahat rahat yaşasınlar , çok sıkıya gelmesinler isterim…Kendimde de bunu uygularım çoğu zaman…Fakat üşengeç olmayalım diyen insanların böyle ordu gibi olması da canımı sıkıyor…Biz üşengeçlerin öyle bir örgütlenme çabası yok , bu şekilde memnunuz…Ama canımız da sıkılıyor bir takım nedenlerden dolayı…

‘Bütün GSM operatörlerinin zaman zaman bize yolladıkları kampanya mesajlarını çok ‘dandik’se okumadan hemen silip ; değilse okuyup ardından hiç düşünmeden siliyorum…Çünkü kampanyaya katılan onbin kişiden birisi olmak , bana bir şey kazandırmaz gibi geliyor…Zaten kazanamıyorsunuz da genelde…Bu gibi riskli şeyler için Piyango’ya katılmak veya İddia oynamak daha zevkli diye düşünüyorum…

‘En sevmediğim ve artık ‘ne yazık ki’ kanıksadığım anlardan birisi de dersi dinliyormuş gibi yapıp dersten bir şey anlamamam…Bunu açık yüreklilikle söylemekte hiçbir sakınca yok…

‘Bir başka değinmem gereken konu da ‘kırk dakika’ ders baştan sona yanlış olması…Neden kırk dakika olduğu da muallak…Yani öğrencilerin anlama süresi kırk dakika ile mi sınırlı ? On dakikada anlayamıyor muyuz biz konuyu ? * Demek istediğim kırk dakikanın sonlarına doğru(veya işte dersi blok yapıp o dersin son dakikalarına doğru) kimsenin konuyu anladığını sanmıyorum…Anlayan varsa da o kişileri sevmiyorum…

‘Solaklar zeki midir ? Çevremizde solak insanlar daha zekidir diye bir söylem var…Bu ne kadar doğrudur bilinmez…Ama bazı solakların biz ‘zekiyiz’ iddialarının olması , sağ elini kullanan insanların da bunu umursamaması sonucu ortaya çıkan bir yorum bu…Bununla birlikte sağ elini kullanan bazı insanların solakları o şekilde görmesi , geri dönüşü olmayan bu yoruma sebebiyet vermiş olabilir…Evet solağım…Evet ukalayım…

* Ders , okul ve eğitim sistemi hakkında eleştirmeye kalksam sabaha kadar gider…Ki bunu da bir ara yapacağım zaten…

Günlük burcunuz...1 Kasım 2009 (Sıradanlığa katıl...)

Koç (21 Mart – 20 Nisan)
Koçlar sizleri hareketli bir gün bekliyor…Kendinizi yormak isteyeceğiniz bir gün…Ama bundan sonra pişman olduğunuzda bizi de çok suçlamayın…Yeni fırsatlar olabilir , bunları değerlendirin…Bu fırsatların ne olduğunu çok merak etmeyin…Bize sormayın ;zira biz de bilmiyoruz…

Boğa(21 Nisan-20 Mayıs)
Her zamankinden çok farklı bir gün olmayacak , çok düşünmeyin…Keyifli vakit geçirebileceğiniz ,arkadaşlarınızla haşır neşir olabileceğiniz bir gün olabilir…Parasal olarak sıkıntılarınızı aşmak için daha ne bekliyorsunuz ?

İkizler(21 Mayıs-21 Haziran)
Sürekli yeni başlangıçlar içindesiniz…Bunu biz de anlayabiliyoruz…Gereksiz endişelerinizi bırakıp , çok yoğun iş temposu içinde kendinizi bulabileceğiniz bir gün içinde olacaksınız…Karşınıza çıkan iş fırsatlarını elinizin tersiyle itmeyin…

Yengeç(22 Haziran-22 Temmuz)
Sakin bir günün ardından , yine de kendinizi yorgun hissedebilirsiniz…Parasal ve iş ile ilgili konularda aktif olmadığınız görülüyor…Kararlarınızı yaptığınız bir takım deneylerden sonra veriyorsunuz…Aceleci olmadığınız bir dönemin ilk gününe giriş yapıyor olabilirsiniz…

Aslan(23 Temmuz-23 Ağustos)
Sıkıntılarınızı aştığınızı düşündüğünüz anlarda temkinli olmayı elden bırakmamanız gerekecek bugün…Maddi olarak sıkıntılı bir döneme giriyorsunuz…Duygusal olarak yoğun olabileceğiniz bir gün…Aşktan yana emin adımlarla ilerliyorsunuz…

Başak(24 Ağustos-23 Eylül)
Aktif bir gün geçirmeniz olası…Haberleşmenizin yoğun olabileceği bir gün olacak…Kararlarınızda ailenizden gelebilecek tepkilere aldırış etmeyişiniz onları kızdırıyor olabilir…Maddi olarak sorununuz yok günün ilerleyen saatlerde az miktarda para elinize geçebilir…

Terazi(24 Eylül-23 Ekim)
Geleceğe dair önemli kararlar alabileceğiniz bir gün…Her anlamda fikir alış-verişinde bulunup , arkadaşlarınızla bunu paylaşabileceğiniz bir gün olacak…Kendinizi zor durumlarda hissettiğinizde , yine kendinize danışıp bu sorunları aşabileceksiniz…Korkusuz davranabileceğiniz bir gün…

Akrep(24 Ekim-22 Kasım)
Günün erken saatlerinden itibaren düşük tempoda başladığınız işleri öğlen saatlerinde hızlandırmanız gerekebilir…İkili ilişkilerde kendinizi çok önemsiyorsunuz…Bugün bir yakınınızdan alacağınız haberle kendinizi çok daha iyi hissedebilirsiniz…Yardım yaptığınız insanlar size geri dönecekler…

Yay(23 Kasım-21 Aralık)
İş temponuzu ayarlayamadığınız bir gün olacak…Ani karar değişiklikleri yapmanız olası…Daha önceden düşündüğünüz planlarınız bir yakınınız tarafından takdir edilebilir…Duygusal yönden çok açık olabileceğiniz bir gün…Kendinizi sıkmıyorsunuz…

Oğlak(22 Aralık-20 Ocak)
Sıkıcı bir gün olacağını söyleyebiliriz…Kısa yolculuklarla gününüzü renklendirebilirsiniz…Alacağınız haberler doğrultusunda , yeni iş imkanlarını zorlayacaksınız…Parasal olarak , cimri davranabileceğiniz bir gün…Paylaşımcı olmaya bakın…

Kova(21 Ocak-19 Şubat)
Bulunduğunuz ortamdan sıyrılıp , farklı yerlere gezi düzenlemeniz olası…İşlerinizi hallettikten sonra arkadaşlarınızla birlikte olmak sizin için hoş bir aktivite olacak…Sevdiğiniz insanları önemsediğiniz , pozitif bir gün olabilir…Günün ilerleyen saatlerinde hoş bir sürpriz ile karşılaşabilirsiniz…

Balık(20 Şubat-20 Mart)
Son derece duygusal olarak yoğun bir gün olacak…İçinizde biriktirdiğiniz konuları dışarı yansıtmayacaksınız…Hayata olumlu bakıyorsunuz ve beklentileriniz büyük…Korkularınızı aşmayı hedefleyeceğiniz bir gün olacak…

Şimdi kendi burcunuzla ilgili yorumları okudunuz…Aslında zor da değilmiş gibi geldi bana her gün gazeteye burçlarla ilgili şeyler yazmak…Ne kadar doğrudur bilmiyorum…Doğruluk payı da var çünkü bazıları çıkıyor…Bilemiyorum…

Sempatik Değilim...

‘Geçenlerde elime geçen büyük Nescafé paketinin üstünde bir yazı gördüm, inanmadım ilk başta… Olasılık verdim yine yanıldığımı hissettim…”Bu paketten 120 fincan kahve keyfi çıkar” yazıyordu…Yani anlamıyorum , insanlara yalan söylemenin ne gereği var ? Reklam olsun diye yaptıysanız da hem ben o kadar kahve bağımlısı bir insan değilim hem de Nescafé almam için bu açıklamayı eklemenize gerek yok…Kaldı ki Nescafé’yi de öyle fincana koyup içmiyorum ben…Bir kupaya iki tatlı kaşığı Nescafé koysak-ki standardı budur-diye düşünüyorum , toplamda söylenilen 120 fincan ile uzaktan yakından alakası yok…

‘Coffee-Mate denilen şey güzel bir icat…İsmi de zaten cana yakınlık teşkil ediyor…Kahveye ortak olan ve ona ‘arkadaşlık’ yapan bir şeyin , onu rezil edeceğini düşünmüyorum...Bu arkadaşın Nescafé’nin asil yanını bozduğunu düşünenler olabilir ama kahve de çok acı içilmiyor ki…Acı içeceksem zaten kesinlikle tercihim Türk kahvesidir bundan vazgeçmem…Evet ukalayım…

‘Yeri gelmişken asil tarafı dedik kahvenin , nasıl oluyor demeyin…Siz 3ü1 arada şeklinde tarçınlısından , Hindistan cevizlisine kadar her türlüsünü denemeyip , saf Nescafé içmeyi tercih ettiğinizde ; o da hayli hayli asil havaya bürünecektir…Zaten eskiden böyle uyduruk kahve türleri yoktu…Hala da içmem fındıklıdır , cevizlidir…Olmamalı bence…Adamlar boşuna “Gold” üretmemişler…Altını bilirsiniz…

‘Sanırım geçenlerde televizyonda gördüm şöyle bir reklamdı : “Hayaliniz zayıf olmak mı?” Burada demek istediğim şey şu : insanın hayalleri bu kadar yavan bir şeyle kısıtlı olamaz…Bunu düzenleyen reklam yapımcılarının ise bunu sallamadığını biliyorum…Ben de reklamcı değilim zaten...Ben vermek istediği mesaja bakıyorum daha çok…Sanırım televizyonların son zamanlarda insanları sürüklemeye çalıştığı psikoloji : onları “küçük hayaller kurmaya” yönlendirmek şeklinde oluyor…Küçük hayaller kur , onları elde et ve mutlu ol…Daha da önemlisi başarılı olduğunu san…

‘Oysa insanın hayalleri bence , onun kendi beyninde kurduğu en güçlü barajları bile yıkalabilecek sel gibi olmalı…Bunu aşarsa zaten , gerçekten gerçekleştirmiş olur isteğini…

‘Saatlerin geri veya ileri alınması konusunda benim görüşüm elbetteki pragmatist bakmak olacaktır…Düşüncem şu şekilde tezahür edebilir : Okula ne kadar geç gidiyorsam o kadar iyi…Saatlerin ileri alındığı yaz döneminde bunu çok önemsemesem de ; kış saati uygulaması birebir okul zamanında olduğu için , sanırım saatlerin geriye alınmasını daha çok seviyorum…

‘Televizyon seyrederken , sevmediğim ve biraz da korktuğum bir durum var o da : gayet güzelce bir kanalı seyrederken birden elimin yanlışlıkla kumandaya gitmesi ve bunun “karıncalı kanalın” açılması ile sonuçlanması…Karanlık bir ortamda iseniz ve televizyonu kısık sesle izliyorsanız bu karıncalı kanalın ortaya çıkması sizi dehşete düşürebiliyor…Mümkünse böyle kanallar olmasın…

‘Aynı korku ve gerilimli dakikaları uzunca sessiz bir şekilde dururken , içmek için yanıma aldığım su şişesinin – ki bu şişe genellikle 1 lt. Coca-Cola şişesidir – birden patlaması…Garip bir olay bu ama yeterince ürkütücü…

‘Son olarak , sakızlara değinmek istiyorum…Ukalalık yapmak istiyorum elbetteki : şekerli sakız tam bir zaman kaybı…Sakızdan alınan zevki minimuma indiriyor bence…Çok enderdir şekerli sakız çiğnediğim ; çiğnersem de hala bulabiliyorsam "Şıpsevdi" alırım…Bunu almamın nedeni tabii ki de içinden çıkan aşk ile ilgili şeyler değil…Tamamen küçüklükten beri aşina olduğum bir tat ve çok da güzel olduğu için tercihimdir…Onun dışında Falım sakız favorimdir ; mavi veya yeşil renkli olanından vazgeçmem…Falım sakız hariç çiğnemem böyle de bir saplantım vardır…

Üşenmedim araştırdım :
Edessa : Şuanki Şanlıurfa ilinin eski adı…
Komagene : Şuanki Adıyaman ve çevresinde bir zamanlar hüküm sürmüş uygarlık…

Sempatik Değilim...

Gereksiz bir bilgi…
‘Ego kartı alırken dikkatimi çeken bir konu var o da sizin kartı aldığınız kişiyle aranızdaki gizli rekabet…Görünmez savaşın kahramanı olmak ise zor değil…Görev başındaki kişi çok yoğun ve umarsız olacağından ondan indirimli kart almak için yapacağınız tek şey : direk onbir TL vermek…Aksi takdirde tutup da yirmi TL veya onbeş TL verdiğinizde size gıcıklık yapabiliyor…Nasıl ? derseniz , size “pasonuz” olup olmadığını soruyor…Genellikle sizde paso filan olmadığı için zor durumda kalabiliyorsunuz…Bu yöntem dışında kart alınan yere kulaklıkla yaklaşıp umarsızca da davranabilirsiniz…Ukala olmak iyidir…Ayrıca gidip çok genç bir görevliden kart almaya çalışmayın , ters sonuçlar ortaya çıkabilir…

‘Sevmediğim bir başka durum ise dolmuşta para üstü istemek…Tabii herkesin başına gelmiştir ama küçük miktarlardaki para üstünü istemek tam bir eziyet haline geliyor benim için…En arkaya oturmuşsam ve para üstüm gelmemişse de aynı eziyeti hissediyorum…Burada aslında garipsediğim şey sesimin bana ait olup olmadığını sorgulamam…Bundan çok haz etmiyorum…Kendi sesimi de beğenmiyorum diyebilirim…Onun için ya en öne oturuyorum dolmuşta ya da tam para veriyorum…Bir yetmiş…

‘Bütün kadın ırkında gözlemlediğim bir hareket var ve gerçekten anlamıyorum…Sanırım genetik bir şey…Birisi de çıkıp bana bunun mantığını anlatırsa çok sevineceğim…Bazen diğer elin de yardımını alarak kendini serinlettiklerini düşündükleri nefes alma hareketi…Kendi yüzlerine ve boğazlarına doğru yapıyorlar bu hareketi...Sıcaktan bunaldıklarında yapıyorlar ama yine de bir etkisi yok…Dikkat ettim yaş sınırlaması da yok bütün kadın ırkı bunu yapıyor…Garipsiyorum…

‘Eskiden duvarda sırtımı kaşırdım…Bu hareketten aldığım manyak zevkle birlikte sırtta oluşan o acı hissi tamamen nötrleşebiliyordu…Bunu artık deneyemediğim için üzülüyorum diyebilirim…Belki de gerek duymuyorum , ama başka hiçbir yüzey sırtınızı daha iyi kaşıyamaz…İddia ediyorum…

‘Sevmediğim durumlardan birisi de ; bir yere oturduğunuzda sayınız eğer üçten fazla ise ortada konuşulan konunun saçmasapan bir şey olması ve o karmaşanın yarattığı görünmez sıkılganlık…Çok kişi daha eğlenceli oluyor diye düşünenleriniz olabilir tabii ki hak veriyorum ama bunun dışında yine de sohbet ettiğiniz kişi sayısı biri veya ikiyi geçmiyor…Amaç yine de toplanıp gitmek…Bu yani…

‘Bana kalırsa bir kişinin derdini çok daha iyi anlayabilmek için teke tek görüşmek lazım…Çünkü kişinin toplum içinde söyleyebileceği şeyler farklı , bir başkasına söyleyebileceği şeyler farklı olabiliyor…Toplum içindeyken yalan oranı çok daha fazla oluyor…Sadece biriyle konuştuğunuzda ise yalan söylediğinizi karşıdaki kişinin anlaması daha kolay ve bence bu yol daha samimi…

‘Ağızdan nefes almak zorunda kalmak çoğu zaman kötü bir şey…Kapalı bir yerdeyseniz bu baskı sizi deli edebiliyor…Burun deliklerindeki mukozanın varlığı da beni sinir ediyor…Hiç olmasa da rahat rahat nefes alsak fena olmazdı…Ama insan anatomisi anlaşılmaz…

‘Son olarak , diyeceği birden fazla şeyi olanı değil de , diyeceği “bir” tane ama anlamlı olan insanları daha çok seviyorum…

A B C Ç D E F G Ğ H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z...

…Selam , naber ?
Q : İyiyim, senden naber ?
…Çok sıkıldım…
Q : Niye ya ? Neyden sıkıldın ?

_______________________________________________

…Pazartesi’den ve o günün getirdiği sorumluluklardan…Daha öncesinde zaten Pazar gecesinden…Erken uyumam gerektiğini-buna zorunluluğunu demem gerekir-bilmeme rağmen bunu her defasında başaramamamdan…Erken uyandığımda ise yine aynı duygular içinde küfür etmemek için kendimi alıkoyamayışımdan….Matematik derslerini Pazartesi’ye koyan müfredattan…Hala o dersi almasam dahi geçmişten getirdiği alışkanlıkların beni hala sinir etmesinden…Sabah uyandığımda soğuk bir dünyaya adımımı yine aynı sıradanlıkla atmaktan…Kahvaltı niyetine peynir ve tatsız tutsuz iki üç zeytin yemekten…Bu yazıyı buraya kadar okuyup ardından devamını okumayı bir süre daha deneyip ondan sonra vazgeçecek olan insanlardan…İnsan demişken çok şey anlatacağımı unutmamalıyım derken bazı şeyleri unutup ; “ne diyeceğimi unuttum” demekten…Okulla ilgili çoğu şeyden değil artık sınırını aşmış bir şekilde okulla ilgili her şeyden…Genelleme yapmaktan bazen…Çok eleştirmekten ve eleştirilmekten…Sıradanlığın ve monotonluğun ‘çok normal’ olarak görüldüğünü kabullenemeyişimden…Sürekli aynı şeylerin olmasından…Yaşam hakkında atıp tutmaktan ama bir yandan da sürekli tavsiye almayı ihmal etmemekten…Giydiğim giysinin bazen gerçekten üstüme yakışmadığını düşünüp , çıkarıp yerine her zamanki giydiğim şeyleri giymekten…Yürüdüğüm yolları tekrar yürümekten…Yokuş çıkarken gereksiz yere kendimi yorup sonra nefes nefese kalmaktan…Ceplerimi sanki her an bir şey kaybolacakmış gibi kontrol etmemden…Dolmuşun dolu olmadığını sanıp önümden geçerken bu beklentimin tuzla buz olduğunu o an anlamaktan…Otobüse yer olmasa dahi yine de binme zorunluluğumdan…Trafikten ve yoldaki anlamsız kavgalardan…Dolmuşta para verirken tam param olmamasından…Ah! yine okuldan…Onun turnikelerinden…İçine adım attığım sahte dünyanın masalsı anlatılışından…Buna rağmen kendimi kandırıyormuş gibi rol yapıp , aslında insanlara rol yapmaktan…Ders anlatmayan , anlattığını sanan , “profesör” lakabını hak etmeyen insanlardan…Derse zamanında gelen öğretmenlerden…Derse zamanında gelmeyen ama zamanında gelenlerle aynı kağıda imza atan öğrencilerden…Hala kendini ilkokulda zanneden öğrencilerden…Bununla birlikte bunu bir evcilik havasında oynamayı görev edinmiş öğretmenlerden…Ezberci eğitimden…Kurduğu cümlelerin hiçbir yaratıcı yanı olmamasına rağmen basmakalıp şeyleri tekrar tekrar anlatan öğretmenlerden…Blok dersten…Derste konuşmuş olmak için konuşanlardan…Tahtayı görememekten kimi zaman…Buna rağmen gözlüğümü takmam gerektiğini bilip bunu yapmamamdan…Eğitimde gerçekten halihazırda bir disiplin olmamasından…Disiplin kisvesine bürünüp aslında yalan yanlış şeylerin saatlerce başıma kakılmasından…Kendi içimde disiplinsiz olmamdan…Bir konu hakkında çok konuşmamdan…Susmak isteyip susamayıp , insanları kırmaktan ve yanlış anlaşılmaktan…Okulda geçen süre hariç dışarıdaki sürenin gerçekten çok farklı olmayacağını bilmemden…Aynı şeylerden…”Çalış , çalış , çalış , tembel olma” cümlesinden…Çalışmaktan…Bir süre önce çalışabildiğimi anımsayıp ama bunu şimdi yapamadığımı kimseye anlatamamaktan…Veya kimsenin anlamamasından…Cidden insanların beni anlamamasından ve dinlememesinden…Susup , yalnız kalmaktan…Ne olduğumu ? Nereden gelip nereye gittiğimi düşünüp , bir sonuca varamamaktan…Havanın parçalı bulutlu olmasından ziyade çok güneşli olmasından ve mevsim normallerinde olmamasından…Dönüp çevreme baktığımda , “inanılmaz” diyebileceğim şeylerin neredeyse hiç olmamasından…”Gamsız” olamamaktan…Giderek yaşlanmaktan…Sokaklarda top oynayan çocukları görüp , halısahada bile maç yapamamaktan…Kilo aldığımı düşünmekten ve gerçekten öyle olduğunu bilmemden…Kavga etmemekten…Her şeyi anlayışla karşılarmışım gibi görünmekten…İnsanların giderek beni garipsemesinden…Bunda benim suçlu olmayışımdan…Ne olduğunu anlamadığımda ne olduğunu anlatabilecek tek bir insanın bile bulunmamasından…Sadece kendini düşünen bencil insanlardan…Benim onları öyle düşünmemin onları hiç alakadar etmediğini bilmemden…Kimilerine püskürmeyip hala kendi içime atmaktan…Susmaktan…Tekrar tekrar aynı şeyleri yapıp , umursamamayı ritüel haline getirmiş insanlardan ve kurumlardan…Merak edip de merak ettiğini sananlardan aslında hiç ilgilenmeyenlerden…Önemsemeyenlerden...Önemsenmediğimi düşünmekten...Kendi yağında kavrulanlardan…Adaletin önemini bilmeyenlerden veya insan olmanın ne demek olduğu hakkında hiçbir fikri olmayanlardan…Bildiğini göstermek için “ben biliyorum bunu” diyenlerden…Gösteriş meraklısı insanlardan…Tekrar sevmediğim otobüslere binip , zaten nereye gittiğini bilmemden…Otobüse bindiğimde ise an be an bu saydıklarımı bir daha düşünmemden…Aklımdan atmayı denediğimde , denemekle kalmış olmaktan…Ola ki denedim ; yine de şu sonuca varmaktan : “Herkes neden böyle ? “…Dünyanın açlıktan ölen insanlarını düşünmekten ve onlar için bir şey yapamamaktan…Dünyadaki adaletsizlikten ve kendi yandaşlarını kayıran insanlardan…Bunları hiç mi hiç sallamayan , gayet “mutlu” insanlardan…Daha sayamadığım nice rezil , bok şeylerden…Şuan içinde bulunduğumuz yaşam için ”Hayatın senin tekdüze ama renklendirebilirsin” yalanını sunan insanlardan ve buna hak veren insanlardan…Bunu söylemenin yalan olduğunu bilmeyenlerden…Genel olarak yalancı ve iki yüzlü insanlardan…Doğal olamayan insanlardan…Bir dediği diğerini tuttu diye , her dediği her dediğini tutacağını iddia eden insanlardan…Dönüp arkama bakmadığında , arkamdan atıp tutanlardan…Bazen o an için bilmesem bile , bazı şeyleri sezdiğim zamanlardan…Anlık zevklerden…Yenilgilerden…Tuttuğum takımın yenildiği zamanlardan…Eşyamı kaybedip , uzun süre bulamamaktan ve bazen sonsuza kadar yitip gittiğini anlamamdan…Bazı şeyleri anlatamadığım dakikalardan…Bazılarının ise kendi içimde saklı kalması gerektiğini zaten anlatamayacağımı bilmemden…Şuana kadar iyi olduğu söylenen şeylerin iyi olmadığını anlamamdan…İyi kötü kavramlarını zaman zaman karıştırmamdan…Hayatın gerçeklerinden çoğu zaman…Üşengeç olmamdan ve bunu düzeltmek için çaba gösteremememden…Yargısız infaz edilmekten…Bu konuyu uzun uzun anlatmam gerekliliğinden ama bunu yapmayacak oluşumdan…Aklıma geldikçe deyip aklıma gelene kadar geçecek olan sürede olacak “aynı” şeylerden…Bunu anlamayacak olan insanlardan…Anlayacak birinin çıkıp da beni bulmasının çok çok çok zor olacağından…İnsanlardan…

Sıkılmadığım her bir andan…
Sıkıldım…

Sempatik Değilim...

‘Geçenlerde , geçenlerde dediğim bir iki hafta oluyor , elektrik süpürgesi için torba almam gerekti…Bununla ilgili demek istediğim birkaç bir şey var : bunun torbasız versiyonu üretilemiyor mu ? Nefret ettim o gün aramaktan…Üretildiyse de ben bilmiyorum…Su ile ilgili olan modellerinin dışında tutuyorum bu dediklerimi…Bir ikinci konu elektrik süpürgesi dediğin şeyin otomatik olması gerekmez mi ? Neden torba alıyoruz ? Herneyse…

‘Bir kişi tarafından görevlendirilip , o işi yaparken , işin gereksiz olduğunun anlaşılmasının üzerine , o kişinin çıkıp “aa gerek yoktu aslında” gibi bir cümle kurmasından ve bu durumdan nefret ediyorum…

‘Kafama takılan başka bir konu ise “acele vesika”…Acele vesika , sanırım bizim toplumumuzun özelliğinden kaynaklanıyor olsa gerek ; işleri son ana yetiştirme huyunun bir uzantısı gibi…Bütün işleri yapalım da , acele bir vesika da çektiririz gibi bir mantık mı var acaba ? Sevmiyorum bunu…Onun dışında vesika fotoğraflarımız hızlı çıkıyor bu yüzden de acele deniyor olabilir…Birincisi evet benim varsayımımdı ikincisi doğru olan sanırım…Ama yine de şu var vesika dediğin şeyde iyi çıkman önemli o yüzden acele çıkmasına gerek yok bence…Bilemiyorum…

‘Baklavayla ilgili daha önce bir şeyler söylemiştim sanırım…Bununla ilgili yeni bir şey görmesem zaten konusunu açmayacaktım ama öyle böyle değil…Dikmen caddesinde polisevine doğru giderken vadi tarafında bir baklavacı var…Orada diyor ki “Baklavalarımız günlük olarak kargoyla Gaziantep’ten getirilmektedir…” Yalan değil gidip bakabilirsiniz…
Baklavayı çok severim , ama bunun bu kadar abartılması benim bir süre baklavadan uzaklaşmama neden oldu diyebilirim… Baklavadan tut diğer bütün tatlıları biz taze yemek isteriz ; kargoya nasıl güveneyim ? Zaten Gaziantep’te yemek istesem çok güzel baklavacılar var gider orda yerim…Güllüoğlu favorimdir…Bu arada cevizli baklavayı sevmedim , sevmiyorum , sevmeyeceğim…*

‘Bu dejavu olayı çok ilginç gelir bana…Ben bunu yaşamıştım , evet aynen böyle olmuştu demeyi seviyorum…Zaten olduğundan yani , ukalalık olsun diye değil , gerçekten…

‘Para konusunda eleştirmeyeceğim şey yok…Kısacası , para adına yaşanılan yaşamlardan , para söz konusu olduğunda herkesi satabilecek kişilerden , paradan başka bir şey düşünmeyen insanlardan , parayı yaşam amacı yapan insanlardan ve her şeyin para olduğu dünyadan nefret ediyorum…Paraya bakış açım benim farklı biraz : kendime yetecek kadar olsun isterim , biraz olsun parama sahip çıktığımda ise eleştirilmemi anlamıyorum…Bencillikle filan suçlanıyorum…Kendime yetmeyecekse o para harcadığımda bunu adam gibi kullanmalıyım diye düşünüyorum...Kimilerinize göre ukalayım evet…

‘Fair-play ruhlu insanları seviyorum…Cidden bunu gönülden yapabilen insan az…Otobüste gördüm iki üç gün önce…Adam ,oturacak durumda olmasına rağmen bir başka kişiye yer verdi…Hem de yer veren kişi yer verdiği kişiyle aynı yaşlardaydı diyebilirim…İşte gerçek insanlık bu olsa gerek…Bunu , doğru ve adil buluyorum…İyi bir şey…Bunun dışında yer arayan ve insanları kaldırmak isteyen tipler hakkında yorum yapmıyorum , gerek yok…Ha , yorum gerekirse hadi yaptım : “kendin çabala otur , hazıra konma…”

‘Otobüslerde veya metroda (daha önce söyledim mi bilmiyorum) ters koltuklar var ya…Yani gidiş yönüne göre ters oturulan koltuklar…Oraya oturmaktan çekinen bir takım insanlar var…Dikmen’den bindim Ego otobüsündeyim , on onbeş dakika boyunca kimse oturmadı o dediğim yere…Anlam veremiyorum , bağnaz bir düşüncenin esiri mi insanlar acaba burada ? Veya bir oyun mu sergiliyorlar…Midenin bulanması diye bir şey söz konusu değil , o bir yalan denemeyen anlayamaz…Hem oraya oturunca otobüs farklı bir yere gitmiyor…Üstüne üstlük ters koltuklara oturmayan insanlar kendilerince normal saydıkları yere oturmak için insanları rahatsız eder biçimde bekliyorlar…Bunu da sevmiyorum…

‘Amenna , kimin yerinden kalkacağını tahmin edip , orası için taktiksel bir uğraş veren ve bunun için savaşan insanları takdir ediyorum…Bunu yapmak önemli bir şey…Kimi zaman ukalalık kim bilir…

*:Güllüoğlu’nda bir baklava yemiştim , tadı ağzımdan gitmez…Bulabilen varsa söylesin , böyle çok şireli değil…Harika bir tat…

Sempatik Değilim...

‘Bazen bana bir şey sorulduğunda , soruyu anlamadığım çok oluyor…O anki soran kişiye yoğunlaşmamamdan dolayı kelimeleri duymuş gibi yaptığım çok oluyor…Verdiğim cevaplar da kısa kısa onaylar nitelikte,anlamadan etmeden…Bu huyumu değiştirmem lazım…Kötü hissettiğim bir başka durumsa : soruyu anlamayıp karşımdaki kişiden sorusunu tekrarlamasını istemem ve yeniden soruyu anlamamam…Çok gıcık bir durum ama elden ne gelir…Bazen sürekli soru sormayın en iyisi…

‘Boyfriend kotu da son dönemde moda oldu…Biz mesela ‘girlfriend eteği’ giysek acayip olurdu ama kadın kısmında bu özgürlük var…Kadınlar boyfriend kotu giyince kendilerine daha çok özgüven mi geliyor ? Bunu merak ediyorum…Genel olarak özgüven eksikliği yaşayan kadınların bu sorunu gidermede bir yolu da bu mu oldu acaba ? Hem niye “boyfriend kotu” Tamlama zaten yabancı , kendisi daha bir yabancı geliyor bana…Ukalalık mı ediyorum ?

‘Bakarız kelimesi canımı sıkıyor…Neye bakarız , nasıl bakarız ? En önemlisi ne zaman ‘bakarız’ ? Kendim de kullanıyorum bunu kaçış mekanizması gibi…Dehşete düşüren bir cevap bu : “bakarız…” Genel olarak “hayır”a yakın bu yüzden de antipatik…

‘Sokakta tavla oynayan insanlara sözüm yok da , onların yanında bulunan bazen ufak bir tribünü oluştaracak kadar insan varlığının davranışları canımı sıkıyor…Taraf tutma bu insanların en tipik özelliklerinden ; fakat hem oyuna müdahele ediyorlar hem de çevreye orada sanki önemli bir olay oluyormuş izlenimi verip duruyorlar…Alt tarafı tavla oynuyorsunuz…Gözler bir de hep tavla tahtasında…O şekilde iletişim kuruyorlar…Günün dörtte ikisini tavla başında geçirmek nasıl bir şey bilmiyorum…Salla pulları , zarları…

‘Pul demişken , balık pullarını huylandırıcı buluyorum…Balıklara değinmem gerekirse , pişmeden önceki hallerini kesinlikle sevmiyorum…Bu yüzden kılçık ve deri yüzme işleriyle uğraşmıyorum…Piştikten sonra da , yine de balığın kafasını yiyemiyorum…Yiyemem…

‘Atasözlerini kullanan insanlara bir ilgim var ve fikirlerini merak ederim ama fazlası da bana mantıksız geliyor…Her fikrini bir atasözüne bağlama huyu , karşıdaki insanı bunaltıyor bence…Sürekli bu şekilde konuştuğu için karşındaki insanın samimi mi yoksa soğuk mu olduğunu kestiremiyorsun…

‘Aynı şey , anlamını bilmediğim ve öğrenmeye üşendiğim sözcük kalıbını çok sık kullanan insanlarla iletişim kurarken de oluyor…”Hasbel kader” deyimini uzun süredir araştırmamıştım ve sürekli de kullanılan bir şey…Öğrenince de çok matah bir şey olmadığını anladım…Ama karşısınızda sürekli anlamadığınız ve sadece onun bildiği bir şeyi söyleyen insan olması canınızı sıkabiliyor…Evet ukalayım…

‘Hayatı anlık yaşıyorum ve bunu seviyorum diyen insanların gerçekten bunu yapıp yapmadığını görmek için çok uğraşmam…Zaten anlatamazlar da…Onlar , yaptıklarını sanırlar…

‘Özgür kız , özgür genç , özgür oda , özgür yaşam gibi söylemleri içinde barındıran reklamlara tek diyebileceğim şey : özgürlüğün sloganda değil de insanın kendinde olduğudur…Özgürlük kişiyle birlikte yanan bir meşale gibidir…İstediğin kadar reklam yap…Reklam reklamdır , özgürlük değil…

‘Sinirli bir insan değilim ama bazen çığrımdan çıkmak için çırpındığım oluyor…Buna da bir şekilde karşı koyabiliyorum…Ama içimde ukte kalıyor , o sinirin getirdiği yıkımı gerçekleştirememek…Şuan yazı yazdığım klavyenin bana gıcıklık yapması , benim onu un ufak parçalara ayırmam için yeterli bir sebep değil mi ?

‘Yaşamda rakip belirleyip onlar üstünden kendi varlıklarını ortaya koymaya çalışan insanlardan uzak durmaya çalışıyorum…Rakibim olsa bile bu kendim olabilir…Benim rakibim “benim”…

Sempatik Değilim...

‘Reklam yapmanın da bu kadarı dedim içimden…Dolmuşta giderken bir pastanenin üst kısmında “Baklava” yazısını görmemle bunu düşündüm…Diyeceksiniz ki sana mı kaldı reklam yapmanın incelikleri…Normal bir reklam olmadığı kesindi , baklava yazısı alevler içindeki arkaplandan görünüyordu…Bu kadar da abartılmaz…İlgi çekmek için böyle bir şey düşünülmüş olabilir ama baklavaya “hasta” olan beni bile baklavadan soğuttu, bilemiyorum…Ukalalık boyutundayım…Evet…

‘Kızların her biri farklı , her biri ayrı ayrı incelenmeli…Onlarla yarışamadığımız konu belki de “saç”…Tamam saçlarınız güzel olabilir de , yüzünü bile göremediğimiz kızlar var…Bunları her tarafta göremezsiniz ; zaten azınlıkta kalmaları daha iyi oluyor…”Emo” filan değildi ama , gördüğüm kız çok ilginçti ; uzun sarı saçları vardı fakat gözlüğünü bile zor seçebildim saçlarının arasından…Böyle olmanın getirisi çoksa biz de başvuralım veya başvurmayalım…Hayret bir şey…

‘Yeri gelmişken , bu tür kızlar sıkça güzellik merkezine gidiyordur diye düşünüyorum…Ama onların akıllarına gelmeyen ve güzellik merkeziyle ilgili benim takıldığım ve merak ettiğim konu şu : merkez denilen yerin “bir” adet olması gerekmiyor mu ? Genelde bir yerin bir tane merkezi olur…Ama bu güzellik merkezi her yerde var…Bunu anlamadım…Diğer bir konu da güzellik görece bir kavram…Her oraya giden güzel olarak mı çıkıyor burası kesin değil…En güzel güzellik merkezi bence insanın içidir…Ayrıca içtiğimiz zaman da güzel oluyoruz , o zaman içtiğimiz yer güzelik merkezi olabilir mi ? Tamam hadi olmasın…

‘Bütün bunlara rağmen , kadınların “güzel” olduğu bir gerçek…Bugüne kadar erkekler kadınlar hakkında yazdılar , çizdiler , şarkılar bestelediler…Sonsuza kadar da devam eder bu şey…Değinmek istediğim çok ufak bir konu var : o da bazılarının “kız” ve “kadın” diye çok büyük bir ayrım gözetmesi…Kadınların sözlere gereğinden fazla anlamlar yüklemesi çok doğal…Sanırım bu yüzden de bunu da abartıyorlar…”Kadın” çok genel bir kavram.Pembe nüfus cüzdanında da cinsiyetiniz “kadın” diye geçiyor zaten…Kadın güzel de bir kelime , neresi kötü ki ? Kadın…Gayet şuh ve güzel…

‘Pembe demişken , pembe veya mavi , cinsiyetlerin böyle renklere ayrılmasını sevmiyorum…
Kimine göre kadının rengi kırmızı , erkeğin siyahtır…Kim bilir…

‘Dondurma yerken külaha peçete sarmak , dondurmadan alınan zevki düşürüyor mu acaba?…Bence evet…Elin de kirlensin yani ne olacak…Titizlik o dondurmadan alınan zevki düşürüyor…Ben peçete sarmıyorum…

‘Zevk demişken , zevkine düşkün insanların eleştirilmesini eleştirmek istiyorum…Belki de bir insanı en çok üzen şeylerden birisi : onun zevkle yaptığı şeyleri engellemek…Birinin hevesini kırmak , hevesini boğazında bırakmak çoğu zaman koyuyor…Bırakın da insanlar ağlarken zevkle ağlasınlar…”Ağlama ağlama” diye telkinde bulunmak kötü bir şey bence…

‘Küçük çocuklara söylenirdi bu laf…”Ağlama ağlama , bak bir şey olmadı”…Çocuklar salak bir şey anlamaz derken , büyükler kendilerinin onları bu duruma soktuğunun farkında değiller mi acaba ?

‘Çocuklar bu tür durumları göre göre , alışıyorlar ve 'zaten' zeki olduklarından patlama noktaları oluyor…Büyükler yine çok garip bir olaymış gibi , “a-aa şuna bak boyundan büyük laflar ediyor!” diyorlar…Yani aslında çocuğu bu duruma düşürürken , kendileri küçük düşüyor gibi geliyor bana bu tür insanların…Evet amma ukalayım…

Sempatik Değilim...

‘Komşuluk ilişkisi kalmadı diyorlar da ; cidden kalmadı…Fakat bu 'yıllardır görüşen komşu samimiyeti' sergilemek niye ? Bunu anlamıyorum…Genellikle bunun yansıması günün birinde 'ilk kez' görülen komşunun size “aşure” getirmesiyle oluyor…Birincil şahıs olarak kapıyı ben açıyorum…Gelen kişi ise komşunun yine bilinmeyen bir aile üyesi…Buradaki yapmacık tabloyu bozmamak için bir oyun oynamak zorunda hissediyorum kendimi…”Teşekkürler” sözcüğünü çok sık kullanmadığımdan , ağızda ilginç durması bu esnada fark ettiğim bir şey…İlk aşamada soğukluk olmadığı anlaşılırsa , günler sonra , tuz , kap veya başka bir şey için gelebiliyor samimi(!) komşu…

‘Aşure demişken , aşureyi sevmiyorum kardeşim.Zorla sunuluyor bir de : çok güzel bu yemelisin diye.Bu kadar şeker oranının fazla olduğu , 'çorba' gibi bir tatlı daha bilmiyorum.Şekerli ve sütlü tatlıları seviyorum amenna.Sütlaçtan vazgeçmem…

‘Komşuluğun azaldığı iyi oldu aslında , kapı önünde saatlerce konuşmalar olmuyor artık…

‘Cnbc-e dizilerinin sonunda bitip ekonominin başladığı saatler var ya en çok o saatleri seviyorum.Böylece beyinleri "Desperate Housewives" ile dolu bünyeler bir an olsun gerçek
dünyaya dönebiliyorlar.Yoksa böyle düşünmekle ben mi desperate oluyorum ? Kim bilir…Ukalalık parayla değil...

‘Tugay’lı Vodafone reklamının etkisinden çıkmak için neler yapmam gerekiyor bilmiyorum.Alışmak için ne yapmam gerekiyor onu da bilmiyorum.Tugay’ın şok edici saç stili ile onu görmeye alışmadığımız tavırları beni dumura uğratıyor yeterince.”Tugay zaten biliyordu” diye de bitiriliyor reklam.İyi güzel de, biz bilmiyorduk.Yani böyle , illaki birileri gelip bize “mış mış” “şöyle bir şey var mış” diye anlatmalı mı bazı reklamlarda?…Direk söyleseniz ya , 3G budur diye…

‘Evde televizyon ve televizyon kumandasının hakimiyeti diye bir olay var.Bu çok önemli bir şey bana göre.Tüm yaşamsal zevklerinizden bir an uzaklaşıp bir an için bu otoritenin tadını çıkarmak ilginç bir deneyim.Müthiş bir güce sahip oluyormuşsunuz gibi oluyor.Veya bu kadar küçük bir şeyden ben mutlu olabiliyorum…Fakat bu otoritenin dışında nefret ettiğim bir şey var , o da pil yeri ters olan kumandalar…Bütün o imparatorluğunuzu yıkıveriyor…

‘Bazen evdeki kapılarlarla savaşıyorum.Kapattığım halde dil bölümü denilen yer tekrar tekrar çıkıyor…Bu sorun , benim kapıya gereğinden fazla nezaketimle çözülebiliyor.Fakat bu zaman kaybı moral bozmaya birebir…

‘Dünyaya güzel bir şeyler bırakmak çabasını oldukça seviyorum.Bu çabada olmak için ne yapılabilir diye düşünüyorum.Beyinlerimiz kafatasımızda kalmasa da yerlerde dolaşsa , belki dünya bilinçlenir…
Görüntü olarak kötü olsa bile , daha esnek bir ortam olurdu sanırım.Akıl akıldan üstündür sözü aklıma geliyor şimdi.Beyinlerden oluşan bir katman olsa fena olmazdı."Brainosfer" olurdu adı belki.

‘Huzur isteyen insanların , huzuru ararken huzursuzluk yaratmaları da bende huzursuzluğa yol açıyor çoğu zaman…İsteklerinizi ben bunu yapmak istiyorum demeden yapamıyor musunuz ? Tam tersi oluyor nedense…

‘Son olarak , tek bir sözle tüm dünyası yıkılabilen insanların , onca iltifata rağmen bu güzellikleri anlamaması şaşırtıcı gelmiyor bana…Ortasını bulamıyorlar bir türlü…Bunun nedeni : bu tür insanların acının ve olumsuz duyguların da yaşamın bir parçası olduğunu kabullenmemeleri…

Sempatik Değilim...

‘Düğünler ilginç gelir bana…Düğünlere katılmamak elde değil zaten…Sürekli sırıtışın eksik olmadığı bir ortam…Daha düğün başlamadan , sinir olmaya başlıyorum…Sabah erkenden kalkmak , tarzım olmayan kıyafetleri giymek…Aceleci olduğumdan dolayı , burada da bunu sergiliyorum …Sinir olduğum şey erkeklerin kısa sürede hazırlanıp , geri kalan zamanın –ki düğün saatine kadar yaklaşık yedi-sekiz saate denk gelir bu- kadınların hazırlanmasını beklemesidir… Kadınların şu saç savaşına değinmek istiyorum elbette…Bunun daha kısa sürede yapılma ‘ihtimali’ dahi yok mu ? Anlamıyorum…Bununla birlikte düğünlerde makyajdan dolayı , çoğu yakınımı tanımadığım olabiliyor son zamanlarda…İlginç evet…Sinir bozucu birçok detay var aslında düğüne kadar…Çok kişinin olması ve telaşın buna eklenmesi…Düğünler mümkünse lütfen yazın yapılmasın…Gıcık bir durum , zaten sıcak…Yapın ne güzel buz gibi havada…Ben olsam dünya evine yazın girmezdim…Ev sonuçta…Yazın yapılması şart ise , düğünler art arda olmasın mümkünse…

‘Düğün mantıklı bir anlamı olan , iki insanın yaşamlarını birleştirmesinin töreni…Peki taraflar neden oluyor peki ? Bunu da anlamlandıramamışımdır çoğu zaman…Erkek tarafı ve kız tarafı…Kazanan oluyor mu ? Hayır…Peki kaybeden ? O da yok…O zaman neden bu iki tarafın da gerginliği ve ayrı ayrı oluşu ? Normalde ben düğünün bir kaynaşma ortamı olması gerektiğini düşünüyorum…Halbuki oyunlar bile ayrı oynanıyor…Böyle bir yarışma havasında oluyor nedense…Bir tarafın diğerinden daha güzel olduğunun veya daha yakışıklı olması gerektiğinin veya her açıdan daha üstün olduğunu çabalamasının örneği var belki de...Samimi değil pek...İyi ki ablamız veya abimiz evleniyor…Siz yarışın diye başka bir ortam bulamamıştık zaten…Kaynaşma noktası yok…Erime noktası da yok…

‘Son olarak şunu ekleyebilirim…Düğünlerdeki şarkıları org'un başında fütursuzca çalan kişi sana sesleniyorum…Daha iyi yapabilirsin işini…Somurtarak değil...Severek yani…Yapmak zorunda olduğun için değil…

‘Yazın sıcağından ve neminden nefret etmemek elde değil…Bu yüzden sonbaharı ve kışı özlüyorum…İlkbaharı da gücendirmiyorum tabii ki…Demek istediğim : üretilsin artık şu sırta yapışmayan t-shirt…İnsanın derisi evrim geçirmeli bu ter hususunda…Zira , dışarı çıktığım ikinci dakikada sırılsıklam olmaktan bıktım…

‘Uzmanlar uzmanlar , yeri gelmişken , yazın ortaya çıkan uzmanları sevmiyorum…Samimiyetsiz oldukları ortada…Atıp tutma değil ama , bir şeyi bildikleri için onu insanların gözünün içine sokma potansiyelleri çok yüksek oluyor…Kendilerini yaza saklayıp , zorla ortaya çıkma isteklerinden kelli ; bu isteklerini abartıyorlar…Bir yönden de haklılar ama öğlen vakti dışarı çıkmak tam bir aptallık…Ama sen bunu döverek anlatamazsın ki…

‘Boş geçen tatillerde geçirdiğim zamandan çok , okulun zorunlu tatil olduğu zamanları daha çok seviyorum…Özellikle yılbaşından sonra şöyle rahat bir hafta tatil olsa fena olmaz…Olmadı kar tatilleri okumayı olanaksız kılsın uzunca bir süre…Biz de ‘tatilin’ keyfini çıkaralım…

‘Sözlerini yutarak ve bağırarak haber sunan insanları sevmesem mi ona da karar veremiyorum…Heyecanlanıp , kelimeleri yanlış okudukları zaman da bu sinir olma hissim geçiyor…Bir nevi tezatlık…

‘Karşıtlık , karşısına geçip neden karşı olduğunu karşındakine kanıtlama çabandır bence…Ama bunu yapamayan insanlar ben şuna ‘karşıtım’ demesin…Karşı ve karşıt olduğun konu ne ise onu erdemli şekilde yap değil mi ? Doğanın kirlenmesine karşıyım…Hadi ordan…Demekle olsaydı…

‘Bazen insanları kandırıyorum , bundan ben de hoşlanmıyorum…Sürü psikolojisini görmem açısından iyi oluyor…İnsanlar hemen her şeye inanabiliyor , sorup soruşturmadan…Enteresan...

Sempatik Değilim...

‘Şu son zamanlarda kimilerinin diline çok dolanan Sertab Erener’in malum şarkısı…İlk dinlediğimde , Sertab Erener’in takındığı o ruh hali gibi ben de şarkıya karşı tepkisiz kalmıştım …Tamamını dinlemedim bir süre…Sonra buralara düştü ve youtube’a düştü…İster istemez ben de şarkının tamamını dinlemek zorunda kaldım…Çok sevdiğim söylenemez…Öncelikle popülerliği çok abartıldı , aman aman süper dendi…Herkes msn kişisel iletisine “aşk seni bulabilir de…” ile başlayan şeyler yazmaya başladı…
Evet bana kızın , bana sinirlenin bunu istiyorum…Sinir olun…Bence berbat bir şarkı…Sözlerine gelmek istiyorum hızla tabii ki…İyi güzel bir şekilde başlıyor sanıyorum…
O zor günler, solan güller eskidendi geçti
O zaman aşık olduğum rüzgarlar esti esti geçti
Tamam…Peki…Zannediyorum ki şarkı bunun üzerinden devam edecek…
Geriye sadece yarım yarım sevgiler
Yüzüme inceden uzun uzun çizgiler
Şarkı burada biraz kemanla filan duygusal bir havaya giriyor…Bana ters gelen şey burada : “bitti” , “esti geçti” denilen şeylerin tam unutulmamış olması…Mademki esti geçti , yarım sevgiler diyerek niye kendini kandırıyorsun…Burada Sertab Erener’in yüzünü merak ederdim doğrusu…Herneyse…
Öznesi kalan süresi kısalan cümleler
Yalan dolan birkaç resim kaldı
Bir cümlenin öznesi kalırsa kısalmaz ; o zaman zaten cümle olmaz…Asıl tümleç olmazsa cümle kısalır…Bir de yüklem olmadan cümle olmaz zaten bunu da bilmiyormuş sanırım Sertab Erener ve bu şarkının sözlerini yazan kişi…Çünkü şarkının neredeyse “tamamına yakını” bitmeyen cümlelerden oluşuyor…Evet Türkçe uzmanı filan değilim ama bunu çocuklara öğretiyorlar 3.sınıfta…”Yalan dolan” resimden kastınız ne anlamıyorum ? Msn kişisel iletisine “aşk seni bulabilir de…” filan yazanlar size sesleniyorum…Biri bana bunu açıklasın…Evet , ben aşkı bilmiyorum bu satırlardan öğrenebilirim sayenizde(!)…
Aşk seni bulabilir de
Uzakta durabilir de
Samimi oluyor derken
Mesafe koyabilir de…
En hoşuma gitmeyen yer burası tahmin edebileceğiniz gibi…”Sen ne diyosun be asıl en güzel yeri burası , anlamıyor musun aptal” şeklindeki serzenişleri duyar gibiyim içinizden…Belki de daha kötüsünü ama ben de tam bu serzenişi istiyorum zaten , sinir olun…Bir kere aşk seni bulmaz…Karşı cinsten birisi seni bulabilir…Onun yerine X seni bulabilir de , uzakta durabilir de denilse daha anlamlı olurdu ama sanırım bu ,msn’e yazanların hoşuna gitmezdi…Aşk-ı memnu’da da yayınlandı bu şarkı , “samimi oluyor derken” iyice tiksinç oldu bence…
Cümleler bitmiyor kardeşim ; evet aynen devam ediyor böyle…Bu böyle olabilir de olmayabilir de , gelebilir de gidebilir de…Tamamen aşktan bağımsız bir takım sözler bunlar ve insanlar da çok güzel diyorlar buna…”de” bağlacını kullanmaktan utandım cidden…Ben sevmiyorum bu şarkıyı ; bu böyle…

‘Bir de yeri gelmişken söylemek istediğim bir şey var…Türk halkı olarak fotoğraf’a resim diyoruz…Resim çekinmek , resim çekilmek…Resimlere bakmak…Ben çekilmiyorum bu tür şeyler…Bazen fotoğraf çekiyorum…Duyduğumda resim diyen insanları oradan uzaklaşmak istiyorum olmuyor…

‘Lütfen kampanyası vardı bir ara futbolda…O kampanya ayrıca “fotoğrafını 60 70 derecelik açılarla çeken kızlar” için de yapılsın ve bu olay tamamen kapansın…Hem kalitesiz hem de tekdüze…Olmadı hep aynı tarz fotoğraf çeken kızlar testere filmindeki şırınga dolu havuza atlasınlar…

‘Bilmeyenler , bilmemeye devam etsin…Bilenler de çok umursamasın…Msn’de çok samimi olduğum insanlara “naber” demiyorum…Nasılsın demeye gayret gösteriyorum…Amaaan…

‘Araba alarmı deli etti bugün beni gece 11 12 gibi…Polis arandı ve yaklaşık bir saattir mahalleyi rahatsız eden alarmı susmayan araba çekildi…Şu alarmlar neden başka bir melodi ile olmuyor?! Şundan bıktım : “dırii dıırii, voooooooooooyn , RIIG RIIIG RIIIG , vaov vaov vaov vaov , dııııııı…” Nefret ettim…

‘Ukalasın diyenler, evet ukalayım…”

Kırrevininverandasında

Damlalar…Dökülüyordu bardaktan boşanırcasına…Yağmuru çoğu kez tatmış olan evinin ahşap duvarları o kadar halsiz görünüyordu ki…Pencerenin pervazları yağmur damlaları onu birçok kez dövdüğünden olsa gerek , bir eziklik ve bir burukluk içindeydi…Ama o da halsizlik konusunda komşusu duvara rakip olabilirdi…
Riz , dışarıya öylece baktı…Sokağı , şehrin aslında çok yoğun bölgesine hemen yakın arka sokaklardan birisiydi…Yağmur buraya yağdığı zaman , seli andıran bir görüntü oluşuyordu ve çocukların oyuncaklarının bu sele karışıp gitmesi çok sık rastlanan bir şeydi…Riz için bu sıradan olmaktan çıkıp , onu daha çok hüzünlendiriyordu artık…Suların , çaresiz çocuklardan çekip aldığı oyuncaklar , yitip gidiyordu birbir…Aynı o’nun hayalleri gibi…Bir an için dalmıştı , yağmur damlalarını seyrederken…Başını cama yasladığını hayal meyal hatırlıyordu…Buhar oluşturdu camda , fakat bundan vazgeçmesi uzun sürmedi…Gözlerini sokaktaki kaostan salondaki maun masaya çevirdi…Nedendir bilinmez , gözlerini oraya çevirirken bütün bunlar yavaş çekim bir filmmiş gibi geldi ona…İlerlemek için hamle yaptı , fakat ayağının yerde sert bir cisme takıldığını hissetti…Bu kez dikkatini ona yoğunlaştırdı…Bir kibrit kutusu kadar olan bu nesne ona annesinden kalan değerli bir giysi tokasıydı…Bir davette bunu kullanmıştı , uzun süredir de arıyordu…Bunu bulduğuna o an için çok sevindi…Kederli haline dönmesi , onun masanın üzerindeki zarfa loş bir ışık yayan lambayı görmesiyle hızlandı…Merak ve endişe hakimdi bedenine sanki…Bu yüzden rahatlamak hissettiğini düşündü ve kendisine biraz viski koydu…Büyük salona sessizlik hakimdi…Sessizliği bozan tek şey dışarıdaki sert yağmurdu ; biraz daha hızlanmıştı sanki…Nihayet masaya yöneldi…Ayağının sağlamlığından çok emin olmadığı bir sandalyeyi çekti ,bardağını masanın bir köşesine koydu ve daha önceden açmış olduğu zarfı eline aldı…Kimden ve nereden geldiğini bilmiyordu…Normalde üstünde belirtilmesi gereken “gönderenin” ismi ve adresi postacı tarafından son anda kasten karalanmıştı belli ki…Bu durum Riz’i bir hayli meraklandırmıştı…Bununla birlikte artık sürprizleri kaldıramayan hassas bir bünyeye sahip olmuştu zamanla…İçinin rahatsız olması , bundandı belki de…Sıkılgan bir şekilde zihninde , geçmişte olup bitenleri gözden geçirdi…Bu mektubu ona kimin gönderebileceğini düşündü…Ailesiyle birlikte kalmıyordu…Onlarla bir ay gibi kısa bir süre önce görüşmüştü…Bulundukları şehirden çok daha sıcak bir yerde tatil geçiriyorlardı…Böyle gizli bir mektubu Riz’e yollamaları anlamsız olurdu…Bir sevgilisi olmuştu uzun zaman önce...Onunla bütün defterleri kapatmışlardı…Onu yeteri kadar tanıyordu…Onun kendisine mektup yazmayacak kadar yoğun bir adam olduğunu biliyordu…Hiç de yazmamıştı zaten…Riz'in sürpriz konusunda ağzı çok yanmamıştı…En azından bu durumdan hoşnut kalmayacak kadar çok şey yaşamamıştı…Fakat yine de bu durumdan bitkin düştüğünü düşünüyordu…Uzunca bir süredir dostlarıyla görüşmüyordu…Onlar da mektup yazan insanlar değillerdi…Riz’in posta kutusuna gelen şeyler arasında genelde mağaza ilanları ve pizzasını çok beğenmediği bir pizzacının reklamı vardı…Viskisinden bir yudum aldı…Kafası karışmıştı…Ne bekliyordu böyle gizli bir mektuptan ? Gerçekten bilmiyordu…Belki de gönderen istediğini elde etmişti…Onun kafasını karıştırmıştı…Riz viskisinden bir yudum daha aldı…Bütün bu düşüncelerle boğuşurken , hala zarftan mektubu çıkarmamıştı…Kararsızlık, onu hayatı boyunca bir ahtopot gibi saran bir kötü huydu…Bununla yaşamaya alışmıştı neyse ki…Şimdi yapması gereken o mektubu okuyup okumama arasında seçim yapmaktı…Ruh halinin buna uygun olup olmadığını kendisi de bilmiyordu…Ama mademki bunun başına oturmuştu , yapması gerekiyordu…Geri dönüşü olmadığını düşündü…Sert yağmur sesinin yerini şimdi sokaktaki sel benzeri suların yağmurun bittiğini haberdar eden o kaotik sesi almıştı…Bardağındaki viskiden son bir yudum aldı…Elini zarfın içine doğru götürdü…



Yavaşça çıkardığı parşömen kağıdını özenle masanın üstüne koydu…Ne yazdığına bakmak için yeltendi fakat birden beyninin yazılanı anlamayacak kadar yorgun olduğunu hissetti…Viski onu vurmuş olmalıydı…Ama bu onu kararından geri çevirecek kadar güçlü bir darbe değildi…Masanın üzerindeki lamba loş olan odanın tek parlatıcısı gibiydi…Hava kararmamıştı fakat sel etkisi yaratan yağmurun sahibi kara bulutlar da hala dağılmamış , havayı boğuyordu…Birden elektrikler kesildi…Bulunduğu yer her ne kadar şehir merkezine yakın olsa da elektrik konusunda çaresizdi…Riz’in artık umursamadığı elektrikler , tekrar gelmeyecekti bir süre…Çünkü her defasında bu ritüeli ezberlemişti…Masanın üzerindeki lambanın kapatma tuşuna bastı sanki elektrik varmış gibi…Gözlerini parşömene çevirdi fakat oda onun okumasına izin vermeyecek kadar loştu…Salonun köşesine doğru , ışığa doğru ilerledi…Yağmur durmuştu fakat camların üzerindeki buhar camı terk etmediği için Riz buna bir çözüm aradı…Pencereyi sonuna kadar açtı…Burnuna gelen o güzel yağmur sonrası koku onun bir an kendini cennette zannetmesine yol açtı…Onun bu havasını bozan şey dışarının soğuk havası oldu…Aniden bastıran rüzgar tenine işlemişti ve onu tekrar hayata döndürdü…Parşömen elindeydi…Çok şey yazılmışa benzemiyordu…Sadece tek bir cümle olduğuna emindi…Kağıdı dışarı doğru tuttu daha iyi görebilmek için…Eski bir el yazısına benzer bir yazıydı belli ki…Daha okumaya henüz başlamıştı ki kağıt rüzgardan etkilenip ikiye katlandı…Riz ilk kelimeyi okumayı başarabilmişti buna rağmen…”Dünün…” yazıyordu…Sol elinde tuttuğu kağıdı düzeltmek için sağ eliyle hamle yaptı…Her şey o anda oldu…Yağmurun başlamasından bitişine kadar olan sürede okumadığı bu kağıdı şimdi okuduğu için pişmanlık duyuyordu ki kağıt elinden kayıp gidiverdi…Kızgınlığını ifade etmek için sertçe pencerenin önündeki demirliklere vurdu...Kendini suçlamalıydı belki de…Sayısız kararsızlıktan , ender kararlar çıkarmıştı…Bu da onlardan birisiydi ve bunu da değerlendirememişti…O yazının ne anlama geldiğini merak etti…”Dünün…” diye başlıyordu cümle ve çok uzun değildi…Altında ne bir imza vardı ne de kimin yazdığına dair bir belirti…Kayıp gitmişti zaten , bunların artık bir önemi yoktu…Dışarıda kağıdı tutması için sesleneceği kimse yoktu…Yağmurun o sel etkisi yaratan suları yerini sokaktaki küçük bir dereye bırakmıştı…Parşömen havada taklalar attı , rüzgar onu arkasından itekledi ve suya ulaşmasını hızlandırdı…Parşömeninin açık kahverengi sulara karışmasını izledi...Çok uzaklarda birkaç küçük çocuk , oyuncaklarının derdine düşmüş görünüyordu…Riz onlara seslenmek istedi fakat bunu yapamadı…Çok yorgundu…Mektubu yollayan kişi ona tekrar aynı mektubu yazar mıydı ? Riz’in bu mektubu okuyamadığını öğrenseydi üzülür müydü ? Riz , üzülmüştü , sahiden…Pencereyi kapattı , yağmurun yıprattığı pervazlara baktı…Sonra yüzünü masaya döndü ; ama zarfa bakma düşüncesini kafasından attı…Daha önce çokça incelemişti zaten…Herhangi bir işaret yoktu…Yazılar karalanmıştı…Annesinin bir arkadaşının yazın onlara hediye ettiği , antika radyonun düğmelerine bastı, çalışır umuduyla…Belki yaşadığı az önceki talihsizliği giderir diye müzik dinlemek istedi…Sonra elektriklerin olmadığını hatırlaması , onu daha da hüzünlendirdi…Onunla bu loş odada , elektrikler kesildiğinde beraber yapılan aktivitelerden birisi olan “sessiz sinema” oyununu oynayabilecek bir arkadaşı bile yoktu yanında…Dünyada yalnız kalmayı başarabilen ender insanlardan olduğunu düşündü…Sakin olan yaşamı , iyice durağanlaşmıştı son günlerde…Loş oda , her şeye rağmen , sıcaktı…Koltuklardan babasının sıkça tercih ettiği tekli antika birine oturdu…Düşündü tekrar…”Dünün…” “Dünün…” ne ? Çok saçma dedi kendince…Saçma demesi , onun parşömeni kaybetmesinden dolayı bir teselli arayışıydı belki de ama yeterli değildi…Kaç saattir salonda oturuyordu…Elektrikler kesikti hala , kulağı seslere daha duyarlı olmuştu…Odasına doğru yöneldi…Farklı bir yer olması , onu biraz daha neşelendirirdi belki…Odanın kapısına gelmişti…Kapı kapalıydı bir an duraksadı…İçeriden tahtayı sıyıran bir ses gelmişti…Çok korktuğu bu sesin nedeni neydi ?


Kapıyı açmaya korktu ama tüm cesaretini toplayıp içeri girdiğinde odanın her zamanki halinde olduğunu anladı…Korkulacak ne olabilir ki diye düşündü…Kafası hızlı bir şekilde çalıştı…Yaptığı hareketler sanki onda bir slow-motion filmde oynuyormuş hissi uyandırdı…Deja-vu olduğu anlardan birisiydi…Hafif sarhoşlukla birleşince bu durum onun algılarını güçsüzleştirmişti…Bazen insanlarla konuştuğunda onlardan gelen bir soruyu ilk anda duyuyor olmasına rağmen anlamayıp , sonra bir iki dakika sonra cevabını verdiği birçok durum olmuştu…Sanki bu da öyleydi…Ses üst kattaki komşudan gelmişti…Çoğu zaman üst kattaki sesler Riz’i bunaltmıştı…Buna da alıştı zamanla…Elektriğin gelmemesi eskiden onu sinirlendirirdi ; fakat şimdi sessizlik olduğu için daha mutlu olduğunu düşünüyordu…Kendiyle baş başa kaldığı ender zamanlardı bunlar…Teknoloji ile de arasında çok sıkı bir bağ yoktu…Zamanını boşa harcamayı sevmeyen bir tavır içindeydi…Ama son zamanlarda çok değişmişti…Kendine sorduğu yine sordu cevap alabileceğine sanarak…Kim ona , onda bu denli karışıklık yaratacak bir mektup gönderebilirdi ki ? Bunun cevabını araması yersizdi…Çünkü mektup çoktan sularla birlikte adresi belli olmayan bir yere gitmişti…Yapacağı çok şey olmadığını anladığı her zaman kendisini yatakta bulması şaşırtıcı değildi…Çünkü bu tür durumlarda hislerini yoğunlaştırmak yerine bedenini rahat bırakıyordu ki rahatlasın…Uyumanın ne güzel bir şey olduğunu düşündü…Yağmurun sesi de gittikçe azalmıştı biten bir şarkının son üç dört saniyesi gibi…Uyandı…Yeni bir şarkı başlamadı uyanmasıyla birlikte…Elektriğin olmadığını anlaması uzun sürmedi…El yordamıyla yanıbaşındaki lambanın anahtarını buldu…Açtı ve kapattı…Emin olmadığını belirtmek istiyormuşçasına aynı şeyi tekrarladı…Kafasını tekrar yastığa attığında sadece bitkin olduğunu düşündü…Uyku da ona yaramadıysa ne yarayacaktı ? Biraz da sinirle ayağa kalktı ve mutfağa doğru yöneldi…Mutfağın küçüklüğü ilk anda bu evi alırlarken annesi tarafından çok eleştirilmişti…Ama nedense Riz annesiyle aynı fikirde değildi…Mutfak penceresi küçük sokağa bakan bir pencereydi…Riz dışarı baktığında kara bulutların hala yerli yerinde olduğunu gördü…Sessizce bekliyorlardı…Gözünü sokağa doğru çevirdi…Mutfak penceresinden apartmanın girişi birazcık görülebiliyordu…Aşağıda top oynayan çocukların ahengini bozan tek şey hafif uzun boylu bir adamdı…Adam topun ona doğru geldiğini gördü ve hızlıca toptan kaçtı…Adamın hareketleri kaldırımda normal yürüyen bir insandan bir hayli farklıydı…Akabinde apartmana doğru ilerledi ve uzun siyah takım elbisesinden bir zarf çıkardı…Zarfın üstünü Riz’in tükenmez olduğunu sandığı bir kalemle çizmeye başladı…Riz ilk başta ne olduğunu anlayamadı…Kafasında bir şimşek çaktı…Bu beynine gelen işaret hızla aşağı , akciğerlerinin sol orta kısmına doğru gitti…Adamın yüzünü seçemiyordu…Siyah takım elbiseli adam çok gizli bir iş yapıyormuş edasıyla hızlı hızlı ilerledi…Riz adamı köşe başında siyah bir nokta oluncaya kadar izledi…Sonra yapması gereken şeyin her şeyi bırakıp o adamın peşinden koşmak olduğunu düşündü…Ona hareket etmek hiç bu kadar zor ve ağır gelmemişti…Genel olarak sakinliği amaç edinmişti…Hızlı olaylar onda sadece sürprizlere yol açardı…Merdivenlerden indiğini bile anlamadı…Adımlarını çok hızlı atmaya gayret etti…Apartman kapısını açık buldu , şanslı olduğunu düşündü bir an…Yola adımını attığında birkaç çocuk onun önünde bağıra çağıra top oynuyordu…Riz köşe başına doğru koşturdu…Mektubu alıp bakmak aklına hiç gelmemişti…Bir karar vermeliydi…Karar vermek hayatında yapmak isteyeceği en son şeylerden birisiydi…Az önce bitkin olduğu konusunda kendisine haksızlık etmişti...Onu bu kadar telaşa sürükleyen şeyler de oluyordu demek ki…Köşe başına gelmeden biraz önce öylece durdu ve kendisine çekindiği soruyu sordu : “Geri dönüp mektuba bakmalı mıydı ? Yoksa bu mektubu bırakan ve şimdiden kayıplara karışmış olabilecek gizemli adamı takip mi etmeliydi ? Kafasını çalıştırıp mantıklı olanı seçmesi uzun sürmedi…Buna kendisi de hayret etti…Adımlarını buraya kadar hiç atmamış gibi , köşe başına gelirken attığı adımlardan daha hızlı bir şekilde gerisin geri koşturdu…Riz kendini bu halde daha önce hiç görmemişti…Tanıyamıyordu kendisini…Olanlara bir türlü anlam veremiyordu…Apartmanın girişindeki gümüşle yazılmış 3 numaralı posta kutusunun önünde soluklanmaya başladı…Anahtarı almış mıydı ? Büyük sorunun cevabı “evetti” …Hızla aşağı inerken bu küçük anahtarı almayı unutmamıştı…Anahtarı beceriksiz bir şekilde deliğe soktu ve demir kafesi açtı…İçinde mektup filan yoktu…Sanki beynindeki hücrelerin teker teker yandığını hissetti…Sürprizleri severdi ama bu onun kabul edemeyeceği kadar kötü bir sürprizdi…

Kendini kandırılmış hissetmekle beraber , tanımadığı bu kişiye çok öfkelenmişti…Paltolu bir adam geliyor , aynen ona gelen mektupta olduğu gibi mektubu karalıyor ve posta kutusuna koyar gibi yapıp , onu kandırıyor ve kayıplara karışıyor…Bu kadar gizemli olmaya çalışması Riz’in zaten alışık olmadığı durumunu daha da güç bir hale getiriyordu…Riz dünyada sanki sadece kendisi ve o adam varmış gibi hissetti…Yapayalnızdı…Güçlüklerle başa çıkmayı zor da olsa başaran bir kişiydi Riz…Fakat bu kadar esrarengiz bir olayla ilk kez karşılaşıyordu…Adamı yakalama girişimi de zaten başarısızlıkla sonuçlanmıştı…Bu kadar bilinmezlik , onun canını bir hayli sıkmıştı…Yeter dedi kendi kendine…Bu tür saçmalıklardan vazgeçip , hemen yatağına gidip uyuması gerektiğini düşündü…Apartmanın girişinde fazladan süre harcayarak , kendisini dumura uğratmıştı…Son zamanlarda , kararsızlığının ön plana çıkmasından memnun değildi ; üstüne üstlük kabul edemeyeceği derecede bir temponun içinde buluvermişti kendisini…Günleri sıradandı Riz’in , ama bu şuan için geçerli değildi…Ne yapacağını bilmiyordu…Kafasını yukarı kaldırdı , sanki bir yol göstericinin ona gelip yardım etmesini bekliyordu…Sonra ,el yordamıyla kapı eşinde duvara dokunarak ilerledi…Gözü yerdeki birkaç postaya ilişti…Yeni açılan mağazaların reklamlarının olduğu şeylere artık bakmıyordu…Annesinin çok ilgi duyduğu bu şeylere bazen Riz’de ortak oluyordu ; ama içeriğini çok da önemsemiyordu…Dikkatini toplamaya çalıştı…Apartmanda sessizlik hakimdi…Bazen iliklerine kadar işleyebilecek apartman arasındaki boşluğun soğukluğunu hissetti…Fakat onu biraz olsun ısındıracak şey , bir işaret olabilirdi…Tam o anda , onu heyecanlandıran , sıradan(!) bir kağıt parçası yerde duruyordu…Gereksiz postaların arasından , en önemlisi gözüne çarpmıştı…Ona ilk gelen mektubun aksine , sarı bir zarftı ve yine üstü karalanmış bir mektuptu…Biri onunla dalga mı geçiyordu , yoksa aynı film tekrar mı gösterime girmişti ?…Bu kez mektubu hemen açtı…O gün pencereden düşürdüğü mektubun devamını okuyacağından artık emindi…Elini zarfın içine attı ve tek kağıdı çıkardı…”Dünün size bıraktığı , yarının size armağan edebileceği tek şey bugündür…” Kısa cümle el yazısıyla düzgün bir şekilde yazılmıştı…Anlamak için çabalamadı Riz…Beklediği gibi yazı anlaşılması zor bir mesaj içeriyordu…Gözünü kağıdın altına doğru indirdi ve italik harflerle “R.S 20.30” yazısını gördü…”Dünün…” “yarının armağanı” “bugündür” kelimeleriyle bir cümle oluşturmadan kelimeleri kendine söyledi…R.S ne olabilirdi ? Gönderen kişinin adı olamazdı çünkü bu çok saçma diye düşündü Riz…Kendini bu denli saklayan kişi ismini verme gibi bir zahmete girmezdi…En mantıklısı buydu…Mantığına güvenirdi ama bu kez içgüdülerine güvenmesi gerektiğini hissetti…İçgüsü onu harekete geçirdi…Beyni ondan bağımsız , bacaklarına yürüme emri vermişti çoktan…Sanki kendisini bir robot gibi hissetti…Her şey kontrolü dışında ilerliyordu…Saatin kaç olduğundan da haberi yoktu…20.30 R.S’nin hemen yanında belirtildiğine göre , bu ancak bir buluşma yeri ve saati anlamına geliyordu…RS ile başlayan veya içinde RS harfleri geçen yerleri düşündü…RS adlı bir banka vardı…Orası mıydı ? Cevap kesinlikle hayırdı…” Rising Sun ! “dedi sesli düşünerek…Bir keresinde çok fena sarhoş olduğu kafeyi aklına getirdi…Düşündü ve kendine sorduğu soruyu , yanıtladı : denemeliyim…Ayakları onu gecenin karanlığıyla birleştirdi…Yürüme mesafesindeki dar caddelerden birisindeydi “RS”…Saatin kaç olduğunu düşünmedi bile…Sadece koşar adım oraya ulaşmaya çalıştı…Beyniyle kalbini bir arada idare edemiyodu sanki…İkisi de farklı yönlere gitmek istiyordu…Etrafındaki insan sayısı dar sokaklarda olmasına rağmen birden artmıştı…Kalp ritimleri hızlanmıştı…Rising Sun , çok da gösterişli olmayan biraz tepede ve yolun başında bulunan sakin bir kafeydi…İyice yaklaşmıştı oraya…Siyah paltolu , adını bilmediği , sadece içgüdüleriyle ulaşmak istediği birisinin peşinden gitmişti…Saat 20.30’a geliyor mu gelmiyor mu hala umursamıyordu…Yoldaki insanlara bakmadığını fark etti…Ama daha sonra etrafında siyah paltolu bir insan aramaya başladı…Aradığı kişi mi ona gelecekti yoksa Riz mi onu bulacaktı bu belirsizdi…Her şey netleşmeye başladı…Hem de hiç beklemediği bir anda…Siyah paltolu iki üç adam gördü…Bu onu heyecanlandırmaya yetti…Ama aradığı kişi bunlardan birisi olamazdı…Çünkü o kişi tek başına gelmişti…Caddenin yüksekçe olan kısmında , altından küçük bir nehir geçiyordu…Parke taşlarından olan kısa bir köprünün üzerindeydi Riz şimdi…Küçük köprünün demirliklerine yaslandı ve heyecanını gizlemek için nehiri seyrediyormuş gibi yaptı…Sonra bundan vazgeçip yüzünü caddeye çevirdi ve oturdu…Kafe az ilerideydi , fakat Riz duraklamıştı…Gidemiyordu…İnsanlarla birlikte , arabalar da yoğunlaşmıştı…Şanslıydı ki arabalar Riz’in kafenin önünü görmesini engellemiyordu…Riz endişeli bir şekilde etrafına bakındı , gözlerini kafenin önünden ayırmadı…Kafeye gitmek için bir hamle yapmamıştı hala…Bu hareketinin nedenini de bilmiyordu…İki üç araba , birbirleriyle yarışırcasına önünden geçtiler…Siyah paltolu bir adam , garip bir yürüyüşle yolun karşı tarafından ilerliyordu…Kafenin önünden geçti…Riz o anda donakaldı…Bu ona mektubu atan kişi olmalıydı…Başka seçenek yoktu…Ama bu kişi Riz’i fark etmemişti belli ki…Rising Sun tabelasının önünden hızla geçip saatine baktı…Kafasını hafifçe Riz’e doğru çevirdi…Yüzü seçilemiyordu ama artık Riz aradığı kişinin o kişi olduğundan emindi…Paltolu adam Riz’le tanışmak üzere geliyordu…Riz korkmuştu…Bir şeyler bu kadar normal ilerleyemezdi…Çok garip bir durumdu ama bu kadar da normal olamazdı …Mutlaka beni başka birisiyle karıştırıyor diye düşündü…Adamın belli olmayan suratı , sol tarafından gelen beyaz bir ışıkla aydınlandı…Yolun tam ortasındaydı şimdi…Riz çığlık attı…Bağırıyordu avazı çıktığı kadar…Arabanın ışığı , adamı saniyeler içinde ışıklar altında bırakacaktı…Belliydi…Hayal meyal o yüzü gördü Riz…Kendisi şimdi gerisin geri düşüyordu arkaya doğru…Görünmez bir el onu , aynı o gün rüzgarın mektubu savurduğu gibi Riz’i aşağıya doğru savurmuştu…Nehir onu çekiyordu aşağıya doğru adeta bir yaratık gibi…Girdabın içinde boğuluyordu…Uzaklaşıyordu…

Öksürdü…Boğazı kurumuştu…Yastığı ter içindeydi…Ne hissediyordu ? Yorgundu…Kalktı ve halsiz bir şekilde , salona gitti…Dün gece rüyasında parşömeni düşürdüğü pencereyi açtı…Tek hissettiği şey : temiz havaydı…